Spinoza Üzerinden Yürütülen bir Metodoloji Tartışması: Düşünce Tarihinin Süper-Kahramanları Var mıdır? Michael Della Rocca vs. Daniel Garber

16.08.2018  /  Özgür Şahin  /  Etiket: felsefe

Giriş

Amerika’nın en eski üniversite yayını olan John Hopkins University Press bünyesinde çıkan Journal of the History of Philosophy dergisi, 2015 yılındaki üçüncü sayısında Spinoza üzerinden şekillenen önemli bir tartışmaya sahne oldu. Her ikisi de alanlarında yetkin isimler olan Daniel Garber ve Michael Della Rocca arasındaki tartışma, Spinoza– daha doğrusu Rocca’nın kaleme aldığı Spinoza kitabı- üzerinden şekillenmesiyle birlikte, felsefe tarihi içerisinde incelenen düşünürlerin ve eserlerinin nasıl okunması gerektiği konusunda ufuk açıcı düşünceler barındırıyor.  Bu yazıda söz konusu tartışma değerlendirilecektir. Söz konusu tartışmaya geçmeden önce bu değerlendirmeyi yapmanın nedeni ve amacına, kısaca değinmekte fayda vardır.

İlk olarak, Spinoza’nın uzun bir süre boyunca birbirinden farklı gelenekler içerisinde okunmuş olması ve bu gelenekler arasında ortaya çıkan akademik tartışmalar, Spinoza üzerine ikincil kaynakları olduğu kadar birincil kaynakların çevirilerini de okurken metodolojik bir düşüncenin elzem olduğunu açığa vurmaktadır. Nitekim bu konuda Türkçe yazında yapılmış önemli tartışmalardan birine, Teolojik-Politik İnceleme’nin Cemal Bâli Akal ve Reyda Ergün tarafından Türkçe’ye yapılmış çevirisinin önsözünde rastlanır. Bu incelikli önsözde, Negri’nin Spinoza okumasına yönelik önemli bir eleştiri getirilir: Negri’nin Spinoza’da ‘multituto’ teriminin kullanımına yüklediği anlam, “[bu terimin] Spinoza’nın olmaktan çok Negri’nin mutltitudo’su olduğu’’belirtilerek eleştirilirken, yine Negri’nin Teolojik-Politik İnceleme’nin Politik İnceleme’ye kıyasla sözleşme teorisini kabullenen bir kitap olduğu iddiasının tartışmalı olduğu belirtilmiştir.[i] Bu müdahale oldukça önemlidir ve kaçınılmaz olarak her okumanın belirli bir eleştiriye tabi tutulabileceğini ön kabul olarak içerdiğinden, kendisine yönelik eleştirilere de kapı aralar. Nitekim Spinoza çevirilerini değerlendiren kısa incelemelerinde Alber Nahum ve Gaye Çankaya Esen, söz konusu çevirinin metodolojik hamlesinin bilincinde olmaları ve bu hamleye verdikleri değerle birlikte, aynı çeviriyi Spinoza’nın içerisinde bulunduğu Hıristiyan-Yahudi geleneğini tam anlamıyla gözler önüne seremediğini belirterek eleştirirler[ii].                                       

Yukarıda değinilen tartışma ve farklı okumalara ek olarak, Spinoza’nın diyalektik düşünce ile olan ilişkisine kısaca değinmek gerekir. Bilindiği gibi, uzun bir reddetme sürecinden sonra Spinoza’nın tekrar gündeme gelmesi, başta Gilles Deleuze olmak üzere bir takım Fransız düşünürün Spinoza’yı belirli bir perspektiften tekrar ele almasıyla gerçekleşmiştir.[iii] Spinoza ve diyalektiği birlikte düşünmeyi mümkün kılmayan bu okumanın genel olarak Spinoza okumalarında baskın olduğu söylenebilir. Fakat bu, daha önce – ve aynı dönemlerde de- Spinoza’da güçlü bir diyalektik boyut keşfetmiş, başta Georg Lukacs, Elvad Ilyenkov ve diğer birçok Sovyet düşünürünün Spinoza okumalarını görmezden gelmeyi mi gerektirir? Bu sorunun yanıtı tartışmalıdır ve yorumcular elbette bu yorumlardan herhangi birisini reddedebilirler. Fakat bütün bu yorumların sağlıklı bir değerlendirmesini yapmak, ancak metodolojik bir düşünmeyle mümkündür. Bu yazının temel amacı da, bu tarz bir düşüncenin yerleşmesine katkı sağlamaktır. Nitekim, yalnızca Spinoza için değil, felsefe tarihindeki birçok düşünürü anlamak ve düşünce tarihini belirli iktidar mekanizmalarını meşrulaştıran bir perspektiften okuma pratiğinden sıyrılmak için metodolojinin sınırlarına ve olanaklarına eğilmek şarttır. Bu nedenle, aşağıdaki tartışma her ne kadar Spinoza üzerinden yürütülüyor olsa da, benzer tartışmaların bütün diğer düşünürler için mümkün olabileceği akılda tutulmalıdır.

 

1-) Michael Della Rocca’nın Spinoza’sı: Yeter Sebep ilkesi ve Bir Süper-Akılcı Olarak Spinoza

Daniel Garber’ın, Felsefe Tarihinde Süper-Kahramanlar: Spinoza, Süper-Akılcı (Superheroes in the History of Philosophy: Spinoza, Super-Rationalist) adlı makalesiyle başlattığı polemiğin merkezinde, Rocca’nın Spinoza kitabında düşünüre ilişkin çizdiği portre ve yine Rocca’nın Spinoza’da ‘’yeter sebep ilkesi’’nin (Principle of Sufficent Reason) oynadığı merkezi role ilişkin argümanı yer alıyor. Rocca’nın bu argümanına göre, Spinoza bu terimi açıkça kullanmasa da ve metinlerinin yüzeyinde bu kavram yer bulmasa da, düşünürün kurduğu sistemin yapısında bu kavram başat bir unsur olarak mevcuttur ve bu durum Spinoza’yı akılcılığa verdiği büyük önemden ötürü diğer düşünürlerden ayırır. Rocca’ya göre, Spinoza felsefesi kendisine kadar felsefe tarihinde görülmemiş bir anlaşılabilirlik (intelligibility) boyutuyla donanmıştır ve Spinoza’ya göre her neden sorusunun tatmin edici bir yanıtı mutlaka vardır. Rocca’nın ifadesiyle;

Spinoza’nın felsefesi belki de felsefe tarihinde daha önce hiç görülmemiş, her şeyin anlaşılabilir olmasına yönelik en cesur ve eksiksiz bir bağlılıkla karakterize edilmiştir. Spinoza için neden sorusunun bir limiti yoktur ve her neden sorusunun tatmin edici bir yanıtı vardır (R/A, 1)[iv] [Orijinali İngilizce olan metinlerin tüm Türkçe çevirileri bana aittir]

Buradan hareketle Rocca, Spinoza’nın irrasyonel olana karşı tutumundan ve felsefesinin saflığından ötürü, felsefe kanonunda özel bir yere sahip olduğunu iddia eder. Ve bunun bir sonucu olarak Yeter sebep ilkesi’nin –Principle of Sufficent Reason- (Metnin devamında bu ilke İngilizce kısaltmasıyla –PSR- yer alacaktır) Spinoza felsefesindeki bu açıklığın vücut bulduğu en önemli kavram olduğunu savunur. Bununla birlikte Rocca, Spinoza’nın bu kavramı hiç kullanmamış olduğunu belirtse de, yine de PSR’nin Spinoza felsefesinde temel öneme sahip olduğunu çeşitli açıklamalarla kanıtlamaya çalışır. Nitekim yazara göre Spinoza’da PSR, bu kavramı açıkça kullanan Leibniz’dan bile daha büyük bir öneme sahiptir,

Spinoza karışıklıktan uzak, saf bir filozof olarak görülebilir, her zaman açıklama arayan, ilkel ve nedeni olmayan kavramlarla tatmin olmayı reddeden bir filozof. Bu saflık, onun her gerçeğin bir açıklaması olduğunu, ve varolan her şeyin bu varoluşun nedenini gösteren bir açıklamaya sahip olduğunu öngören bir ilkeye olan bağlılığının kanıtıdır. Spinoza terimi kullanmamış olsa da, bu terim Yeter Sebep İlkesi (Principle of Sufficent Reason –PSR) olarak bilinir. Leibniz’ın adı bu ilkeyle daha sık bir şekilde anılır fakat bu kitabın bütününde gösterileceği gibi, Spinoza PSR’yi daha sistematik bir şekilde uygulamıştır, belki de daha önce felsefe tarihinde hiç yapılmadığı şekliyle. (R/A,30)

Rocca kitabının çeşitli bölümlerinde iddia ettiği gibi, Spinoza’nın felsefesinde her şeyin açıklanabilir olduğunu, açıklamadan azade bir gerçeğin bulunmadığını ileri sürer. Yazara göre Spinoza zihnin sınırları olduğunu kabul etse de, bu sınırlar niteliksel değil, yalnızca nicelikseldir. Başka bir deyişle, sonlu zihin tam da bu sonluluğu nedeniyle doğada bulunan her tekil şeyi kavrayamaz, fakat Spinoza felsefesinde doğası gereği zihin yoluyla kavranamayacak hiçbir şey yoktur (R/A, 2). Spinoza’nın doğalcılığından hareket eden Rocca, bu doğalcı felsefenin içerisinde gerçekliği bulanıklaştıran unsurlar bulundurmayan ve açıklaması olmayan gerçeklerin  (brute fact)[v] varlığını inkar eden bir doğalcılık olduğunu savunur. Kendi ifadesiyle; “Spinoza’nın natüralizminin, açıklaması olmayan gerçeklerin akılcı inkârına dayandığını görebiliriz” (R/A,7). Özetle Rocca’ya göre Spinoza felsefesinde doğa hiçbir açıklaması olmayan gerçek barındırmaz, ve bunun nedeni onun felsefesinin derininde yatan bir ilke olarak PSR’dir.

Garber’ın eleştirisi, Rocca’nın Spinoza’ya ait olmayan argümanları ileri sürerek aslında Spinoza felsefesinde varolan bir PSR keşfetmekten çok, söz konusu ilkeyi Spinoza felsefesine uyguladığı yönündedir. Bu nedenle Garber, Rocca’nın yaklaşımını eleştirmek için, “Rocca’nın Spinoza’sı’’ ifadesini kullanır. Öyle ki Rocca’nın Spinoza’sında, tözün birden fazla sıfata sahip olmasının nedeni yine PSR’dir. Rocca, Spinoza’nın töz ve sıfatları arasında E1P10S’de kurduğu bu ilişkinin nedenini PSR’ye dayandırarak şu şekilde açıklamaktadır:

Spinoza burada, kavramsal sınırın, tek bir sıfatın, bir tözün başka bir sıfata sahip olmasına mani olmadığını gösterdiğini belirtir. Yayılma gösteren tözün düşünceye sahip olmamasına ilişkin bir başka potansiyel açıklama yoktur. Nitekim eğer töz de düşünce olmasaydı, bu PSR tarafından dışarıda bırakılmış, açıklaması olmayan bir gerçek olurdu. Bu yolla çabucak görebileceğimiz gibi her sıfat yalnızca somutlaşmak zorunda değil, buna ek olarak tek bir tözde somutlaşmalıdır (R/A45).

Garber’a göre, tözün tüm sıfatlara sahip olmasının kökeninde PSR’nin yattığına ilişkin argüman Spinoza’ya değil Rocca’ya aittir (G,510).[vi] Garber, Rocca’ya yönelttiği temel eleştirisini buradan kurar. Öyle ki Rocca’nın şu ifadesi, Garber’ın hedefindedir: “Burada kabul edilmelidir ki, açıkça belirttiğim bu akıl yürütme, Spinoza metinlerinin yüzeyinde bulunmaz, gerçi yüzeye çok uzak olmasalar da” (122). Garber’ın eleştirisine göre Rocca, Spinoza’nın yüzeyde bulunan bütün argümanlarının oluşturulma motivasyonunu hatalı bir şekilde PSR’de, başka bir deyişle, saf ve keskin bir akılcılıkta bulmaktadır. Ve bu akılcılık, Rocca’nın Spinoza’sında yer alan birçok kavramsal ilişkiyi açıklığa kavuşturur. Nitekim Rocca’ya göre Spinoza’da sonlu şeylerin birer töz olmamaları, (R/A 42), bütün nedensel ilişkilerin kavramsal doğrularda temellenmesi (R/A, 44-45), Tanrı’nın varoluşu (R/A, 51-52), tözün tek oluşu (R/A, 54-56), nedensellik ve içkinliğin aynı oluşu (R/A, 65-69), determinizm (R/A, 75), Tanrı’ya yönelik insan merkezciliğin reddi (R/A, 78-87) gibi birçok kavramsal açıklamanın temelinde PSR bulunmaktadır. Tüm bunların yanında, Rocca’ya göre Spinoza’nın Yahudi cemaatinden atılmasının nedeni de yine süper-akılcılığıdır (R/A, 21).

Burada belirtilmelidir ki Rocca, bu okumasıyla Spinoza’yı akılcı geleneğin merkezine yerleştirmektedir. Yazının girişinde bahsettiğimiz tartışmayla birlikte düşünüldüğünde bu keskin ayrım, kaçınılmaz olarak Spinoza felsefesinde bulunan başka birçok unsuru dışarıda bırakır, deyim yerindeyse bu unsurları, belirli bir okuma uğruna eler.

 

2-) Daniel Garber’in Eleştirisi: Tarihsel Spinoza

Garber, yukarıda özetlenen Rocca’ya ait argümanları sıraladıktan sonra eleştirisinin temel unsurlarını serimler. Zira Garber, Rocca’nın Spinoza yorumunu eleştirerek aslında tarihsel bağlamdan kopuk olan felsefe okumalarını hedef tahtasına yerleştirir.  Garber’a göre Rocca’nın Spinoza okumasına yöneltilecek ilk eleştiri, Spinoza’nın kendisini asla akılcı bir filozof olarak adlandırmamış olmasıdır. Bununla birlikte, Leibniz’a kadar kullanılmamış olan PSR’yi Spinoza kendi sisteminin bir ilkesi olarak hiçbir zaman kullanmadığı gibi, yine Garber’in ifadesiyle, Spinoza Leibniz gibi temel ilke ve prensipler uygulayan bir düşünür değildir (G, 511). Garber Spinoza’nın akılcı bir düşünür olmadığını kanıtlamaya çalışmadığının altını önemle çizerek, yönelttiği eleştirilerin Spinoza’ya ilişkin bir şeyi kanıtlamaktan çok, Rocca’nın okumasına yönelik olduğunu sıkça belirtir. Buradan hareketle Garber, Rocca’nın Spinoza’da PSR’nin kanıtları olarak gördüğü Etika’dan bazı önermeleri masaya yatırır. Bu önermelerden ilki, Tanrı’nın varlığına ilişkin şu önermedir: “Tanrı, yani her biri ezeli-ebedi ve sınırsız özünü ifade eden sonsuz sıfatlardan ibaret olan töz, zorunlu olarak vardır”  Rocca yine aynı önermenin kanıtından yaptığı şu alıntıyı Spinoza’da PSR’nin varlığına yönelik bir kanıt olarak gösterir:

‘’Her şeyin niçin varolduğunu ya da niçin varolmadığını gösterecek bir gerekçe olmalıdır”  (E1p11d2).

Garber bu noktada kritik bir müdahale yapar. Varolan her şeyin bir varolma nedeninin bulunması ya da aynı şeyin varolmayan şeyler için de geçerli olmasına yönelik bu önermenin, Rocca’nın iddia ettiği gibi açıklaması olmayan gerçeklerin inkarına dayanan bir yaklaşıma kanıt olarak gösterilemeyeceğini savunur. Garber’in eleştirisine göre, Spinoza’nın bu önermesinde kullandığı ‘şey’ [thing/res] terimini oldukça geniş bir anlamda almadığımız müddetçe böyle bir okuma mümkün değildir. Örneğin, Garber’a göre, bu önerme tözün neden bütün sıfatlara sahip olduğunu, başka bir deyişle neden tözde sıfatlardan hiçbirinin eksik olamayacağını açıklamaz. Fakat Rocca, PSR uyarınca tözün sıfatlardan herhangi birine sahip olmama durumunu açıklaması olmayan bir gerçek olarak görmektedir (R/A ,54).

Rocca’nın PSR’nin Spinoza düşüncesindeki merkezi rolüne ilişkin sunduğu ikinci kanıt, Spinoza’nın şu önermesine dayanmaktadır:

 “Başka bir şey aracılığıyla kavranması mümkün olmayan bir şey kendi kendine kavranmak zorundadır” (E1ax2).

Rocca bu önermeyi her şeyin açıklanabilirliğini ifade eden PSR açısından şöyle yorumlar:

Aslına bakılırsa burada Spinoza her şeyin, bir şey (ya kendisi ya da başka bir şey) tarafından kavranması gerektiğini söyler. Spinoza için bir şeyi kavramak onu açıklamaktır. Böylece, 1ax2’de her şeyin bir şey aracılığıyla kavranabilirliğini belirterek Spinoza, her şeyin açıklanabilir olduğunu varsayar. Ve böylece anlaşılabilirlik mefhumunu metafiziksel sisteminin merkezine yerleştirir (R/A,4-5).

Garber’a göre bu yorum ancak, Rocca’nın yukarıda geçen şu ifadesine katıldığımız takdirde işler “Spinoza’ya göre bir şeyi kavramak onu açıklamaktır’’. Garber bu ifadeyi kabul etmez, bununla birlikte Yitzhak Melamed’in de bir Spinoza yorumcusu olarak bu ifadeye katılmadığını yazara referans vererek belirtir (G, 512). Buradan hareketle Garber, Spinoza’da doğanın anlaşılabilirliği argümanıyla, açıklaması olmayan gerçeklerin inkarına ilişkin argüman arasında bir ayrım yapar, ve ilk argümanın belirli bir yorumla Spinoza felsefesinden çıkarsanabileceğini kabul etse bile, bu çıkarsamanın bütün açıklaması olmayan gerçeklerin inkarına giden süper-akılcı bir felsefeye kadar genişletilebileceğini inkar eder (G, 513). Garber, Spinoza’da doğanın anlaşılabilirliğine yönelik birçok başka önermenin, Rocca tarafından PSR’ye kanıt olarak gösterilmediğine değinerek, bu önermelerin Rocca’nın açıklaması olmayan gerçekleri inkar eden süper akılcı Spinoza’sına yönelik herhangi bir kanıt taşımadıkları için Rocca tarafından görmezden gelindiklerini belirtir. Garber tarafından verilen iki örnek şöyledir;

  • Her sonlu tavır, sonlu bir nedene sahip olmalıdır. (E1p28)
  • Doğadaki her şey, istisnasız olarak belirli yasaların sonucunda varolur. (EIIIpref)

Tüm bunların sonucunda Garber, Spinoza’da doğanın geniş ölçüde anlaşılabilirliğini kabul etse de, bunun bir süper-akılcılığa yol açan PSR gibi evrensel bir ilke ile ilişkilendirilemeyeceğini belirtir. Nitekim Garber’a göre; tarihsel Spinoza, Rocca’nın iddia ettiği gibi bir süper akılcı değildir.

Garber eleştirisini bir adım daha ileriye götürerek, Rocca’nın iddia ettiğinin aksine Spinoza’da bazı açıklaması olmayan gerçeklerin bulunduğunu ileri sürer. Bunlardan ilki, Tanrı’nın sonsuz sıfatlarından neden yalnızca ikisine sahip olduğumuz ve neden sadece bunları bildiğimize ilişkindir (G, 514). Fakat Garber’a göre bundan daha önemli olan bir başka açıklaması olmayan gerçek, doğanın ve Tanrı’nın amaçsallıktan azade oluşuna ilişkindir. Nitekim, Spinoza’nın Etika’nın birinci bölümüne yazdığı ekte tartıştığı üzere Tanrı’nın ereksellikten azade oluşu, Rocca’ya göre yine PSR ile ilgilidir. Örneğin Tanrı’nın bazı şeylere diğerleri üzerinde bir ayrıcalık tanımıyor oluşu, Rocca’ya göre PSR ilkesiyle açıklanmalıdır aksi takdirde bu açıklaması olmayan bir gerçek olurdu (R/A, 86). Buradan hareketle Garber, öncelikle Spinoza’da her ne kadar Tanrı ereksellikten azade olsa da, şeylerin varlık sebebinin Tanrı’nın doğasında aranması gerektiğini belirtir. Nitekim, varolan şey, Tanrı’nın zorunlu doğası gereği vardır ve yine varolmayan şeyler de Tanrı’nın bu varoluşları dışlamış olması nedeniyle yokturlar. Garber bu noktada, Harry adında bir at ile, Eunice adında bir kanatlı at örneğini vererek Spinoza’da açıklaması olmayan bir gerçeğin varlığına ilişkin argümantasyonunu geliştirir:

Bir at olan Harry ile bir kanatlı at olan Eunice örneğini ele alalım. Harry vardır, fakat Eunice varolmuş değildir. Bir sonlu tavır olarak Harry, sonsuz nedenler zincirinde içerilen sonlu bir nedene sahip olduğu için vardır, ve bu durum onun varlık nedenini açıklar. Fakat Eunice böyle bir nedene sahip değildir. Böylece Harry’nin varlığına ilişkin bir nedenin mevcudiyetiyle birlikte, Eunice’nin varolmayışının da bir nedeni vardır. Böylece EIp11d2 ve EIp28 önermeleri karşılanmış olur.  Dahası, Harry’yi içeren sonsuz nedenler zincirinin varlık nedeni de vardır ve aynı şekilde, Eunice’yi içeren  sonsuz nedenler zincirinin yokluğunun da. Zira ilki Tanrı’nın doğasından kaynaklanırken, diğeri bu doğadan kaynaklanmamaktadır (G, 515).

Yukarıda açıklandığı üzere, Harry örneğinde olduğu gibi varolan şeyler Tanrı’da nedenlerini barındırarak varolurken, Eunice’in varlık nedeni, Tanrı’dan doğan nedensellik zinciri tarafından içerilmediği için, bir kanatlı at olarak Eunice yoktur. Garber tam bu noktada açıklaması olmayan bir gerçek tespit eder: Neden Tanrı’nın doğası ve bu doğadan kaynaklanan nedensellik zinciri Harry’nin varlık nedenini içerirken, Eunice’ninkini içermez? Garber’a göre bu bizim kapasitemizin dışındadır. İşte tam bu noktada Garber, Rocca’nın Spinoza’da PSR uyarınca her şeyin açıklanabilirliğine ve açıklaması olmayan gerçeklerin inkarına yönelik çizdiği çerçeveye  itiraz eder.

Tüm itirazlarının bir sonucu olarak Garber, bütün karmaşıklıların çözüldüğü “saf filozof’’ yaklaşımlarını eleştirdiğini belirtir. Spinoza’nın da birden fazla problemle ilgilenen, tek yönlü bir zihne sahip olmayan, tüm karmaşıklığıyla önemli bir düşünür olduğunu ifade eder. Nitekim Spinoza’nın birbirinden farklı bağlamlarda  ve birbirinin aynısı olmayan düşüncelerle yazılmış eserlerini, tek ve saf, her şeyi açıklayan kilit bir kavramla okumak, Garber’a göre mümkün değildir ve bu tarz okumalar metinlerin direkt okumaları değildirler. Şu kritik cümlede ifade ettiği gibi Garber’a göre:

Dünyanın anlaşılabilirliği – kavranabilir olduğu ölçüde- kesinlikle Spinoza’nın yolculuğu boyunca kullandığı bir araçtır. Fakat iddia ettiğim gibi, kendi başına bu yolculuğun motivasyonu değildir (G,520).

Makalesine yazdığı sonuç kısmında Garber, Rocca ile aralarındaki farkın düşünce tarihine ilişkin bir metodoloji farkı olduğunu ileri sürer. Tespit edilen bu metodoloji farkı üzerinde durmak bu yazı açısından oldukça önemlidir. Zira Daniel Garber’in çalışma alanlarına ve metodolojik eğilimlerine bakmak, ortaya çıkan bu tartışma ve kesin ayrımın nedenleri hakkında fikir verebilir. Nitekim daha çok tarihsel bir perspektiften felsefe incelemeleri yapmış olan Daniel Garber, Erken Aydınlanma dönemi başta olmak üzere birçok dönemi bağlam olarak kabul ederek, bu bağlamda düşünce üretmiş filozofları incelemiştir. Bu açıdan ortaya koyduğu önemli çalışmalardan biri incelendiğinde, Garber’in yaklaşımı ve bu yaklaşımın Rocca’dan farkı gözler önüne serilir; editörü olduğu “The Cambridge History of  Seventeenth Century Philosophy” (Cambridge On Yedinci Yüzyıl Felsefesi Tarihi) adlı çalışmada Garber, büyük düşünürleri bölüm bölüm ele almak yerine, kitabı kavramlar ve düşüncelere göre bölümlendirmiştir. Nitekim kitap ‘’The context of seventeenth- century philosophy” (On yedinci yüzyıl felsefesinin bağlamı) bölümüyle başlar ve bu bölümün alt başlıkları şöyledir;
“The institutional setting’’ (kurumsal ortam), “The intellectual setting” (entelektüel ortam), “European philsophical responses to non-European culture: China” (Avrupa’nın Avrupa dışı kültürden etkilenmesi: Çin)[vii]. Görüldüğü gibi, her şeyden önce çalışmaya düşüncelerin üretildiği bağlamın sağlıklı bir incelemesiyle başlanır.

Kitabın ilerleyen bölümleriyse, dil, Tanrı, beden, ruh, ahlak felsefesi vb. başlıkları altında birçok farklı düşünürün birlikte incelenmesine ayrılmıştır. Böyle bir metodolojik yaklaşımın en önemli sonucu, düşünürler arasında farklılıktan çok benzerliklere odaklanmış olmasıdır. Zira düşünürler her ne kadar farklı yanıtlar vermiş olsalar da, yanıtlamaya çalıştıkları soru ve sorunlar belirli bir bağlama aittirler. İşte tam da benimsediği bu metodoloji nedeniyle Garber, Rocca’nın Spinoza’yı bambaşka bir yere koyan yaklaşımına itiraz etmektedir. İkinci önemli sonuçsa, Garber’ın büyük düşünürleri olduğu kadar, adı pek anılmayan başka düşünürleri de tartışmaya dahil etmesidir. Bu da, Garber’ın bir süper-kahraman yaklaşımına itirazının altında yatan nedenlerden biri olarak görülebilir.

3-) Rocca’nın Yanıtı ve bir Metodoloji Tartışması

Garber, akılsal bir yeniden inşa olarak nitelendirdiği Rocca’nın yorumuyla kendi okuması arasındaki farkı, bir metodoloji farkı olarak nitelendirmektedir. Ve Rocca’ya ithaf ettiği metodolojiyi tümden yanlışlamak yerine, bu tarz bir okumanın da düşünce tarihinde önemli bir yeri olduğunu ve olumlu bazı sonuçlara dahi sahip olduğunu belirtmekten geri durmaz. Bu tartışma etrafında Lisa Dowing’in düşünce tarihi metodolojine ilişkin kaleme almış olduğu bir makaleden önemli bir örnek verir, Dowing, 1980’lerin sonuna doğru Princeton Üniversitesinde düşünürleri okurken kullandıkları bir yöntemden bahsetmektedir. Bu yöntem uyarınca herhangi bir öğrenci, bir düşünür üzerine yazar ya da konuşurken, düşünürün yanına yıldız işareti koyarak, aslında bu düşünürün kişisel bir yorum üzerinden okunduğuna işaret etmektedir. Örneğin Spinoza üzerine yazan bir öğrenci, düşünüre Spinoza* şeklinde atıfta bulunmaktadır. Bu yöntem, öğrencilere düşünürler üzerinden özgür bir okuma geliştirme olanağı sağlamaktadır Garber’a göre. Bununla birlikte Garber, Rocca’nın yönteminin karmaşık filozofları idealize ederek ve onları karmaşıklıklarından arındırarak bir ölçüde onların öğrenilmesini kolaylaştırdığını da belirtir. Fakat bu tarz bir idealleştirme, bir yandan belirli bir kamplaştırmaya yol açmaktadır. Zira Spinoza’yı saf bir akılcı olarak nitelemek ve akılcı ya da deneyci ayrımlarını Rocca’nın yaptığı şekliyle keskin bir şekilde ortaya koymak, bu keskin ayrımlar etrafında bir kutuplaşmaya yol açmaktadır. Sonuç olarak Garber, düşünürleri birer süper kahraman olarak sunan bu tarz yaklaşımlardan ziyade, tarihsel bir düşünürü tüm karmaşıklığıyla kabul eden yaklaşımları benimsediğini belirtir. Buna ek olarak Garber, bu tarz idealize edilmiş yaklaşımların, tarihsel düşünürleri güncel felsefi tartışmalara ve çağdaş düşünürlere kolayca adapte etmenin bir yolu olarak gördüğü için eleştirmektedir.

Michael Della Rocca, Garber’in kendisine yönelttiği eleştirilerin iki farklı düzlemde yanıtlanabileceğini belirtir. Bu düzlemlerden ilki yorumsal düzlemken, ikincisi metodolojik düzlemdir. Rocca ilk düzleme ilişkin olarak Garber’in yönelttiği süper akılcılık eleştirisini cevaplayarak işe başlar. Yukarıda belirtmiş olduğumuz gibi Garber, Spinoza’da ‘şeyler’ olarak ifade edilenlerin bağlamı genişletilmedikçe, her şeyin açıklanabilir olduğu argümanına katılmanın mümkün olmadığını ileri sürmüştü. Bu noktada Rocca, Spinoza’nın tek bir tözden hareket ettiğini ileri sürerek, varolan her şeyin zaten Tanrı’dan kaynaklanmış olduğunu belirtir ve böylece varolan her şey, bir şekilde Tanrı’nın durumlarıdır. Buradan hareketle Rocca, varolan her şeyin zaten Tanrı ve töz bağlamında varolduğunu, açıklanamayan bir şeyin, Tanrı’nın açıklanamayan bir durumunu ifade edeceğinden, Spinoza’nın bunu kabul etmeyeceğini belirtir  (R/B, 526). Bu nedenle, ‘şey’  terimi Spinoza’da zaten olabildiğince geniş bir anlamda kullanılmıştır Rocca’ya göre. Bununla birlikte Rocca, her şeyi açıklanabilir kılan bir PSR’nin Spinoza tarafından ifade edilmemesine karşın, Spinoza’nın kendi sisteminde bir gerilimin varlığını kabul etmediğini ve tutarlı bir bütün olarak oluşturduğu sisteminin, bu şekilde açıklaması olmayan gerçekleri reddettiğini ileri sürer (R/B, 527).

Rocca kendisine kanatlı at örneğinden yöneltilen bir diğer eleştiriyi de yine Spinoza’nın sisteminde tek bir töz olduğu gerçeğiyle yanıtlar. Nitekim Rocca’ya göre, Tanrı’nın doğası Harry’yi içerirken Eunice’yi içermez, ve Garber’in bu noktada sorduğu, Tanrı’nın neden Eunice’yi içermeyen bir doğa olduğu sorusunu, Tanrı’nın tek olması ve başka bir doğaya sahip bir başka Tanrı olmamasından hareketle yanıtlar. Rocca’nın yanıtına göre, Tanrı’nın neden farklı bir doğaya sahip olmadığını sormak, Spinoza’da zaten başka doğaya sahip bir töz ya da tanrı mümkün olmadığından, anlamsızdır ve bu açıklaması olmayan bir gerçeğe işaret ettiğinden, Spinoza bu soruyu dışarıda bırakmıştır (R/B, 528).

Bu tartışmada konumuz açısından asıl öneme sahip olan düzlem, Rocca’nın belirttiği metodolojiye ilişkin ikinci düzlemdir. Bu düzlemde Rocca, kendi okumasının bir akılcı yeniden inşa olduğunu kabul eder ancak, bunun direkt bir okuma olmadığına yönelik eleştiriyi anlamsız bulur. Zira Rocca’ya göre, aralarında her ne kadar metodolojik bir farklılık varolsa da, en az Garber kadar Spinoza metinlerine dayanan kendi okuması, direkt olmayan bir okuma olarak nitelenemez. Rocca’ya göre kendisi kadar Garber de aynı işle meşgul olmaktadır, Spinoza’nın ne söylediğini anlamak ve anlamlandırmak. Bu açıdan Rocca kendisiyle Garber arasında, metinlerin direkt ya da dolaylı okunmasına ilişkin bir fark olmadığını belirtir. Kendi ifadesiyle Spinoza’yı anlarken:

Bir metni yalnızca pasif olarak ya da direkt olarak anlamak mümkün değildir. Daha çok, metni bir işleme tabii tutmalıyız – örneğin daha önce açık olmayan metnin parçalarını birbirleriyle uyumlu hale getirmeliyiz, ya da diğer metinleri ve bir metne dayanmayan diğer elementleri beraber çalışacakları şekilde bir araya getirmeliyiz. Bu açıdan Spinoza’nın söylediklerini anlaşılabilir kılmaya yönelik herhangi bir yorum ve girişim – Garber’inki ya da benimki ya da diğer yorumcularınki- bir akılsal yeniden inşaadır. Demem o ki doğrudanlık ya da akılsal yeniden inşaa kavramları, Benim ve Garber’in yaklaşımı arasında herhangi bir hakiki metodolojik fark ortaya koymazlar (R/B, 531)

Yukarıda ana hatlarıyla serimlenen tartışmadan çıkarılabilecek en önemli sonuç,  başta Spinoza olmak üzere düşünürlere ilişkin farklı yorum ve okumaların mümkün olduğunu göstermesidir. Nitekim okuyucular, bir düşünüre ilişkin belirli bir yorumu ya da metodolojiyi benimseyebilirler. Fakat kendi yorumlarının tek geçerli ve gerçek yorum olduğunu düşünmeye başladıkları anda, dogmatizmin baş göstermesi kaçınılmazdır.

Bir diğer önemli husus, Garber’ın çağdaş felsefe ve Spinoza arasında Rocca’nın kurduğu bağlantılara yönelttiği eleştirilerdir. Gerçekten de, Rocca’nın Spinoza üzerine çalışmaları incelendiğinde, yazarın Spinoza ile çağdaş filozoflar arasında daha önce kurulmamış bazı bağlantılar kurduğu görülür. Dahası bu bağlantılar genellikle adı Analitik Felsefe geleneği içerisinde anılan düşünürlere ilişkindir. Örneğin Rocca, “Representation and the Mind-Body Problem in Spinoza” adlı çalışmasında, W.V Quine ile Spinoza arasında bir takım benzerlikler kurar. Quine, özetle aktaracak olursak, analitik önermelerle sentetik önermeler arasında bir fark olmadığını ileri sürerek, radikal bir hamleyle felsefe ile bilim arasında kurulmuş olan sınırı eleştirmiştir. Rocca’nın kurduğu bu tarz bağlantılar, Spinoza literatürüne yapılmış önemli katkılardır. Bununla birlikte, Spinoza’yı yanlış bir bağlamda anlama ve okuma tehlikesi de taşırlar. Diğer yandan, Garber bu tehlikeyi öngörmesine karşın, çağdaş filozoflarla kurulan bağlantıları tümden reddederek, başka bir tehlikeye kapı aralayabilir. Sonuç olarak, herhangi bir Spinoza yorumuna dogmatik bir şekilde bağlı olmayan bir Spinoza okuyucusu için, Rocca’yı ya da Garber’i okumak düşünsel bir zenginlik olmaktan öte bir tehlike taşımaz. Bu aslında birçok düşünür için geçerli olan bir durumdur. Eğer felsefe tarihi okuması metodolojik bir düşünmeyle paralel bir şekilde ilerlerse, farklı yorumlar ve metodolojiler literatüre yapılmış önemli birer katkı niteliği taşırlar. Ve bu farklı yorumlar çerçevesinde yapılan tartışmalar, yukarıda aktardığımız örnekte olduğu gibi, literatürü zenginleştirmeye devam ederler.

Spinoza’nın kendisi de aslında metodolojik bir çerçeveden yorumlanabilecek bir takım önermeler ortaya koymuştur. Bunlardan en önemlisi, bir kişinin başka bir kişi hakkında sahip olduğu fikire ilişkin olan satırlardır. Nitekim Etika[viii]’nın ikinci kitabının on yedinci önermesine yazdığı notta Spinoza, bir kişinin başka bir kişi hakkındaki fikrinin doğasına ilişkin görüşlerini şöyle açıklamaktadır:

[…] örneğin Petrus’un zihninin özünü kuran Petrus fikri ile, başka bir adamdaki, örneğin Paulus’taki Petrus fikri arasında nasıl bir fark olduğunu rahatça anlarız. Çünkü ilki doğrudan doğruya Petrus’un bedeninin özünü açıklıyor ve Petrus varolduğu sürece varoluş gerektiriyor, ama ikincisi Petrus’un doğasından ziyade, Paulus’un bedensel durumuna işaret ediyor; bu nedenle Paulus’un söz konusu bedensel durumu devam ettiği sürece, Paulus’un zihni, Petrus varolmasa bile, onu hala varmış gibi görecektir.

Aslında Türkçe okurunun yukarıdaki metodoloji tartışmasına aşina olduğu söylenebilir. Zira 2017 yılında yayımlanan, Siyasal Düşünceler Tarihinde metodoloji tartışmalarına ilişkin çalışmasında Ateş Uslu, düşünce tarihini farklı yaklaşımlarla okumanın yol açtığı farklı sonuçları gözler önüne sererek, metodoloji üzerine düşünmenin felsefe tarihi okurken neden önemli olduğunu açıklar. Yazarın kendisi de, açıkladığı farklı metodolojilerden birini benimsemiştir, fakat bu diğer metotların varlığını ya da onların bir takım yararlarını kabul etmesinin önünde engel değildir. Burada asıl sorun, bir yorumcunun tıpkı yukarıdaki tartışmada olduğu gibi, benimsediği metodolojinin farkında olmasıyla birlikte aynı metodolojinin yararlarının olduğu kadar sınırlarının da bilincinde olmasıdır. Uslu’nun ilgili kitabından yapacağımız bir alıntı, düşünce tarihinde yapılan metodoloji tartışmalarının, Spinoza’nın yukarıda çizdiği çerçeveyle nasıl olduğunu göstermesi bakımından zihin açıcı olacaktır:

Ele alınan konu üzerinde incelemeyi yapmadan önce hüküm vermek, sağlıklı bir düşünce tarihi incelemesi yapılmasını engeller. Düşünürleri ve eserlerini değerlendiren bazı hipotezleri mutlak kabul eden araştırmacılar, kaçınılmaz olarak kendi düşüncelerini inceledikleri düşünürlere “söyletme” eğilimine girerler. Bu yaklaşımdan kaçınmak isteyen bir düşünce tarihçisinin düşünürleri değerlendirirken temkinli bir şekilde yaklaşması, bir düşünür üzerine başkaları tarafından geliştirilen fikirlerin hiçbir zaman o düşünürün fikrini bütünüyle yansıtmayacağını dikkate alması gerekir. Düşünce tarihi üzerine yapılan itinalı bir çalışma, Aquinum’lu Thomas’ın Aristoteles üzerine söylediklerinin Aquinum’lu Thomas’ın düşüncesi hakkında; Hegel’in Kant üzerine söylediklerinin Hegel’in düşüncesi hakkında bilgi verdiğini dikkate almayı gerektirir (A/165 ).[ix]

 

Sonuç

Yukarıda ana hatlarıyla incelenen tartışmanın sonucu olarak iki önemli metodolojik farkla karşılaşırız. Bunlardan ilki, Rocca’nın düşünürler arasındaki farklılıklara yönelen ve büyük düşünürleri ve fikirlerini ön plana çıkaran yaklaşımıdır. Buna yönelik bir eleştiri niteliği taşıyan ikinci yaklaşımsa, Garber tarafından benimsenen ve düşünürler arasında büyük farklılıklardan çok, ortak bir bağlamsal zeminde tartışılan ortak kavramlara yönelen yaklaşımdır. Bu farkın, Spinoza üzerinden yürütülen bir tartışmayla ayyuka çıkmış olması, Spinoza okuyucuları için oldukça anlamlıdır zira düşünüre ilişkin birçok farklı yorum, ancak bu yaklaşım farklılıklarının bilincinde olarak sağlıklı bir şekilde değerlendirilebilir. Bunun yanında söz konusu durumun, felsefe tarihindeki diğer düşünürler içinde gerekli olduğu belirtilmelidir. Bu incelemenin yazarına göre, Garber’in benimsediği yaklaşımın önemli olduğunun altı çizilmelidir. Zira, Ateş Uslu’nun da yukarıda alıntıladığı çalışmasında vurguladığı gibi, düşünce tarihinde ‘aşağıdan’ bir yaklaşım, ancak tarihsel bir değerlendirmeyle mümkündür. Nitekim,  Batı’nın karşısında Doğu, erkeğin karşısında kadın gibi ‘sesi duyulmayanlar’ın düşüncelerini ancak bağlamı gözeten bir yaklaşımla dikkate alabilir, ve alternatif bir tarih okuması geliştirebiliriz. Fakat bu yaklaşımın da sınırları vardır. Bu sınırlardan en önemlisi, bir takım tarihsel olay ve sorunlara genel çerçevede bir yanıt vermenin zorluğudur. Çoğu zaman, tarihsel dönemler arasında genel değerlendirmelerde bulunmak, açıklayıcı yanıtlar sunduğu için gereklidir. Bu açıdan Rocca’nın yaklaşımı da, eğer metodolojisinin sınırları bilinirse, düşünce tarihi öğrenimini kolaylaştırır, düşünürlere daha kolay bir şekilde nüfuz etme olanağı sağlar. Buna ek olarak, düşünürler ve felsefi gelenekler arasında ilişki kurmayı da kolaylaştırır. Sonuç olarak her iki durumda da düşünürleri yazmaya ve düşünmeye sevk eden motivasyonların akılda tutulması önemlidir. Yukarıdaki tartışma göz önüne alındığında, Spinoza’yı yazmaya sevk eden şeyin, keskin bir akılcılıktan ziyade, siyasal, dinsel ve ahlaksal birçok farklı unsuru içerisinde barındıran karmaşık bir yapıdan oluştuğu söylenebilir. Bu açıdan Garber, doğru bir noktaya işaret etmektedir. Fakat diğer yandan, on yedinci yüzyılın savaş ve çatışmalarla örülü yapısı düşünüldüğünde, bu sorunlara akılcı bir çözüm bulma arzusunun da Spinoza’yı motive eden temel unsurlardan biri olduğu doğrudur. Burada asıl olan, yazı boyunca vurguladığımız gibi, benimsenen metodolojinin mutlak olmayışının, faydaları kadar sınırlarının da bilincinde olmaktır.

 

KAYNAKÇA

R/A:  ROCCA, M.D (2008): Spinoza, New York: Routledge

R/B:  ROCCA, M.D (2015): Interpreting Spinoza: The Real is the Rational, Journal of the History of Philosophy, içinde,  Volume 53, Number 3, July 2015, pp. 523-535

G:     GARBER, D. (2025): Superheores in the History of Philosophy: Spinoza, Super-Rationalist, Journal of the History of Philosophy, içinde,  Volume 53, Number 3, July 2015, pp. 507-521

A:      USLU, A. (2017):  Siyasal Düşünceler Tarihine Giriş: Tarih Yazımı, Temel Yaklaşımlar ve Araştırma Yöntemleri, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

GARBER, D., & AYERS, M. (Eds.). (1998). The Cambridge History of Seventeenth-Century Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press

 

[i] Spinoza, B. (2016): Teolojik-Politik İnceleme, Cemal Bâli Akal-Reyda Ergün (çev.), Dost Kitabevi : Ankara, s.34-35.

[ii] ‘’Konaklama halinden yerleşikliğe: Türkiye’de Spinoza çevirileri üzerine’’ Gaye Çankaya Esen-Alber Nahum: http://t24.com.tr/k24/yazi/konaklama-halinden-yerlesiklige-turkiyede-spi...ç

[iii] a.g.e

[iv] Roccanın ”Spinoza” kitabı R/A şeklinde alıntılanırken, Garber’e yanıt olarak kaleme aldığı makaleye R/B şeklinde referans verilmiştir. Kısaltmaları ilgili alıntının bulunduğu sayfa numarası takip etmektedir.

[v] “brute fact” terimi, güncel felsefe çalışmalarında açıklaması olmayan gerçekleri ifade etmek için kullanılır. Bu metinde ilgili terim, “açıklaması olmayan gerçek” olarak çevrilmiştir.

[vi] Garber’in eleştirilerini içeren makale, G kısaltmasıyla alıntılanmıştır ve bu kısaltmayı metnin sayfa numarası takip etmektedir.

[vii] GARBER, D., & AYERS, M. (Eds.). (1998). The Cambridge History of Seventeenth-Century Philosophy, Cambridge: Cambridge University Press

[viii] Etika’dan yapılan Türkçe alıntılar için, Çiğdem Dürüşken’in çevirisinden yararlanılmıştır. Bkz. Spinoza, B. (2014): Ethica, Çiğdem Dürüşken (çev.), İstanbul: Alfa Yayınları.

[ix] Ateş Uslu’nun ilgili çalışması, A kısaltmasıyla alıntılanmıştır. Kısaltmayı kitabın ilgili bölümünün yer aldığı sayfa numarası takip etmektedir.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top