Yapay bir Erdem olarak Adalet; David Hume’un Adalet Anlayışına Kısa Bir Bakış

17.02.2022  /  Mehmet Botan Kayhan  /  Etiketler: deneme, hukuk felsefesi

Bu çalışma kapsamında ampirik düşüncenin ve etik sübjektivizmin önde gelen isimlerinden David Hume’un adalet kavramını incelemeye çalışacağım. Ancak Hume, adalete otonom bir varlık atfetmemiş, onu toplum ve ahlak kavramlarıyla bir arada kurgulamıştır ve dolayısıyla onun düşüncesinde toplum ve ahlak üzerine düşünmeksizin adaleti ele almak mümkün değildir. Bu doğrultuda öncelikle adalet ve toplum ilişkisini, ardından adaletin doğasını inceleyecek ve son olarak ise adalet ödevi ve adaletin uygulanması sorunsalını -bedavacı (free rider) soruları- alacağım.

Hume’un adalet anlayışı onun insan doğasına etik sübjektivist bakışının da bir yansımasıdır. Adalet sorgulamasına “neden erdem fikrini adaletle, ahlaksızlık fikrini de adaletsizlikle eşleştiriyoruz1 sorusuyla başlayan Hume’a göre adalet duygusu ahlaki yargılarımızın bir eseri olup, ahlaki yargılar ise insanın duygularının bir yansımasıdır. Dolayısıyla ahlaki olgular diye bir şey söz konusu değildir. Hume’a göre ahlaki yargılarımız bizim davranışlarımızı belirlemektedir ve fakat bu belirlemede aklın herhangi bir rolü yoktur. Akıl, fikir ilişkilerini ve olgusal durumları bize gösterebilir; dolayısıyla bir davranışın doğasını ve sonuçlarını algılamamızı sağlar fakat ne yapacağımızı belirleyemez, bunu ancak duygular belirleyebilir. 2 O halde bir davranışın ahlaklı olup olmadığı, yani ahlakın kendisi bizim duygularımız tarafından belirlenmektedir. Bu doğrultuda “olan” ve “olması gereken” arasında kapanamayacak bir boşluk olduğunu öne süren Hume, olana bakılarak olması gerekenin belirlenemeyeceğine inanmaktadır.3

Geri plandaki bu kavramsal çerçeve içerisinde adalet anlayışını şekillendiren Hume, ahlak kuramcılarının çoğunluğu gibi adaletin normatif bir teorisini kurmaya çalışmamış; aksine adalet “olan” ile ilgili olduğu için adaletin tasvir edici bir teorisini kurmaya çalışmıştır. Zaten ona göre, olana yani çevremizde olan belli gidişata bakılarak olması gereken belirlenemez. Dolayısıyla dünyamızdaki gözlemlerimiz neticesinde normatif bir hukuk kuramı kurmamız mümkün olmayacaktır.4 Diğer bir deyişle, Hume’a göre adalet soyut ve ideal bir kavram değil, aksine insani ve toplumsal koşullara bağlı bir kavram olup, bu toplumsal ve ahlaki çerçeve içinde ortaya çıkmış; diğer bir ifade ile üretilmiştir.5 Dolayısıyla adalet, toplumsal ilişkinin bir sonucudur.

Hume’a göre insan adeta doğası gereği toplumsallaşan bir canlıdır. Ona göre topluluk halinde yaşamanın getirdiği doğaya karşı avantajlar (güç ve kabiliyet artışı ve kazalara veya tehlikelere maruz kalma ihtimalinin düşmesi) ile cinsler arası çekim insanları topluluk halinde yaşamaya itmektedir.6 Fakat insanın doğasından kaynaklanan ve onu topluluk halinde yaşamaya iten bu güdüler karşısında yine insanın doğasından kaynaklanan ve topluluk yaşamının aksine olan insani güdülerde mevcuttur. Ona göre bencillik (self-love) ve çevresel koşulların zorlayıcılığı (kaynakların ve dolayısıyla mülkiyete konu unsurların sınırlı olması) insanın toplum halinde yaşamasını zorlaştırmakta ve ortaya bir çatışma çıkmaktadır. Uslu’nun ifadesiyle;

“Öyleyse, bir yandan toplum halinde yaşamanın sağlayacağı avantajlar, diğer yandan dışsal sahipliklerin güvencesinin yokluğu ve kıtlık koşulları ile insan bencilliğinin bir biraradalığı toplumun varlığı için birbiriyle çelişen etkiler oluştururlar. Bu çelişki ve çatışmanın giderilmesinin uygun bir yöntemini bulmaya yöneldiğinde insan adaleti de üretmeye başlamış demektir.” 7

İfade ettiğim üzere Hume’a göre adalet, insani ve toplumsal koşullara bağlıdır. Söz konusu toplumsal zorunluluklar ve koşullar, insanları adaleti icat etmek durumunda bırakmıştır. Dolayısıyla adalet veya adaletsizlik duyguları doğadan değil; eğitim ve insan konvansiyonundan kaynaklı yapay duygulardır. Hume’a göre insanları adaleti bulmaya iten temel hususlar insanın kendi doğasından kaynaklanan bencillik (self-love), sınırlı cömertlik (limited-generosity) ile çevrenin zorlayıcı etkisi yani mülkiyet kavgasının temel nedeni olan doğadaki kaynakların sınırlılığıdır. İşte tam da burada Hume, toplum olmanın önündeki bu sorunların aşılması için insanların adalet konvansiyonu yaptığını söyler.8 Görüleceği üzere Hume’a göre adalet toplumun var olabilmesi için gerekli olan temel unsurdur; toplumun tutkalıdır.

Bu noktada doğal olarak karşımıza iki soru çıkmaktadır, adaleti icat etmeye yarayan konvansiyon ile Hume’un adaleti yerleştirdiği kavram kümesi olan yapay erdem nedir? Diğer bir deyişle Hume’da adaletin doğası nedir?

İşe konvansiyon (convention) kavramı ile başlarsak; Hume’a göre konvansiyon bir sözleşmeden veya bir sözden (promise) farklıdır. Ona göre bu genel bir ortak çıkar duygusudur ki bu duygu toplumun bütün üyeleri tarafından ifade edilen ve onların davranışlarını belirli kurallar çerçevesinde şekillendirmesi yönünde teşvik eden bir fenomendir. Bu durumu örnekleyen Hume; karşımdakinin de aynı yönde davranması halinde onun mallarını ona bırakmak (bir nevi hırsızlık yapmamak olarak algılanabilir) benim çıkarıma olacaktır.9 Çünkü bu sayede kişi kendi mallarının güvenliğini de güvencelemektedir. Özetle, konvansiyon insanların davranışlarını düzenleyen genel bir ortak çıkar duygusudur.10

İşte insan, buluşçu bir tür olarak, bu konvansiyon sayesinde doğasında olmayan yapay erdemler geliştirir. Görüleceği üzere bir konvansiyon toplumdaki bütün bireylerin uyması halinde ortaya çıkabilecek bir şeydir. İşte Hume’a göre doğal erdem ile yapay erdem arasındaki temel fark tam da buradadır. Ona göre doğal olarak erdemli bir eylem her zaman iyiliği doğururken yapay erdemli bir eylem her zaman iyiliği doğurmak zorunda değildir. Fakat yapay erdemli hareketler bir bütün olarak bakıldığında bir iyilik ortaya çıkarır.11 Gerçekten de adalete uygun her eylem kendi başına iyilik açığa çıkarmak zorunda değildir, fakat toplumdaki bütün davranışların adaletli olması iyiliği açığa çıkartacak ve toplum halinde yaşamayı mümkün kılacaktır.12

Adalet kavramının kendisine baktığımızda ise, Hume’un etik sübjektivist kavrayışını görüyoruz. Buna göre adalet yapay bir erdemdir13 ve insan karakterinde bulunan erdemli (olumlu) veya erdemsiz (olumsuz) davranışlar ise ahlakı oluşturur. Dolayısıyla adalet olumlu davranışlardır. Fakat bir davranışın olumlu veya olumsuz olduğunu akıl değil (akıl sadece bir davranışın ve karakter özelliğinin bir olgu üzerindeki etkisini yorumlayabilir) duygular belirlemektedir. Çünkü Hume'a göre bilincimiz algılar yoluyla ve bunların türettiği duygular yoluyla şekillenir; ahlaklı davranışı da bu duygular üzerinden temellendiririz. Diğer bir deyişle ahlaklı davranış duygular doğrultusunda algılanır. Hume’un duygu dünyasında ise iki temel duygu; haz ve acı mevcuttur. Bize haz veya tatmin duygusu veren davranışları erdemli olarak algılayıp ahlaken onaylarken (approval), acı veren davranışları ise erdemsiz, ahlaksız olarak kabul ederiz.14 Söz konusu erdemli davranış yapay bir erdem olduğunda da aynı durum geçerlidir, yani adaletli davranış bize haz vermekte ve dolayısıyla onu erdemli olarak algılamaktayız. Fakat buna sebebiyet veren duygusal durum doğamızdan değil, sosyal beceriyle geliştirdiğimiz bir duygu durumundan; konvansiyondan kaynaklanmaktadır.

O halde bizim bu sosyal beceriyi kazanmamızı sağlayan, hangi davranışın adaletli olarak algılanacağını belirleyen güdü nedir? Burada Hume’un cevabı paradoksal bir biçimde bencillik (self-love) güdüsüdür. Gerçekten de insanların hem topluluk içinde yaşaması önünde bir engel hem de topluluk içinde yaşamasını sağlayan güdüdür bencillik. Şöyle ki, Hume’a göre adalet kavramı, sınırlı kaynakların yetersizliği ve dolayısıyla insanların mallarını koruma arzusuyla üretilmiş bir kavram olup, tamamen ekonomi odaklıdır. Adaletin üç temel kuralında da gördüğümüz üzere adalet; 1-mülkiyetin güvence altına alınması (stability of property) 2- mülkiyetin rıza ile el değiştirebilmesinin tanınması 3-ahde vefa15 olmak üzere üç temel işlevi yerine getirmelidir. Dolayısıyla adaletin temel amacı kişilerin mallarının otorite tarafından tanınması/korunması ve bu malların alınıp satılabilmesinin güvencelenmesidir. Bu doğrultuda kişi, bencil bir varlık olarak, kendi mülkiyetini korumak için adil davranır. Diğer bir ifade ile bencillik güdüsü, bir arada yaşamanın-toplum olmanın- avantajları karşısında ehlîleştirilerek adaletin temel kaynağı olarak karşımıza çıkar.16

Ancak kişinin çıkarının olması -özellikle de toplum genişledikçe- adaletin devamlılığını açıklamak açısından yetersizidir. Küçük bir köyde kişinin yaptığı anlaşmalara uyması (ahde vefa) onun açıkça çıkarınadır, aksi halde onunla kimse bir daha iş yapmayacaktır. Ancak toplum büyüdükçe kişiler kendilerine bir önceki olaydan habersiz başka müşterileri kolaylıkla bulabileceklerdir. İşte bu noktada adalet artık karşımıza bir erdem; bir ahlaklı olma hali olarak çıkmalıdır. Diğer bir deyişle, adaleti üreten bir konvansiyon gerçekleşmiş olmalı ve kişisel çıkarın yerini kamusal çıkara yönelik bir sempati geliştirilmelidir.17

Toparlarsak, Hume’a göre kişisel çıkar veya bencillik adaleti oluşturan temel güdüdür ancak bu güdü toplum büyüdüğünde adaleti üretmek için yetersiz kalır çünkü artık adaletsiz davranmadan elde edilecek yakın kişisel çıkar adaletli davranarak elde edilecek uzak kişisel çıkara üstün gelmektedir. Hume’a göre toplumlarda bir konvansiyon yoluyla adalet bir erdem olarak ortaya çıkmalıdır. Diğer bir deyişle, toplum büyüdüğünde artık adalete uyma ödevini kamusal çıkara karşı duyulan sempati veya daha sonraki çalışmalarında kullandığı kamusal yarar (public utility) sağlamalıdır.18 Hume’a göre bu yapay güdüler kişilerin adil davranmaktan doğrudan bir kişisel çıkarı olmasa bile onların adil davranıştan haz almasını sağlar. Dolayısıyla adaleti büyük toplumlarda da tahsis eder.

Fakat burada Hume’un çözüm getiremediği bir durum vardır; o da bedavacı (free-rider) veya makul düzenbaz (sensible knave) senaryolarıdır. Hume’un kurgusuna göre konvansiyona herkesin uyması halinde adalet işleyecektir. Ancak toplumsal ilişkilerin büyüyüp griftleştiği durumlarda (özellikle de metropollerde) şöyle bir senaryo mümkündür; metrolar günde yüzbinlerce insan taşımakta ve bunların maliyeti metroyu kullanan şehir halkı tarafından karşılanmaktadır, ancak bu kadar büyük sayılar arasında belirli bir ölçüye kadar tahammül edilebilecek sapmalar yaşanabilir. Diğer bir deyişle makul düzenbazımız, metroya para vermeden binmesi halinde kimse bunu fark etmeyecektir. O halde makul düzenbazımızın uzun dönem toplumsal çıkarı karşısında onun yakın kişisel çıkarının ağır basması muhtemeldir. Bu ihtimale karşı Hume’un tek önerdiği şey ise, kişilerin kamusal yarar veya topluma duyduğu sempatidir. Ona göre bu sempati duygusu eğitim ve sosyal kurumlarla da sağlamlaştırılmalıdır. Fakat Eryılmaz’ın da ifade ettiği gibi Hume’un burada öne sürdüğü çözüm önerisi naif bir düşüncedir. 19 Toplumu yıkmayacak ölçüde adaletsiz davranarak yakın kişisel çıkarı maksimize edecek makul düzenbazın bu eylemini söz konusu topluma duyulan sempati duygusu her zaman engellemeye yetmeyecektir.

Öte yandan bunun aksinin mümkün olduğunu yani kişinin kamusal yarara duyduğu sempatinin yakın kişisel yarara baskın geleceğini kabul ettiğimizde ise başka bir problemle karşılaşmaktayız. Hume’un adalet anlayışının döneminin diğer düşünürleri gibi mülkiyet hakkını önceleyen ve salt ekonomik temelli bir anlayıştır. Mülkiyet hakkını kutsal bir konuma yerleştiren bu kavramsallaştırma neticesinde günümüzde içerisinde yaşadığımız kapitalist toplumda kolaylıkla gözlemleyebileceğimiz bir olgu ise, pek çok insanın en temel hizmetleri satın alacak mali güce sahip olmamasıdır. O halde, kamusal yarara duyduğu sempatiden dolayı Hume’un adalet ilkelerine riayet edecek mali güçten yoksun insanımız, parasını ödeyemeyeceği için metroya binmeyecek veya vergisini ödeyemeyeceği için sokağa tezgâh kurup bulabildiği birtakım malları satmayacaktır. Sanırsam böylesi bir senaryoda başta insanların özgürce ticaret yapabilmelerini güvence altına almayı mümkün kılacak adalet ilkeleri koyan Hume’a adaletsiz gözükecektir.

Sözün özü, Hume’un adalet kavramsallaştırması kişilerin neden her daim adalet ödevini yerine getirmesi gerektiğini açıklamakta yetersiz olduğu kanısındayım. Ancak bunun ötesinde, Hume’un adalet düşüncesinde önemli nokta, onun neden adalet ödevi yerine getirilmelidir sorgulamasına verdiği cevabın birtakım aşkın veya teolojik ögelerde değil insana içkin bir öge olarak duygularda olmasıdır. Bunun da ötesinde sorgulamasını ampirik bir metodolojiyle olanı kavramsallaştırmak üzerine kurması ve her ne kadar sübjektivist bir perspektifle hareket etse de hiç de öyle olmayan ve belki de hepimizin içimizde bir biçimde hissettiği o ortak adalet duygusunu ortaya koyan “evrensel” bir adalet duygusunun resmini çizmiş olması oldukça değerlidir. Bu açıdan bakıldığında, neden adil davranmalıyız, neden haklarımız var veya neden bir hususa ilişkin hakkımız olmalı gibi sorgulamalarda seküler temelli gerekçelendirmeler yapılabilmesinin anahtarının Hume’un ortaya koyduğu ampirik sorgulama metodunda yattığını söyleyebiliriz.

________________

1Why (do) we annex the idea of virtue to justice, and of vice to injustice”, Hume, David, A treatise of Human nature. Oxford University Press, Oxford, 1978, s. 498.

2 Hume, David, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, Ferit Burak Aydar (Çev.), Türkiye İş Bankası Yayınları, 4. Basım, İstanbul, 2019, s. 23-38.

3 Detaylı açıklama için bkz. Gülenç, Kurtul, “An Inquiry Concerning the Philosophical Foundations of Ethical Subjectivism”, Philosophical Problems in the Contemporary World içinde, Dilek Arlı Çil ve Nihal Petek Boyacı (Eds.), Berlin, 2019, ss. 107-129, s. 107-112.

4 Wacks, Raymond, Hukuk Felsefesine Kısa Bir Giriş, Engin Arıkan (Çev.), Tekin Yayınevi, İstanbul, 2014, s. 10.

5 Uslu, Cennet, “David Hume: Beşeri Bir Ürün Olarak Adalet”, Muhafazakar Düşünce Dergisi, C. 6, S. 24, 2010, ss. 225-264, s. 19; Eryılmaz, Enes, “David Hume’s Account of Justice”, İnsan ve Toplum Dergisi, 2019, ss. 1-28, s. 17.

6 Hume, 1978, s. 485-486.

7 Uslu, s. 21.

8 Eryılmaz, s. 17.

9 Hume, 1978, s. 490.

10 Eryılmaz, s. 18.

11 Hume, 1978, s. 579.

12 Eryılmaz, s. 19.

13 Hume, 1978, s. 477.

14 Hume, 1978, s. 471.

15 Eryılmaz, s. 20.

16 Eryılmaz, s. 22.

17 Hume, 1978, s. 499-500.

18 Eryılmaz, s. 4-9.

19 Eryılmaz, s. 25.

Kaynakça

Cennet Uslu, “David Hume: Beşeri Bir Ürün Olarak Adalet”, Muhafazakar Düşünce Dergisi, C. 6, S. 24, 2010, ss. 225-264

David Hume, A treatise of Human nature. Oxford University Press, Oxford, 1978

David Hume, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, Ferit Burak Aydar (Çev.), Türkiye İş Bankası Yayınları, 4. Bası, İstanbul, 2019

Enes Eryılmaz, “David Hume’s Account of Justice”, İnsan ve Toplum Dergisi, 2019, ss. 1-28

Kurtul Gülenç, “An Inquiry Concerning the Philosophical Foundations of Ethical Subjectivism”, Philosophical Problems in the Contemporary World içinde, Dilek Arlı Çil ve Nihal Petek Boyacı (Eds.), Berlin, 2019, ss. 107-129

Raymond Wacks, Hukuk Felsefesine Kısa Bir Giriş, Engin Arıkan (Çev.), Tekin Yayınevi, İstanbul, 2014

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top