Kıymetli Bir Fırsatın Güçlükleri-Şili, Anayasa Konvansiyonu, Toplumsal Sorun

02.05.2021  /  Francisca Moya & Marco Goldoni, Çeviri: Ulaş Karadağ  /  Etiket: politika

Bu yazı, Türkçe çevirisi “Bir Kez Daha, Gelmekte Olanın Laboratuvarı: Şili’deki Toplumsal Protestolar Neden 1980 Anayasasına Karşı Çıkıyor” başlığıyla ViraVerita.org’da yayımlanan yazının (https://viraverita.org/yazilar/bir-kez-daha-gelmekte-olanin-laboratuvari...) devamı niteliğindedir.

 

Geçtiğimiz aylarda Şili, tam kırk yılın sonunda, Pinochet’den miras kalan Anayasayla daha fazla yönetilmek istemediği yönündeki iradesini ortaya koydu. Ve bunu bir halk oylaması yoluyla, oldukça ses getirerek gerçekleştirdi. Anayasa Konvansiyonunun seçimine ve yeni Anayasanın yazımına giden yol ise heyecan verici olacağa benziyor: Sahici bir kurucu momentin nasıl ortaya çıkmakta olduğunu gözlemliyoruz. Bununla birlikte, yeni anayasanın ilişkilendiği toplumsal sorunun önemi aşırı-anayasallaştırma (over-constitutionalisation) riskini beraberinde taşıyor ve anayasal süreçte bir liderliğin bulunmaması sürecin meşruiyetine dönük algıyı zayıflatabilir. 

Sıradışı bir oylama

Şili yeni bir anayasanın yazımını ezici bir üstünlükle kabul etti. Nihai sonuçlar, halkın %78,27’sinin yeni bir anayasanın doğumunu sağlayacak olan süreci onayladığını gösteriyor. Tablo açık ve yanlış yorumlanmaya pek müsait değil. Diktatörlüğün yazılı anayasasından sembolik bir kopuşun gerçekleşmesi artık şart. Gelgelelim burada, yeni bir düzenin önemi bariz olan sembolik anayasallaşmasından çok daha fazlası söz konusu. Zira, oyların dağılımı da pek çok şey anlatıyor. Ülkenin 346 belediyesinden 341’inde “kabul/onay” (apruebo) seçeneği kazandı. En yüksek desteğin çıktığı 20 belediyede ise onay oyları %88’i geçti. Diğer seçenek olan “red”, 346 belediyenin yalnızca beşinde üstünlük sağladı. Bunlardan üçünün aynı zamanda ülkedeki en zengin belediyeler (yani en yüksek gelire sahip olanlar), diğer ikisinin de küçük ve izole topluluklar (birisi kelimenin gerçek anlamıyla Antarktika’da) olmaları dikkat çekicidir. Bu sonuçlara göre Şili’de bir tür bölünme veya kutuplaşma söz konusu ve bu durum farklı bir yarılmaya işaret ediyor. Bu defa büyük yarılmanın bir tarafında ekonomik ve politik elitler yer alırken, diğer tarafında halk bulunuyor. Şili toplumunun geniş kesimleri, ülkenin son birkaç on yılda yaşadığı büyüme ve ekonomik ilerlemeden payını almadığını düşünüyordu.

Referandum aynı zamanda, anayasa değişikliği sürecinin ne şekilde gerçekleşmesi gerektiğine dair alternatiflerden biri için de güçlü bir desteğin bulunduğunu gösterdi. Yeni Anayasa taslağını hazırlayacak anayasal organa ilişkin soru bakımından ortaya çıkan sonuç aynı derece etkileyici: Oyların %78,99’u, tam cinsiyet eşitliğinin olduğu, bütünüyle yeni bir seçilmiş organı desteklerken, seçilmiş temsilcilerden ve halihazırdaki parlamento üyelerinden oluşan seçenek yalnızca %21,01 oranında kabul gördü. İlgili alternatifin seçilmiş olması yabana atılmamalı. Bu, seçilmiş mevcut politikacılara duyulan güvensizliğin ve onların temsil edemezlikleri (unrepresentativity) konusundaki farkındalığın yüksek seviyede olduğunu gösteriyor. Eğer Şili toplumunun önemli temsil unsurları olarak ikincisi görülse idi, iki seçenek arasındaki fark önemli ölçüde düşük olurdu. Her ne kadar, konvansiyonun işleyişini ilgilendiren ayrıntıların tümü hakkında karara varılmasa da, 155 koltuğu her iki cinsiyete eşit olarak açılan bir konvansiyon, yeni bir siyasal öznenin ya da yeni siyasal figürlerin belirmesi fırsatını sunabilir. Ne yazık ki yerel halkların belirli kotalarla temsil edilmesi ise hala tartışma konusu. 

Katılım oranları kabul sayıları kadar etkileyici olmamakla beraber –toplam katılım %50,90’la, 2017’de gerçekleştirilen son başkanlık seçimindeki katılım oranını (%49,02) çok az bir farkla geçti- aynı bağlamda değerlendirilebilir. İlk olarak, oylama Covid-19 pandemisinin tam ortasında gerçekleşti. Korona virüsün ulus üzerindeki etkisi birçok bakımdan oldukça büyüktü (Şili, 1 milyon kişideki ölüm sayısında, yarım milyondan fazla vakayla 8. Sırada). Sayılar bugün daha cesaret verici olsa bile, referandumu düzenlemek hiç de kolay olmayan bir işti. Nisanda yapılması planlanan oylama ertelendi ve kamuoyu kampanyası virüsün yayılımının önüne geçmek amacıyla ciddi bir biçimde kısıtlandı. Seçim günü için, güvenli katılımı teşvik etmek amacıyla özel tedbirler dayatıldı: Enfekte insanlar süreçten dışlandı, oy kullanma süreciyse bilhassa uzundu ve yaşlı insanlar için ‘özel oylama zamanı’ ayrıldı. Ayrıca bu, 2012’de gönüllü olarak yapılan oylamadan bu yana ulaşılan en yüksek katılım oranıydı. Daha da önemlisi, siyasal katılım neredeyse her bölgede arttı. Bu sayılar, son yıllarda siyasal katılımı azalmakta olan iki grubun, en yoksul bölgelerin ve genç seçmenlerin katılım oranlarında kimi önemli artışları barındırmaktadır.  

Toplumsal eşitlik anayasası

Mevcut Anayasanın bu büyük çaplı reddedilişi, yalnızca onun -yakın zamanda belirtildiği gibi- kökeniyle değil, bunun da ötesinde içeriğiyle ilişkili. Siyasi kurumların biçimlerinin anayasa tartışmasının ön saflarında yer almaması bu bakımdan açıklayıcıdır. Anayasanın kökeni göz önüne alındığında, halkın endişelerinin merkezinde başkanlığın (presidentialism) olması beklenebilirdi: Eski anayasal düzenin yadsınmasını, başkanlık hükümet sisteminin (presidentialist form of government) sembolik reddi takip edecekti. Fakat, ordu tarafından organize edilmiş kanlı bir darbeyi tecrübe eden bir ülke için sürpriz olacak şekilde, hükümet biçimi ivedi bir tartışma konusu olmadı.

Bir önceki yazıda açıklamış olduğumuz gibi, Şili Anayasası siyasi ve ekonomik iktidarın bölüşümünde kısıtlayıcı bir işlev görmektedir. Bir dizi ‘kilit’ dolayımıyla Anayasa, ekonomik büyümenin faydalarının eşitsiz bölüşümünü anayasal açıdan görünmez kılmak pahasına, siyasi ve ekonomik istikrarı sağlama almaktadır. Nitekim tam da bu nedenle Ekim 2019 toplumsal hareketinin esas hedefi haline gelmiştir. Şili’nin uyanışını (İspanyolca Chile Despertó) tetikleyen şey, yapısal eşitsizliklerin ve refahın (welfare) adil olmayan bölüşümünün kitleler üzerinde yarattığı hayal kırıklığıydı. Hareketin iddiaları bütünüyle refah ekseni etrafında dönüyordu. Şili, dışarıdan, Latin Amerika bölgesinin ‘mucizesi’ olarak görülmekteydi. Bu sıradaysa, Şili’de pek çok kişinin sırtına, eğitimdeki derin eşitsizliklerin, yüksek yaşam maliyetinin, sosyal yardımlarının yetersizliğinin ve düşük emekli maaşlarının, uzun çalışma saatlerinin, endüstrinin çevre üzerindeki yırtıcılığının ve muazzam derecedeki suistimalin/kötüye kullanmanın (gizli ve hileli kurumsal anlaşmaların yanı sıra vergi kaçakçılığının) yükü bindiriliyordu. Geçtiğimiz sene patlak veren protestolar, toplumsal sorunu tekrar masaya yatırdı. Siyasi partiler, bu protestoların örgütlenişine dahil olmak bir yana, gafil avlandılar. Protestocular, potansiyel destekçi partilerle olan irtibatı (Bruce Ackerman’ın ‘hareket-parti bağlantısı’ olarak adlandırdığı şeyi) doğrudan atlayarak, yalnızca piyasaların topluma yeniden derc edilmesini (re-embedding) değil, daha da kritik olarak toplumsal sorunun anayasallaştırılmasını talep ettiler. Burada, o klasik Arendtçi kinayenin tersine çevrildiğini görüyoruz: Devrim Üzerine’nin yazarına göre, anayasalar siyasal özgürlüklere ilişkin kurumları toplumsal adalet ve yoksulluk meselelerine müdahil olmadan tesis etmeliyken; Şili deneyimi, neredeyse başından itibaren toplumsal adaletsizliğin onarımını yeni bir anayasa talebiyle birleştirmiştir.

İçerik ve liderlik

Gelecekteki anayasa konvansiyonu süreci bakımından en önemli zorluk ise, muhtemelen tam da bu noktada yatıyor. Yeni Anayasadan, bu toplumsal felakete bir yanıt vermesinin yanı sıra refahı ve zenginliği yeniden bölüştürmesi beklenecek. O halde beklentiler bir hayli yüksek; fakat başarısızlık ve hayal kırıklığı olasılığı da öyle. Bu çoklu taleplerin yanı sıra, ‘müzakere edilemez olanı’ tanımlamak, zorlu ve meydan okuyan bir görev gibi görünüyor. Uzun bir sürecin daha başındayız ve bu nedenle başlıca toplumsal ve politik güçlerin yüzleşmek zorunda kalacakları zorlukları tahmin etmek için henüz çok erken. Bununla birlikte, kurucu sürecin önümüzdeki evrelerini etkileme ihtimali bulunan iki konudan söz edilebilir. İlki, Anayasaya atfedilecek olan işlevlerin niceliği. Belirtildiği gibi, aşırı-anayasallaştırma olgusunun beraberinde getirdiği bilinen tüm sorunların yanında, birçok konunun anayasallaştırılması bakımından yoğun bir baskı olacak: Anayasal adaletin problematik rolü, normların aşırı-güçlendirilmesi, orjinalizme dönük güçlü eğilim. Tüm bu olgular, kurumsal olmayan siyasetin yaratıcılığını sahneleyen Ekim 2019 protestolarının ruhuyla uyumsuz olma ihtimalini taşıyor. Aşırı-anayasallaştırma ise çoğunlukla karşıt olanı doğurmaktadır: Politik eylemlilik için alan açılmasını değil, bu alanın kapatılmasını. Dahası, Anayasa metnine dönük haddinden fazla talep, konvansiyon üyelerini çok fazla konuyu tartışmaya iterek, anayasal ayrıntılar ve düzenleme yararına olan temel hususlar üzerindeki odağın kaybedilmesine neden olabilir.

Meselenin ikinci boyutu, kökeninde spontane olan toplumsal hareketin henüz netleşmiş ve kurucu sürecin taşıyıcısı olarak görülebilecek bir siyasal özne (ya da siyasal özneler ittifakı) üretmemiş olmasıdır. Bu, hareketi başlatan toplumsal tabanın gözünde konvansiyonun temsiliyetinin ve meşruluğunun kaybedilmesi ve ilgili sürecin elitler ve geleneksel siyasal partiler tarafından ele geçirilmesi riskini artırmaktadır. Diğer bir deyişle, henüz hiçbir bir siyasal blok hegemonik hale gelmedi ve dolayısıyla da hiçbir siyasal özne anayasa yapımının katalizörü işlevini üstlenmeye -en azından bu aşamada- yetkin görünmüyor. Toplumsal güçleri bir araya getirme ve yakınlık kurma kabiliyetine sahip bir özne olmaksızın ise, yeni anayasa metninin onaylanmasını sağlayacak tutarlı bir çoğunluğu bulmak zor olacaktır. Bu durum, yeni Anayasanın, tüm konvansiyonun 2/3’ü tarafından onaylanması gerektiği göz önüne alındığında daha da önem kazanmaktadır. Kurucu süreci olanaklı kılan temel mutabakatta kabul edilen nitelikli çoğunluk yeter sayısı, anayasa yapım süreci bakımından ek bir zorluk oluşturmaktadır.

Şili’deki kurucu sürecin iki özelliğini vurgulamaya çalıştık: Elitler ile halk arasındaki yarılma ve politik sisteme duyulan güvensizlik. Bu, ilk bakışta, klasik popülist bir hadiseyi andırıyor: Elitlere yönelik düşmanlık ve siyasal partilere duyulan nefret. Genellikle, nefreti besleyen kızgınlık otoriter bir anayasal neticeye yol açar. Fakat Şili’deki durum, görünen o ki farklı bir yol izliyor. Referandumun sonucu, toplumsal soruna yanıtların bulunabileceği yeni bir alan olarak anayasa yapım süreci içindeki belirli bir umudu su yüzüne taşıdı. Kurucu sürecin nihai sonucu ise bütünüyle belirsiz ve bu aşamada her şey hala mümkün. Başarısızlık dahi somut bir olasılık olarak göz ardı edilmemeli. Her ne olursa olsun, toplumsal hareket ve halk oylaması daha önce mümkün olmayan bir anayasal alanı ortaya çıkardı. Şimdi, bu kıymetli ve ender rastlanır fırsattan en iyi şekilde yararlanmak, politik öznelere ve hareketlere kalıyor.

 

Yazının orjinali için bkz.: https://verfassungsblog.de/pitfalls-of-a-precious-opportunity/.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top