İlerici Neoliberalizmin Sonu

09.08.2017  /  Nancy Fraser, Çeviri: Ayşe Kalav  /  Etiketler: Çeviri, feminizm, Tartışma

Donald Trump’un başkan seçilmesi, neoliberal hegemonyanın çöküşüne işaret eden bir dizi etkileyici ayaklanmadan birini temsil eder. Birleşik Krallık’ta Brexit oylaması, İtalya’da Renzi reformlarının reddi, Birleşik Devletler’de Bernie Sanders’ın Demokrat Parti başkan adaylığı kampanyası ve Fransa’da Ulusal Cephe (National Front) için artan destek, bu ayaklanmalar arasında sayılabilir.  Bütün bu isyanlar, ideoloji ve amaçlar bakımından farklılık gösterse de, hepsinin paylaştığı ortak hedef; küreselleşen şirketler, neoliberalizm ve bütün bunları mümkün kılan siyasi düzene karşı bir reddediş olmasıdır. Seçmenler her bir olayda, günümüz finansallaşmış kapitalizmini tanımlayan güvencesiz ve düşük ücretlendirilmiş istihdama, yağmacı borçlanmaya, serbest ticarete ve kemer sıkma politikalarının öldürücü birleşimine karşı “Hayır!” dediklerini belirtiyorlar. Bu insanların oyları, yakın zamanda, 2008’de küresel finansal düzenin neredeyse çöküşüyle ilk kez tam anlamıyla görünür olan kapitalizmin yapısal krizine karşı bir yanıt niteliğindedir.

Buna rağmen bu zamana dek; her ne kadar etkileyiciliği ve canlılığı su götürmez bir gerçek olsa da, genel olarak gelip geçici toplumsal eylemlerle bu krize bir yanıt aranmaya çalışıldı. Siyasi sistemlerse aksine -en azından Birleşik Devletler, Birleşik Krallık ve Almanya gibi güçlü kapitalist ülkelerde- hala parti görevlileri ve düzen elitleri tarafından kontrol edilmekte ve görece etkilenmez görünmekteydi. Fakat şimdi seçime dair şok dalgaları küresel finansın kaleleri de dahil olmak üzere tüm dünyada yankılanıyor. Trump’a oy verenler, tıpkı Brexit için ve İtalyan reformlarına karşı oy verenler gibi, siyasi efendilerine karşı ayağa kalktılar. Parti rejimlerine riayet etmeyerek son 30 yıldır hayat koşullarını aşındıran sistemi inkar ettiler. İnsanların bu eylemliliğinde şaşılacak bir taraf yok; ancak bunun bu kadar geç gerçekleşmesi hayret verici.

Ancak Trump’ın zaferi sadece küresel finansa karşı bir ayaklanma değil. Ona oy verenler kısaca neoliberalizmi değil ilerici neoliberalizmi de reddettiler. Bu bazılarına bir oksimoron gibi görünebilir; fakat kolay kabul edilmese de bu gerçek bir siyasi yönelimdir ve Birleşik Devletler’deki seçim sonuçlarını ve belki dünyadaki diğer bazı gelişmeleri de anlamanın bir yoludur. Birleşik Devletler bağlamında ilerici neoliberalizm, bir taraftan feminizm, ırkçılık karşıtı hareketler, çokkültürlülük ve LGBTQ hakları gibi ana akım toplumsal hareketlerle bir beraberlik içindeyken diğer taraftan Wall Street, Silikon Vadisi ve Hollywood gibi fazlasıyla “sembolik” hizmet odaklı iş sektörleri ile ittifak halindedir. Bu müttefiklikte, ilerici birlik özellikle finansallaşma gibi bilişsel kapitalizmin güçleriyle etkin bir işbirliği halindedir. Yalnız; ilerici birlik farkında olmayarak bilişsel kapitalizme karizmasını ödünç vermektedir. Güçlendirme ve farklılık gibi temelde farklı amaçlara hizmet edebilecek idealler, şimdiyse üretimi ve bir zamanların orta sınıf yaşamlarını yıkıma uğratan politikaları parlatmaktadır.

İlerici neoliberalizm, Birleşik Devletler’de son 30 yıl boyunca gelişti ve 1992’de Bill Clinton’ın seçilmesiyle de iktidara gelmiş oldu. Clinton, Tony Blair’in Yeni İşçi Partisi’nin Birleşik Devletler muadili olan Yeni Demokratların planlayıcısı ve lideriydi. Sendikalı üretim işçileri, Afrikalı Amerikalılar ve kentli orta sınıflardan oluşan Yeni Düzen (New Deal) koalisyonunun yerine Clinton’un oluşturduğu yeni anlaşmada; kadın hakları, çok kültürlülük ve farklılığı kucaklayarak modern ve ilerlemeci iyi niyetlerini beyan eden girişimciler, banliyöde oturanlar, yeni toplumsal hareketler ve gençler vardı. Clinton yönetimi, bu ilerlemeci olguları onayladığı sırada dahi Wall Street’in gözüne girmeye çabalıyordu. Yönetim; ekonomiyi Goldman Sachs’a bırakarak bankacılık sistemini kuralsızlaştırdı ve endüstrisizleşmeyi hızlandıran serbest ticaret anlaşmalarını müzakere etti. Yarı yolda bırakılanlar ise bir zamanların Yeni Düzen sosyal demokrasisinin kalesi şimdilerinse Donald Trump’ı seçen Rust Belt (ABD’nin nispeten eski ve ağır sanayilerini barındıran kuzey ve kuzeydoğu bölgeleri, ç.n.) oldu.  Güneydeki daha yeni endüstriyel merkezlerle beraber bu bölge, kontrolden çıkmış finansallaşmayı gözler önüne serercesine bir kötüye gidişin işaretiydi. Barack Obama da dahil olmak üzere Clinton’ın halefleri tarafından devam ettirilen Clinton politikaları, özellikle endüstriyel üretimdeki işçilerin yaşam koşullarını kötüleştirmiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse; sendikaların zayıflaması, reel ücretlerin düşüşü, güvencesiz istihdam artışı ve şu anda artık geçerli olmayan aile gelirinin yerine iki çalışanlı ailelerin çoğalmasında Clintonizm’in çok büyük bir sorumluluğu bulunmaktadır.

Son hususun da işaret ettiği üzere, sosyal güvenlik üzerine yapılan saldırı, yeni toplumsal hareketlerden ödünç alınan özgürleştirici maske altında örtbas edilmiştir. Üretimin çöktüğü yıllar boyunca ülke; “farklılık”, “özgürleştirme” ve “ayrımcılık yapmama” laflarıyla uğulduyordu. Bu kavramlar, “ilerleme”yi eşitlik yerine meritokrasiyle özdeşleştiriyor ve hiyerarşiyi ortadan kaldırabilecek bir özgürlük düşünden ziyade, özgürlük; kazanan her şeyi kazanır şirket hiyerarşisinde “yetenekli” kadınlar, azınlıklar ve eşcinsellerden oluşan seçkin bir grubun yükselişi ile eş anlamlı kullanılır hale geliyordu. “İlerleme” kavramına dair geliştirilen bu liberal-bireysel anlayış; 1960lar ve 70lerde ortaya çıkan daha kapsayıcı, hiyerarşi karşıtı, eşitlikçi, sınıfa duyarlı ve anti-kapitalist özgürleşme anlayışının yerini almıştır. Yeni Sol geriledikçe, onun kapitalist topluma dair yapısal eleştirisi de zayıflamış; ülkenin karakteristik liberal-bireysel zihniyeti; “ilerlemeci” ve kerameti kendinden menkul solcuların taleplerini belli belirsiz bir şekilde azaltarak yeniden öne çıkmıştır. Ne var ki; işi sonlandıran şey, neoliberalizmin yükselişiyle bu değişimin çakışmasıydı. Kapitalist ekonomiyi liberalleştirmeye kararlı bir parti, “sınırları zorlama” ve “cam tavanı kırmaya” odaklanmış meritokratik şirket feminizminde kendi mükemmel eşini bulmuştur.

Sonuç, özgürleşmenin eksiltilmiş idealleri ile finansallaşmanın yıkıcı özelliklerini birbiriyle uyumlaştıran “ilerici neoliberalizm” oldu. Trump’a oy verenlerin kabul etmediği şey tamamen bu birliktelikti. İşsizlik ve uyuşturucunun mahvettiği kırsal nüfusun yanı sıra hiç şüphesiz endüstriyel işçiler ve aynı zamanda yöneticiler, küçük işletmeler ve Rust Belt ve Güneydeki endüstriye bağımlı olan tüm insanlar, bu cesur yeni kozmopolitan dünyanın geride bıraktıkları arasında ismi ilk sırada söylenecek olanlardır. Buradaki nüfuslar için, endüstrisizleşmenin zararları, onları sürekli kültürel geri kalmışlar olarak toplumdan dışlayan ilerici ahlakçılığın hakaretleri ile şiddetlenmiştir. Trump’ı başkan seçenler, küreselleşmeyi reddederken küreselleşmeyle tanımlanan liberal kozmopolitanizmi de inkar etmişlerdir. Kesinlikle herkes için geçerli olmasa da, kimileri için bu durum, suçun politik doğruluğa, beyaz olmayanlara, göçmenlere ve Müslümanlara atılması için bir fırsat doğurmuştur. Onlar için, feministler ve Wall Street; Hilary Clinton’un kişiliğinde kusursuzca birleşmiş kafadarlar grubuydu.

Hakiki bir solun yokluğu, bu birlikteliği mümkün kılmıştır. Kısa süreli olduğu görülen Wall Street’i İşgal Et gibi dönemsel patlamalara rağmen, sürdürülebilir bir sol Birleşik Devletler’de uzun yıllardan beri varlık gösterememiştir. Bir taraftan Trump’ı destekleyenlerin meşru şikayetleri ile finansallaşmanın bütünlüklü bir eleştirisini ilişkilendiren; diğer taraftan ırkçılık, cinsiyetçilik ve hiyerarşi karşıtı bir özgürleşme kavrayışıyla kapsayıcı bir sol anlatı inşa etmek mümkün olmamıştır. İşçi hareketleri ve yeni toplumsal hareketler arasındaki olası ilişkilenmelerin de yok olmaya bırakılması, bir önceki tespite eş ölçüde yıkıcıdır. Uygulanabilir bir solun vazgeçilmez uçları olan işçi hareketleri ve yeni toplumsal hareketler birbirinden ayrılmış ve millerce uzakta birbirine karşıt olarak konumlandırılmayı beklemektedir.

Siyah Yaşamlar Önemlidir”in hafifçe harekete geçirmesinin ardından yeni toplumsal hareketlerle işçi hareketlerini birleştirmeye çabalayan Bernie Sanders’ın önemli ve dikkate değer kampanyasına dek en azından durum böyleydi. Egemen neoliberal ortak aklı çürüten Sanders’ın isyanı, Trump’ın isyanının Demokrat cephedeki bir benzeriydi. Trump Cumhuriyetçi düzeni alt üst ettiği sırada dahi, Bernie, Demokrat Parti içindeki her aşamadaki güç ilişkilerini denetleyen aparatçiklere sahip Obama’nın halefini mağlup etmeye çok yaklaşmıştı. İkisinin arasında, Sanders ve Trump Amerikan seçmeninin büyük bir çoğunluğunu harekete geçirmişti. Fakat yalnızca Trump’ın reaksiyoner popülizmi ayakta kaldı. Trump, büyük şirketlerin ve parti patronlarının destekledikleri de dahil olmak üzere Cumhuriyetçi rakiplerini kolaylıkla elerken, Sanders’ın başkaldırısı -daha az demokratik- Demokrat Parti tarafından etkin bir biçimde kontrol edildi. Genel seçimler geldiğinde sol bir alternatif çoktan bastırılmıştı. Geriye, reaksiyoner popülizm ile ilerici neoliberalizm arasında Hobson seçimi yapmak kaldı. Sözde sol, Hilary Clinton ile güç birliği yaptığında ise ok çoktan yaydan çıkmıştı.

Ancak bu noktadan itibaren sol bu seçimi yapmayı reddetmeliydi. Özgürleşmenin karşısına sosyal korumayı koyan siyasi elitlerin sunduğu kavramları kabul etmektense; mevcut düzene karşı toplumsal tepkilerin birikimlerinden yararlanarak kavramları yeniden tanımlamak için çalışmalıyız. Sosyal korumaya karşı finansallaşma ile birlikte özgürleşmeden yana olmaktansa; finansallaşmaya karşı sosyal koruma ve özgürleşmeden oluşan yeni bir birlik yaratmalıyız. Sanders’ın kurgusuna dayanan bu projede, özgürleşme; şirket hiyerarşisini farklılaştırmak değil onu yıkmak anlamına gelir. Refah ise şirket karını ya da hisse değerini artırmak değil herkes için iyi bir yaşamın maddi öngerekleri anlamındadır. Bu birliktelik, mevcut şartlarda tek ilkeli ve galip yanıttır.

Kendi hesabıma,ilerici neoliberalizmin yenilgisi için gözyaşı dökmedim. Şüphesiz ki; ırkçı, göçmen ve ekoloji karşıtı Trump yönetiminden korkacak daha fazla şey var. Fakat ne neolibeal hegemonyanın içe patlaması ne de Clintonizmin Demokrat Parti üzerindeki sıkı kontrolü için yas tutmalıyız. Trump’ın zaferi, özgürleşme ve finansallaşma birlikteliğinin yenilgisine işaret eder. Fakat onun başkanlığı, mevcut krize hiçbir çözüm sunmaz; yani ne yeni bir rejim vaadinde bulunur; ne de güçlü bir hegemonya. Bizim karşı karşıya kaldığımız şeyse,belirgin bir biçimde istikrarsız ve elverişli bir ara dönemdir. Bu durum yalnızca tehlike içermez; aynı zamanda fırsat da barındırır: yeninin yenisi bir sol inşa etme fırsatı.

Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, Clinton kampanyasını yeniden canlandıran ilericiler arasındaki ciddi vicdan muhasebeleri ile kısmen ilintilidir. İlericiler -Vladimir Putin ve FBI’ın da desteklediği- içler acısı haldeki bir güruha (ırkçılar, kadın düşmanları, İslamafobikler, ve homofobikler) karşı kaybettikleri inancından vazgeçmek zorundalar. İlericiler, sosyal korumanın gerekçelerini, maddi refahı ve işçi sınıfı haysiyetini; meritokrasi, farklılık ve güçlenme bağlamındaki özgürleşme anlayışına feda ettikleri için, kendi paylarına düşen sorumluluğu kabul etmek zorunda kalacaklar. Sanders’ın meşhur “demokratik sosyalizm” lafınını yeniden canlandırarak, finansallaşmış kapitalizmin siyasal ekonomisini 21.yüzyılda nasıl dönüştürebilecekleri konusunda derin derin düşünmeleri gerekecek. Bütün bunların ötesinde; ilericilerin ne ırkçı ne de sağ görüşe derinden bağlı olan Trump seçmenlerine ulaşmaları gerekecektir. Bahsedilen Trump seçmenleri böyle olmadıkları gibi; adaletsiz sistemin yaralılarıdır ve yenilenmiş solun anti-neoliberal projesine dahil edilebilecek ve edilmesi gereken bireyleridir.

Bu durum ırkçılık ve cinsiyetçilik konusundaki göz ardı edilemeyecek endişeleri dillendirmekten vazgeçmek anlamına gelmez; ancak eskiden beri süregelen tarihsel ezilmişliklerin finansallaşmış kapitalizmde nasıl yeni ifadeler ve meşruiyet zeminleri bulduğunu açığa çıkarmak anlamında kullanılır. Seçim kampanyalarına egemen olan yanlış ve hiçbir sonuca varmayan düşünceleri çürüterek, kadınların ve renkli insanların çektiği sıkıntılarla Trump’a oy veren çoğu kişinin deneyimledikleri arasında bağlantı kurmalıyız. Yenilenmiş bir sol, ancak bu şekilde tüm bunlarla mücadele edecek güçlü yeni bir koalisyonun temellerini kurabilir.

[Nancy Fraser The New School for Social Research ‘de felsefe ve siyaset profesörü ve aynı zamanda yakın zamanda çıkan Fortunes of Feminism: From State-Managed Capitalism to Neoliberal Crisis (Verso, 2013) kitabının yazarı.

Yazının orjinali için bkz. The End of Progressive Neoliberalism, Dissent Magazine, https://www.dissentmagazine.org/online_articles/progressive-neoliberalis...

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top