SARA AHMED: FEMİNİST BİR OYUNBOZANDAN NOTLAR *

08.11.2018  /  Sara Ahmed, Çeviri: İlkay Özküralpli  /  Etiketler: Çeviri, feminizm, röportaj

 

“Feminizm dünyanın adaletsizliklerine verilen duyarlı bir tepkidir,” diyor, kendine has tanımıyla, oyunbozan feminist Sara Ahmed. Son çalışması Living a Feminist Life’ta kendi feminizm anlayışının nasıl “anlamsız gelen şeylerden bir anlam çıkarma” yolu olarak geliştiğini ele alıyor. Akademinin giderek kamusallığını yitirdiği bir dönemde kamusal bir bilim anlayışının modern örneğinin neye benzeyebileceğiyle ilgili bir model öneriyor aslında. Kitap bir yandan teoriye dayalı olsa da, aynı zamanda bugüne kadar ki en kişisel kitabı; Ahmed’in gündelik yaşamından hikayelerle, “iş yerinde feminist” olma deneyimleriyle bezeli. “Teorinin tene temas ettiği ölçüde daha fazla şey yapabileceğini” okuyucularına hatırlatan Ahmed, iyi teorinin, kullanışlı bir teorinin sıradan yaşamdan üretildiğini ve yine bu yaşamla bağlantılı olması gerektiğini gösteriyor.

Feminist teori alanında çalışan bir akademisyen ve renkli queer bir kadın olarak Ahmed için, kişisel olan kurumsaldır: Bir sene önce, Feminist Araştırma Merkezi’nin kurucu yöneticisi olduğu Goldsmiths, Londra Üniversitesi’ndeki pozisyonundan istifa etti. Bu istifa, kampüsteki cinsel taciz sorununa yönelik üniversitenin başarısızlığına yönelik bir itirazdı. Kararının detaylarını, çalışmalarının yaşadığımız dünyaya biraz daha yakınlaşmasını sağlayan, feministkilljoys.com adresli bloğunda şu şekilde paylaştı: “Öğrencilerle, akademisyenlerle, yöneticilerle yüzlerce görüşme yapmışsın. Cinsel taciz sorunu ve onu çevreleyen sessizlikle ilgili bloglar yazmışsın. Ve fakat hala sessizlik…”

Living a Feminist Life kitabının fikri bu blog içerikleri aracılığıyla doğar; blogun adı olan “oyunbozan feminist”, Ahmed’in 2010’da yayımlanan kitabı Mutluluk Vaadi’nde (The Promise of Happiness) incelediği kültürel bir figürden gelir. Kitapta (mutsuz queer, kızgın siyah kadın ve melankolik göçmen figürleriyle birlikte) oyunbozan feminist figürünü, Batıya özgü mutluluğu elde etme ve devam ettirmeye dayanan takıntının, deneyimleri mutluluk anlatısını sekteye uğratanlar açısından sorunlu olabileceğini ortaya koymak amacıyla inceler. Kitabın girişinde, “oyunu bozmak, hayatı açmak, hayata yer açmak, ihtimale ve fırsata yer açmaktır”[1] yazar.  “Oyun bozanlığa” dair bu iade-itibar talebi kültürel bir damara dokunmuş olacak ki, Ahmed’in şu an Twitter’daki takipçilerinin sayısı yirmi dört binin üzerinde.

Living A Feminist Life’ı okumak, sanki kendi deneyimlerim (erkek iş arkadaşlarımla ilişkilerim ve akademik alanlarda kahverengi ve queer olma dinamikleri) bana açıklanmış gibi hissettirdi. Diğer yandan da iş yerindeki söz konusu bu yapılara gelecekte nasıl direneceğim ve onları nasıl kesintiye uğratacağım konusunda yol gösterici oldu. Kitap iki yeni ve ilginç pratik araçla bitiyor: Bir oyunbozan hayatta kalma kiti ve bir oyunbozan manifestosu. Hayatta kalma kiti, feminizminizi sürdürmeye yardımcı olması açısından biriktirilebilecek bir dizi öğe önerirken, manifesto ise kesişimsel feminizm için bir nevi yapılacaklar listesi. Bu sayfalar ziyadesiyle paylaşılası; ben çoktan çoğaltıp arkadaşlarıma, iş arkadaşlarıma ve öğrencilerime dağıttım bile ve sanıyorum bunu yapan tek kişi ben değilim.

E-mail aracılığıyla yapılan bu görüşmede, Ahmed gelişigüzel yayılan sorularımla ilgilenirken oldukça zarif ve cömertti. Görüşmede,feminist olmanın bazen engebeli sürecini, feminizmin beyaz imparatorluğun bir hediyesi olduğuna dair süregelen miti, “queer” teriminin süregelen işlerliği ve Ahmed’in yeni projesi “kullanımın kullanımları” (uses of use) üzerine konuştuk.

- Nishta J. Mehra

 

***

 

Guernica: “Feminizm bir ödevdir”cümleni okuyunca aklıma hemen öğrencilerim geldi. Geçen sene, çalıştığım lisede bir grup genç kadın Feminist Kulübü kurdular; öğrenmek, bu bilinci dışa vurmak ve harekete geçmek için bir alan oluşturmaya çalışıyorlardı. Sadece düşünen değil de eyleyenbir feminist olmanın, senin ifadenle “feminist eğilimlerini” geliştirmenin ne anlama geldiğini çözmeye çalıştılar. Sürekli gündeme gelen konulardan biri tüketim sorusuydu: Futbol antrenmanlarında onları daha hızlı koşmaları için motive eden ama sözlerine karşı çıktıkları müziği hala dinlemeli miydiler? Sorunlu toplumsal cinsiyet okumaları içerdiğini fark ettikleri çocukluk filmlerini hala sevebilirler miydi?

Sara Ahmed: Feminist olma sürecini engebeli bir süreç olarak tanımlıyorum; sizeyaşam alanı açmadığını fark etmeye başladığın zaman dünyaya toslarsınız. Zamanla şeylerin göründüğü gibi olmadığını, zevk almanız için anlatılan hikayelerin, özellikle de kızlar için mümkün olanı nasıl daralttığını öğrenirsiniz.

Bir kez feminist olduğunuzda, artık bu kelimeyi kendinizle özdeşleştirdiğinizde, sanki “devreniz açılmıştır”, o “açık” olma hali sizin varsayılan konumunuz olmuş gibidir ve karşılaştığınız her şey, tükettiğiniz her şey, yaptığınız her şey karşı çıkılacak, sorgulanacak, direnilecek şeyler haline gelir. Tıpkı bir hikayenin biçimlenişi gibi şeylerin nasıl biçimlenmiş olduğuna, şeylerin nasıl zorunlu ya da kaçınılmaz olmadığına, karşı çıkılmaya müsait olduklarına, nasıl alternatif hikayeler yaratabileceğimize alışmaya başlamak heyecan verici olabilir. Fakat her zaman “açık” olmak yorucu olabilir ve hiç şüphe yok ki bazen sadece devre dışı kalıp film izlemek isteriz! Bunun bir yolu izin belgesi kullanmak olabilir; ki oyunbozan hayatta kalma kitime birkaç tane koyuyorum. Açık olmak çok zor geldiğinde kendinize devreyi kapatmak için izin verebilirsiniz. Fakat unutmayın, bu her zaman işe yaramayabilir. Bazen, yorgun olabilirsiniz ve kendinizi iyi hissettirecek bir film izlemek isteyebilirsiniz ama oyunbozanlık yeniden çıkagelir; daha doğrusu siz bir oyunbozana dönüşmüşsünüzdür. Kendinizi yine bir şeyleri sorgular ve eleştirirken bulabilirsiniz.

Cinsiyetçilik ve ırkçılığın içinde bulunduğu bu dünyayla bir şekilde ilişkilenmemiz gerektiğinden, onu bilmemiz ve anlamamız gerekir, eğer dönüştürmeyi amaçlıyorsak. Cinsiyetçilik ve ırkçılık geri çekilebileceğimiz mücadeleler değil. Ama tabii karşı çıktığımız şeyle ilişkilenebiliriz hatta ondan zevk bile alabiliriz.

Bazen oyunbozan bir feminist olmaksan ki kendi mutluluğunuzun önüne geçiyormuşsunuz gibi hissettirebilir; ama eğer mutluluk etrafımızdaki adaletsizliği fark etmemek anlamına geliyorsa, geçin gitsin. Fakat bu feminist bir hikayeyi anlatmanın tek yolu değil, zira dünyayı feminist bir bakış açısından kavramak, daha fazla şey kavramak demektir; daha az değil. Feminist bir hayatı yaşamak daha bütünlüklü bir resim yaratmaya yardım eder zira mutluluğumuzu tehlikeye atan şeyden gözümüzü kaçırmamak için çabalarız. Şüphesiz bazen çok fazla şeyden mutsuz olmak yorucu olabilir! Fakat ben feminist bir yaşamın bütünlüğünden zevk alıyorum, tabii sadece ondan değil ve her zaman da değil.

Guernica: Living A Feminist Life’ta sıklıkla “oyunbozanın hayatta kalma kiti” ne atıfta bulunuyorsun; bu kitte hayatında etkili olmuş ve ilerlemene yardımcı olmuş metinler de var. Bu süreçte, söz konusu hayatta kalma kitine uymadığını düşündüğün ve bu yüzden kitten çıkardığın metin ya da sanat çalışmaları oldu mu?

Sara Ahmed: Hayatta kalma kitlerinin yola devam ederken bir araya getirdiklerimizden oluştuğunu düşünüyorum. Bakıldığında gelişmemize yardım eden, devam etmek için gereken enerjiyi veren şeylerle pratik yaptığımız söylenebilir. Kitimin içindeki kitapları, beni nasıl etkilediklerini düşünecek olursak şüphesiz unutmam mümkün değil. Kendi feminist belleğimde yer ederek bende en güçlü etkiyi bırakmış, bir hoca olarak da öğrencilerimle paylaştığım metinlerdir bunlar. Akademideyken Audre Lorde’un Sister Outsider kitabını her sene, yirmi üç senelik hocalığımın her senesinde, derslerimde okuttum! Kelimelerinin, özellikle de siyah kadınlara ve renkli kadınlara ulaştığını görmek bir zevkti. Lorde bize maalesef çok tanıdık ama buna rağmen bir şekilde muğlak kalan bir şeyi gösteriyor. Irkçılık ile cinsiyetçiliğin yetişkinlere özgü kelimeler olarak değerlendirdiğini ve bu konuda da haklı olduğunu düşünüyorum: Henüz kelimelerine sahip olmadığımız bir şey deneyimliyoruz ve deneyimlediğimiz şeyin ne olduğunu ancak o kelimelere sahip olduğumuz zaman anlamaya başlıyoruz.

Feminist bir akademisyen olarak kendi yolculuğum açısından baktığımda, sanırım “feminist teori” olarak adlandırabileceğim çalışmaların parçası olan ama beni hayal kırıklığına uğratan bazı metinler vardı. Bunlar önemli olduğunu düşündüğüm bazı soruları paranteze alan metinler olabilir; akademi içindeki ırkçılık ve cinsiyetçilik sorularını ele almayan, hatta ırkçılık ve cinsiyetçiliği sorgulamanın bu (feminist) çalışmalara yönelik fazlasıyla olumsuz ya da düşünülmeden verilen tepkiler olduğunu ima etmiş metinleri örnek verebilirim. Bu tarz metinler kitime giremezler. Fakat isimlerini vermeyeceğim. Burada değil, şimdi değil! Sadece şunu söyleyeyim, naçizane iddialarımdan birisi cinsiyetçilik ve ırkçılığın felsefi olarak ele alınabilecek ilginç konular olduğu. Bu bilgiyi içerilme ve dışlama mekanizmalarını anlamaya çalışarak üretiyoruz, akademinin içindeki mekanizmalar da bundan azade değil.

Tüm feministler şu ya da bu şekilde öğrencidir. Dünyayı çalışmamız gerekir ki dönüştürebilelim. Bu çabada da hepimiz farklı hayatta kalma kitleri bir araya getireceğiz. Ben her öğrencimi kendi kitini oluşturması konusunda teşvik ediyorum. Benimkinde bir sürü kitap var; diğer feministler yoldaşlıklarını başka yerde bulabilir. Feminist yoldaşlığı kitaplarda bulan benim gibi feministler için, bu kitaplardan ne istediğimizi kendimize sormanın faydalı olacağını düşünüyorum. Şüphesiz farklı şeyler isteyebiliriz ve her zaman aradığımızın ne olduğunu onu buluncaya kadar bilemeyebiliriz. Bazen o sizi bulur. Ben bu yoldaş kitapları bana kendimi daha az yalnız hissettiren ve ayrıca kendimle farklı bir şekilde karşılaşmamı mümkün kılan kitaplar olarak düşünüyorum.

Guernica: Ebeveynleri Hindistan’dan göç etmiş biri olarak, feminizmin beyaz kültürden kaynaklandığına dair sapkın mitolojiyi yüksek sesle dile getirmeni takdir ediyorum. Tanıdığım ilk feministler ebeveynlerimdi; feminist düşünceleri açıkça dile getirdiğini duyduğum ilk insan muhtemelen babamdı. Kitabın girişinde de bahsediyorsun, feminizmi çağdaş feminist teori ve mekanlarda “imparatorluğun bir hediyesi” olarak gören anlatıdan biraz daha bahsedebilir misin? Senin gördüğün, bu kavramı sürekli kılan araçlar neler ve bu anlatıyı nasıl sekteye uğratabiliriz?

Sara Ahmed: İmparatorluk içindeki beyaz kadının rolü üzerine yazılmış feminist çalışmaları okuyarak çok şey öğrendim. Lancester’da, Hindistan’daki beyaz kadın misyonerler hakkında dersler verdim. Kahverengi kadını kendi kültüründen ve/veya patriarkadan koruyan bir imparatorluk projesi olarak feminizmin tarihsel olarak nasıl kullanıldığını ve böylece nasıl kullanılabilir olduğunu anlamamız gerekiyor. Gayatri Spivak’ın 1988’te yazdığı Madun Konuşabilir mi?[2](Can the Subaltern Speak) çalışmasındaki imparatorluk misyonu olarak “kahverengi kadınları kahverengi adamlardan koruyan beyaz erkekler” tespiti çok yerinde. Ek olarak, imparatorluk feminizmi “kahverengi kadınları kahverengi adamlardan koruyan beyaz kadınlar” biçimini de alabilir.

Feminizmin tüm çevremizde bir imparatorluk projesi olarak anlatıldığına halen tanık oluyoruz. Irkçılık karşıtlığı bile beyaz feminist onurunun bir söylemi haline gelebiliyor: Beyaz kadının sunabileceği şey beyazlığının üstesinden gelmektir. Eğer feminist faillik beyazlıkta bulunuyorsa, o zaman renkli kadınların pasifliği ve çaresizliği bu failliği ortaya koymanın bir fırsatı haline geliyor. Çok iyi bildiğimiz gibi, Müslüman kadınlar, ilginç şekilde diğer kadınların özgürleşmesini kendi özgürleşmelerinden daha çok dert edinen feministler tarafından pasif, baskı gören ve korunmaya muhtaç varsayılır. Karışık bir ırksal geçmişten geldiğim gibi karışık bir dini geçmişten gelen bir kadın olarak, bu varsayımla ben de karşılaştım. Zira kökenim, genelde kendi feminist hikayeme bir açıklama olarak kullanıldı: Yani Batı’da yaşadığım için şanslı olduğum, aksi takdirde feminist olamayacağım ya da feminizmin (İngiliz olan) anne tarafından geldiği gibi… Bu durumla ilgili yanlış olan şeyi açığa çıkarmak varsayımlarla ilgili sorunu ortaya çıkarır.

Benim ilk feminist öğretmenim kahverengi Müslüman bir kadın olan Pakistanlı teyzemdi.“Feminizm” kelimesini duyduğumda, onun sesini duyarım. Şu kadarını söyleyeyim, kurtarılmaya ihtiyacı yoktu. Tanıdığım en irade sahibi kadınlardan biridir. Ama bu sadece kişisel bir aydınlanma değil. Bu, ırkçılığın kimin pasif kimin aktif olduğuna dair varsayımının nasıl işlediğini göstermekle ilgili bir mesele. Bu pasif/aktif ikiliği cinsiyetlendirildiği gibi ırksallaştırılmıştır da. Eğer bu ayrıma karşı gelirsek, senaryoyu değiştiririz.

Feminizmin Batı’dan dünyanın geri kalanına ilerlediği varsayımı, sadece diğer yönde hareket eden geçişi fark etmiyor olduğumuz anlamına gelebilir. Konuşmaya nasıl başladığımızı değiştirerek, yani konuşmaya feminizmi farklı bir yoldan bulanlarla başlayarak (beyaz) feminist hikayeyi kesintiye uğratmamız lazım.

Guernica: Queerlik ve kahverengiliğin kesişimine dair incelemen bana kişisel olarak kendimi suçlu hissettirdi; kesinlikle suçluydum çünkü queer ve kahverengi bir kadın olarak mutluluğun sadece beyazlığa yakınlık ile geldiğini, “mutlu”queer bir yaşama sahip olmanın queer beyazların davranışlarını model almaktan geçtiğini düşünüyordum. Bu heteronormativite ile beyaz normativitenin çifte laneti olsa gerek.

Bence, bu durum evlilik eşitliği ısrarıyla, bu ısrarın queerler için neyi gerçekleştirip neyi gerçekleştiremediğiyle, engele karşı nasıl yatıştırıcı bir tepki olarak kullanılabileceği ile oldukça bağlantılı. Bu noktada, kitapta evlilikten bahsetmeme tercihini merak ediyorum.

Sara Ahmed: Aslında evliliğe metinde ara sıra değiniliyor. Ama haklısın, kitap eşcinsel evliliğe dair güçlü bir eleştiri sunmuyor. Kitabın eşcinsel evliliğe dair sürdürülebilir bir eleştiri sunmaması da muhtemelen bir eleştiri ortaya koyma biçimi. Evliliği yaşamımın ya da politikamın ufku yapmak istemiyorum. Ama yine de diğer kurumlara erişim hakkı gibi evliliğe erişim hakkının da bazı queerler için nasıl ve neden önemli olduğunu anlıyorum.

Kesinlikle baskıcı yapıların dönüşümü için mücadele etmemiz gerektiğini ve sadece bu dönüşüm için çabalamaktan öte, bu yapılar bünyesinde içerilmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bununla beraber, içerilme biçimleri arasında bence bir ayrım yapabiliriz. Bazen içerilme bir normla özdeşleşmekle ilgilidir; örneğin, eşcinsel evlilik evliliği güçlendirir demektir; ki bu da eşcinsel evliliği evlenmeyi başarmış ve evliliği reddeden queerlerle arasına mesafe koyan queerlere dayandırmaktır. Fakat bazen, kurumları daha fazla kişiye alan açacak biçimde dönüştürmeyi amaçlayabiliriz. Böylece “queer aileler”dediğimizde, queerlerin aile formunu nasıl yaratıcı biçimlerde dönüştürebileceğini varsayarız; bu da aynı eski aile formunun üstlenilmesine izin vermeyerek mümkün olur.

Guernica: Kitabın sonunda, “paramparça olmuş mekanlardan dünyalar inşa etmek için” lezbiyen feminizme bir canlanma çağrısında bulunuyorsun. “Queer” teriminin halen daha elverişli ve faydalı olduğu konusunda ısrar ediyorsun ve “manevra alanlarının”[3] (wiggle room) (genellikle bar, kahve dükkanları vb. queer mekanlar) bizler gibi toplum tarafından kısıtlananlar için önemine işaret ediyorsun. Queer mekanları işgal etmek bugün ne anlama gelir?

Sara Ahmed: Manevra alanlarını düşündüğümde aklıma hep ayak parmakları geliyor; ayakkabı çok dar olduğu için sonda hareket edecek alanı kalmayan o küçük parmak. Bir dünya dar olabilir; normlar sizin arzularınıza ya da varlığınıza alan bırakmıyorsa dar ve kısıtlayıcı hissettirebilir, o alanı açtığı ölçüde de rahat ve özgür hissettirebilir. Alanınız olmadığında, engellenmiş olmanın nasıl hissettirdiği aklıma geliyor ve bazen çeşitli manevralarla nasıl kendimize alan açtığımızı.

Her zaman işe yaramaz; bazı anlarda istediğiniz kadar manevra yapın daha fazla alan yaratamazsınız. Eğer feministler olarak anlatacağımız birçok feminist hikayemiz varsa, hiç şüphesiz queerler olarak da anlatacağımız birçok queer hikaye vardır; kendimizi ve birbirimizi nasıl bulduğumuza dair hikayeler. Geçmişte queer barlar ve kulüpler, benim için gerçekten çok önemli oldular; çünkü her ne kadar iyi niyetli olsalar da, her ne kadar onları çok sevsem de bazen ailemle zaman geçirdikten sonra, heteroseksüelliğin küstahlığıyla kendimi oldukça kısıtlanmış hissedebiliyorum. Ve o zaman herhangi eski bir gay bar iyi gelirdi; (canlandırıcı) tonik gibi.

Eski gay barları seviyorum. İlk açıldığım zaman en favori mekanım Lancaster’da The Albert adında bir bardı; kız arkadaşımla birlikte gider, orda takılır ve Kyle Minogue şarkılarıyla dans ederdik. Oranın sakilliğini ve bakımsızlığını seviyordum. Ama birçok gay bar gibi, o bar da yok oldu. Her ne kadar artık var olmasalar da, zihnimde hala daha gidebildiğim barlar var. Queer, normların sizi sıktığını hissettiğinizde bu şekilde, eskimiş paltonuzda içine kıvrılabileceğiniz bir eski cep haline gelebilir.

Normlar ne kadar esnetilmiş olursa olsun, sizi içermek üzere davet etmiş de olsalar, onların içerisinde kendinizi yine de evinizde hissedemeyebilirsiniz; manevra alanlarını bu nedenle önemli buluyorum. Dolayısıyla manevra alanlarından bahsetmek, queer hikayeyi daha normal olmaya çalışanların gözünden anlatmamanın bir yoludur. Mutenalaştırma şüphesiz ki mekanların kaybı anlamına gelebilir, ki aynı zamanda bir duygunun da kaybıdır. Benim için, queer bir duygu parıltılı aydınlık yerlerde bulunması zor bir şey. Ayrıca parlak olsun olmasın, kendimize ait alanlara erişim hepimizin sahip olduğu bir şey değil. Londra’da yaşadığım ve kısa bir süre öncesine kadar Club Wotever’daki gibi queer gecelerine katıldığım için şanslıydım. Fakat bugünlerde sayfiyede yaşıyorum ve manevra alanı demek şu an benim için arkadaşlarla dışarıda bir gece olduğu kadar köpeğim Poppy ile bir yürüyüş de demek aynı zamanda. Dolayısıyla manevra alanları bizimle birlikte değişir.

Aynı şekilde akademi içinde queer ve feminist alanlar açmak için yaptığımız çalışmalar da buna dahil. Goldsmith’te oluşturduğumuz Feminist Araştırma Merkezi mesela böyle hissettirdi; üniversiteyi, amaçladığı bedenlerden farklı bedenlerle yeniden iskan ettik, o hep görmeye alıştırıldığımız bedenlerden farklı bedenlerle. Çoğu zaman kendimize ait alanları ve sığınakları biz yaratırız; birbirimizin evinde ya da birbirimizin Facebook duvarında da olsa. Mutfak masası bile bir yayınevine dönüşebilir.

Guernica: Kitapta kırılganlığın gücünün çeşitli yönlerini inceliyorsun; kırılganlık bazen sorunlu ilişkilenmeleri somutlaştırıp yeniden üretiyor; bazen de bu ilişkilenmeleri farklı biçimlerde yeniden inşa etmek amacıyla imkan dahilinde yeniden sahiplenilebilir bir şey oluyor. Bunu, efendinin evini hiçbir zaman efendinin araçları ile dağıtamayacağımızı ileri süren Lorde’u olumlamak olarak okuyorum; kırılganlık efendinin alet çantasında bulunmayan bir alet olarak değerlendirilebilir mi?

Yas tutmakla ilgili deneyimlerim bana kırılmakla ilgili farklı düşünmeyi öğretti. Yas deneyimi ile kırılmış olanı yeniden bir araya getirmek için acele etmeden kırılanlarla ilişkilenme yeteneği arasında bir bağlantı görüp görmediğini merak ediyorum. Eğer, senin de söylediğin gibi, “yıkıntı bir yakınlık olabiliyorsa” bu kavramlar hakkında nasıl daha farklı düşünebiliriz?

Sara Ahmed: Hangi sözcükleri edindiğimiz, hangi sözcükleri takip ettiğimiz, hangi sözcüklerin bir şeyleri yaparken kullandığımız araçlarımız haline geldiği ilginç gerçekten. Her zaman şeyleri nasıl elde ettiğimizi anlamaya çalışmanın yararlı olduğunu düşünüyorum. “Kırılganlık” kelimesi sanıyorum Willful Subjects (2014) kitabımdaki George Eliot okumamdan geliyor. Mill on the Floss’u okuyordum çünkü Eliot’un Maggie Tulliver tasvirinden ve Maggie’nin sorunlarını bir irade sorunu olarak aktarmasından çok etkilenmiştim. Sorun olarak addedilen irade genellikle inatçı bir irade olarak adlandırılır. Eliot’un diğer çalışmalarına döndüğümde, çalışmasındaki kırık şeylerin tüm parçalarını fark etmeye başladım. İnatçılığın sıklıkla bu kırılma anlarında ortaya çıktığını anlamaya başladım, sanki bir şeyin arkasındaymış gibi. Kızın da sürahinin de her ikisinin de “kulpları kırılır.”Böylece gerçekten beni kırılganlığa yönelten inatçı kızlar oldu. Bence bu inatçı kızların ardından gitmeliyiz.

Şu an akademik yazında ise “güvencesizlik” daha popüler bir kelime. Ben kırılganlık ve güvencesizliğin söz konusu olgunun farklı yönleri olarak yan yana durabileceğini düşünüyorum. Bir sürahinin güvencesiz olduğunu varsaydığınızda, onun konumuna işaret ediyor olabilirsiniz. Belki şömine rafının ucuna çok yakın duruyordur. Birazcık ittiniz mi yere düşecek. Güvencesizlik yaygın bir konum olabilir; bir nüfusun güvencesiz olduğunu söylediğimizde işaret ettiğimiz yer belirli bir konumun elde tutulabilmesi için ne kadar çok çalışılması gerektiği ve hayat bu kadar zorken birinin düşmesinin ne kadar kolay olduğudur.

Kırılganlıkla, insanların nasıl kırılgan olarak addedildikleri, yani bir kişinin niteliği olarak ilgilenmeye başladım. Bugün, “kar tanesi” gibi bir ifadenin kullanılışından, son derece kırılgan bir grubun imgesinin nasıl işleyebileceğini biliyoruz; eleştiri ya da itiraz içsel bir zayıflığın dışavurumu haline gelir. Böylece zarar, zarar görmüş olmanın bir işareti olarak ifade edilir. İşte burada kırılganlık bir çerçeve olabilir, bir durumu çerçevelendirmenin bir yolu; ki böylelikle dile getirilen şey saptırılabilsin.

Kırılganlık aynı zamanda sizinle yaşayan bir beklenti de olabilir. Bir şeyi yapamayacağınız söylendiğinde, bunu kabul etmek zorunda değilsinizdir. Fakat bundan etkilenmemek ya da bununla ilgili kaygılanmamak zordur. Ve eğer bununla yüzleşmeyi başaramazsanız, bu kaygı onaylanabilir. Ben buna, Iris Marion Young’ın Throwing Like a Girl (1980) isimli önemli çalışmasına dayanarak,“içsel duvar” adını verdim; başkalarının ne olduğumuzla ilgili yargılarını içselleştirdiğimizde ortaya çıkıyor.

Öte yandan sakarlık da bu şekilde anlaşılabilir. Aslında sakarlığı kırılganlık olarak değil de daha ziyade nesnelerin ve ötekilerin kırılganlığını tehdit eden şey olarak düşünüyorum. Ben inatçı olduğum kadar da sakar bir çocuktum, galiba ikisi birlikte geliyor! Sürekli bir şeyleri kırdığım için başım dertteydi. Bir şeyleri kırmamak için dikkat ettikçe daha fazla kırıyor gibi görünüyordum. Bunun nasıl olduğunu biliyoruz: Bir şeyi yapmakla ilgili ne kadar gerginseniz o şeyi yapma ihtimaliniz o kadar yükselir. İşte bir düşüncede böyle üretken hale gelir. Böylece bir kere o şeyi kırınca, sizin sakar olduğunuz düşüncesi, ki sizin de kendinize dair sahip olduğunuz düşüncedir aynı zamanda, daha da sağlam bir hale gelir. Bu sıradan tümsekleri, bu iniş çıkışları feminist bir hayat yaşamanın bir parçası olarak ele almak istedim. Fakat aynı zamanda bu kırıkların içinde, bir dünyada olmanın yanı sıra, bir bedende olmaya dair farklı bir yaklaşım da bulmak istedim.

Bir kelimeyi kullandığımda, “kırılganlık” gibi örneğin, kesinlikle kelimenin ya da kavramın bir çözüm olduğunu söylemeye çalışmıyorum. Görevimizin kelimenin kendisini kabul etmek olduğunu önermeye de çalışmıyorum. Örneğin beyaz kırılganlığı sorunuyla ve kırılma beklentisinin ne kadar çok şeyi durdurabileceğiyle ilgileniyorum. On Being Included (2012) kitabımda ırkçılığın nasıl beyazlığa zarar vermek olarak anlaşıldığını inceledim. Kırılganlık bazı şeylerin ifade edilmesini engellemek için kullanılabilir. O zaman bir bakıma kırılganlık bazılarının diğerleri tarafından kırılmaması hakkını korumak için kullanılır; kırılgan beyazlık aynı zamanda, beyazlığın bir bütün olması gerektiği ya da olabileceği fantezisidir.

Bence eleştirel sakatlık çalışmaları, feminist ve queer çalışmalar bizlere, kırılganlıkla farklı şekillerde ilişkilenme imkanı sunuyor. Bu çalışmalar aracılığıyla kırılganlığı, üstesinden gelinebilecek ya da üstesinden gelmek için uğraşmamız gereken bir zayıflık olarak değil, dünyaya karşı bir cevap verebilirlik olarak düşünüyoruz. Kullanımın kullanımları (uses of use) üzerine olan yeni projemde de bu açıdan kırılganlığı, “hayatın kaydı” (record of a life) olarak tanımlıyorum.

Exile and Pride: Disability, Queerness and Liberation’da, Eli Clarebir kemiğin bir kere kırıldıktan sonra iyileşse bile artık daha önce olduğu kemiğin aynısı olmadığını anlatır. Bir kere bir şeyi kırdığımızda ya da birini kaybettiğimizde, yaşamaya devam etmek için yollar buluruz ki bu eskiye dönmekle ilgili değildir. Kaldı ki bu zaman alabilir. Onarılma beklentisi daha önce olduğu haline geri döndürmekle ilgilidir ve daha da fazla sıkıntı yaratabilir. Duyguların Kültürel Politikası’nda “iyi yarayı” görmenin zor olduğu ve bu konuda farklı bir düşünceye ihtiyacımız olduğu üzerine yazdım. Pütürlü, eğri büğrü bir yara bir incinmenin ya da bir kaybın önemli bir hatırlatıcısı olabilir. O kayıp bizim bir parçamızdır; kaybettiğimiz şey ya da kişi bizim, parçamız olarak kalmaya devam eder.

Yaşam ve siyasete dair zor meseleler, aciliyetlerini bize çok farklı şekillerde dayatabiliyorlar. Fakat bana çok fazla şey öğreten yazarlar (Audre Lorde gibi, hatta özellikle de o), ne kadar canımı acıtsa da, kendimle ve dünyayla ilgili bir şeyleri çözünceye kadar o acıtan şeyle birlikte kalmamı öğretti. Lorde aynı zamanda bazen hayatta kalmak için bir taş olmamız gerektiğini söyler. Bazen havayla başa çıkabilmek için kendini sertleştirmen gerekir. Lorde bizi mükemmel olmayan kırık bedenlerimizi tüm kayıp zerreleri ve parçalarıyla kucaklamaya çağırır. Sanıyorum proje ağır ve zor geçmişlerden çıkarak hayatta kalmak olduğunda, gerçekten birden çok taktiğe ihtiyacımız oluyor. Tabii bazen bu taktikler birbiriyle gerilimli ilişkiler içine de girebiliyor. Bazen yüklerimizi hafifletmeye, gülmeye ihtiyacımız olur. Bazen de ağırlığı yüklenmeye, o ağırlığın altında durmaya ihtiyaç duyarız.

Yanlışlarla yaşarken bir şeyi doğru yapamayız. Herkesi içine alacak hafiflikte bir ev inşa edemeyeceğiz. Bu devam eden ve bitmemiş bir proje, çünkü aslında bir soru: Karşı çıktığımız dünya hala içinde ikamet ettiğimiz dünyayken feminist bir dünyayı nasıl inşa edeceğiz?

Guernica: 2013’te Migrazine ile yaptığın bir röportajda, duyguların politik boyutuna ve toplumsal karşılaşmalarda işleyebileceği yollara olan ilginden bahsetmişsin. Duyguların “insanları yönetmek için çok önemli bir teknoloji” olduğunu söylüyorsun. Bunu biraz açabilir misin, özellikle mevcut politik gerçekliğimiz açısından? ABD’de Güney’deki Konfederasyon anıtlarının kaldırılmasıyla ilgili tartışmalar hiddetlenirken, “duygu, söz konusu tarihin geçmişte kaldığını ima etmek için icra edilir” gözlemin herzamankinden daha anlamlı gözüküyor.

Sara Ahmed: Bu soruya cevap vermek için koca bir kitap yazabilirsin! Sanırım yönetimler tarafından korkunun bir yandan hem bir duygu (bir kriz ya da tehlike algısı) hem de bir açıklama, falanca halk gruplarının (ki bunlar göçmenler, Müslümanlar, queerler, trans bireylerdir) sebep olduğu zarar ya da hayal kırıklığını açıklamanın bir yolu olarak kullanıldığını görüyoruz. Duyguların bu şekilde kullanımı sadece “kötü duygunun” kullanılması ile ilgili değil. Mutluluk fikirlerinin nüfusların yönetiminin esası olduğunu iddia edebilirim; falanca grup sizi, ki meşru bir vatandaşsınız, sizin olacak ya da olması gereken mutluluktan, yanı sıra sevgiden, yoksun bıraktı dolayısıyla biz de falanca grubu ulus için kısıtlamalı ve sevgiden men etmeliyiz. Duyguların bu bahsettiğim şekillerde nasıl işlediğiyle ilgili önemli bir çalışma alanı var ve giderek daha fazla veri topladığımız düşünülürse bu çalışmalardan daha fazlasına ihtiyacımız var.

İşgalcilerin terk etmediği beyaz-yerleşimci sömürgeci bir ülke olan Avustralya’da büyümüş olmak beni oldukça şekillendiren bir süreçti. Çalınmış neslin adaletsizliğini tanıyan özürler dilendiğinde bile, genellikle sanki özür bunu atlatmanın, özür diledikleri tarihin ötesine geçmenin bir yolu gibiydi. Aileen Moreton-Robinson ve Tony Birch gibi yerli akademisyenlerden ve yazarlardan, bu mekanizmalarla ilgili çok fazla şey öğrendim. Ve bugün Birleşik Krallık’ta çalışırken, şu fikri çok sık duyuyorum: Sömürgecilik geçmişte kaldı, sömürgeciliğe dair güncel  sorun bunu atlatamayanlara, tarihi geride bırakmak istemeyenlere ilişkin. Böylece her yerde “aş bunları” bir emire dönüşmüş oluyor. Bu emiri reddetmemiz gerekiyor. Bunları aşma, geride bırakma zamanı değil çünkü henüz biten bir şey yok.

 

 

* Nishta J. Mehra, “Sara Ahmed: Notes from a feminist killjoy”, Guernica, 17.Temmuz. 2017; (https://www.guernicamag.com/sara-ahmed-the-personal-is-institutional/).

NOT: Bu çeviri Duvar Dergisi’nin 34. sayısında yayınlanmıştır.

[1] Sara Ahmed, Mutluluk Vaadi (çev. Deniz Mayadağ), Sel Yayıncılık, İstanbul, 2016, s.32.

[2] Gayatri Chakravorty Spivak, Madun Konuşabilir mi? (çev. D. Hattatoğlu, E. Koyuncu ve G. Ertuğrul), Dipnot Yayınevi, Ankara, 2016.

[3]Wiggle room Oxford Dictionary tarafından “özellikle önceden belirlenmiş bir ifadeyi ya da kararı dönüştürmek için, müzakere ya da eylem kapasitesi ya da fırsatı” olarak tanımlanıyor. (https://en.oxforddictionaries.com/definition/wiggle_room; erişim tarihi: 17.01.2018).Wiggle ise “yukarı aşağı ya da sağdan sola/soldan sağa hızlı hareketlerle hareket etmek”, Türkçe'de kıpırdanmak aslında. Bu açıdan, wiggle room için ilk etapta akla hareket alanı ya da bazı Türkçe sözlüklerde geçtiği gibi esneklik payı gelse de “manevra alanını” kullanmayı tercih ettim. Manevra alanı ifadesini kullanırken, aklımda hep bir aracın park yerinden çıkmaya çalışması ya da park etmeye çalışması vardı; park etme esnasında, aracın kendine yer açmak için ya da mevcut yerinden ayrılmak için yaptığı ileri geri manevralar, kıpırdanmalar... Böylece, hem wiggle room’un ifade ettiği önceden belirlenmiş durumlara, metindeki ifadesiyle normlara ve sınırlarına hem de wiggle’ın ileri geri kıpırdanmalarına işaret edebildiğini düşündüm. Kelimenin bu şekilde çevrilmesini öneren İlker Hepkaner’e teşekkürlerimi sunarım. – ç.n.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top