Heidegger’in “Kara Defterler”i Üzerine

29.11.2017  /  Peter Trawny, Çeviri: Pınar Ecevitoğlu  /  Etiketler: Çeviri, felsefe, politika

Avrupa’nın kendini krizin içinde bulduğu bir dönemde Ankara’da olabildiğim için mutluyum. Bu krizin çok sayıda görünür nedeni bulunuyor. Avrupa’nın siyasal manzarasına bir bakış, kökleri epeyce geriye uzanan sorunları gözler önüne seriyor. Avrupa krizinin köklerinden birinin, bir Alman filozofun Avrupa’nın yıkıcı, hatta en yıkıcı sarsıntısı olarak değerlendirdiği bir döneme uzandığı iddiası, cüretkâr sayılmaz. Heidegger savaştan sonra şöyle yazar: “Avrupa kendi kendini yok ediyor.” Bu, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası tarihini bilen bir okuyucuya problemli görünecek bir ifadedir. Çünkü Heidegger’e göre, [savaş sonrası Avrupa’ya] geri dönen Avrupalılar olarak kendi köklerini yerle bir edenler, Amerikalılardır. Kısa bir süre sonra şöyle diyecektir: “Batı tarihinin felaketi yaklaşmakta.” Muhtemelen Heidegger, bir ilk başlangıcın tüm kayıplarının, nihai bir kararın ortaya çıkmasını gerektiren bir sona eriştiği kıyametvari [apokaliptik] (1) durumları düşünüyordu. Bir kez daha yeni bir başlangıç; ya da içinde sadece bölüşüm ve yeniden bölüşüm sorunlarının rol oynadığı tekno-ekonomik aygıtın stabilizasyonu. Avrupa bölgesi bundan başka nedir ki?

***

Burada ele alacağım konu Avrupa’nın durumu değil elbette. Konu, 20.yüzyılın en önemli düşünürlerinden birinin alımlanma tarihinde gerçekleşen bir olay.  2013’ü 2014’e bağlayan yılbaşında Heidegger’in Kara Defterleri’nden antisemitik pasajların kamuya sızmasıyla, düşünür hakkında neredeyse histerik bir tartışma başladı. Paris’te “Nouvel Observateur”; 94, 95 ve 96.ciltlerin yayımlanmasından önce, o güne kadar bilinmeyeni ifşa eden bir makale yayımlamıştı. Buna göre, Heidegger sadece 1933 “nasyonel devriminin” bir taraftarı değil, aynı zamanda bir antisemitti. Her durumda, “Düşünceler” başlığı altında yer alan belirli pasajlar bu konuda çok az şüpheye yer bırakıyordu.

Bu tartışmanın Avrupa başkenti Paris’te başlaması da tesadüf değildi. Paris, Jean Beaufret ile birlikte, doğrudan doğruya İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan ve beklenmedik bir yükselişe geçen belirli bir Heidegger algısının mekânıydı. Heidegger; görece az tanınmış çok sayıda başka professor, entellektüel ve yazar bir yana, Maurice Merleau-Ponty, Emmanuel Levinas, Jacques Derrida ve hatta Alain Badiou gibi filozoflar, özellikle de yine Paris’te yaşayan ve Adolf Hitler’in doğumgününde, 20 Nisan 1970 tarihinde Sen nehrinde boğulan şair Paul Celan tarafından adeta, düşünce krallığının resmi kralı olarak görülüyordu ki; Paul Celan Almanya ile olan sancılı ilişkisinin Heidegger’le karşılaşmasıyla yoğunlaştığını düşünüyordu. Heidegger’le ilgilenmiş olanların ya da ilgilenenlerin içinde Yahudi kökenli olanların sayısı az değildi. Kara Defterler’in [antisemitizmle] itham edilen pasajlarının çoğu kişiyi acıtan bir karakteri vardı, vardır. 

Kara Defterler’in yayımlanması Almanya’da da sonuçlarını gösterdi. Heidegger Derneği’nin o zamanki başkanı Günter Figal, bu tartışmalı metinleri uzunca bir süre görmezden gelmeyi ve onların kamusal olarak tartışılmasını geciktirmeyi denedi. Gazeteler ilk bölümlerin yayımlandığını duyurduğunda ona kalan tek olanak, istifasını açıklayarak dikkatleri üzerine çekmekti. Doğal olarak ahlaki argümanlar ileri sürüyordu. Kendisine verilen başkanlık görevi çerçevesinde böyle bir filozofu destekleyemezdi. Öte yandan bu sorunlara ilişkin ilk ve en büyük bilimsel toplantıyı düzenleme olanağı da vardı. Ben, Jean-Luc Nancy ve başkalarıyla birlikte Wuppertal Heidegger Enstitüsü’nde bir konferans düzenledikten sonra Paris’te de bu konuda, 2015 yılında, büyük ölçüde Henry Bernard Levy tarafından finanse edilen büyük bir toplantı gerçekleştirildi.

Filozofa ilişkin tartışmanın ilk defa çok açık olarak bir tür “kültür kavgası” [Kulturkampf] biçiminde cereyen ettiği görülüyordu. Tartışma sadece Avrupa’yı değil, neredeyse bütün dünyayı meşgul eden bir ihtilaf olarak kayıtlara geçiyordu. Bir yanda eleştirel Heidegger yorumcuları arasından aydınlanmış, kısmen Marx’tan da etkilenmiş, evrenselci ve herşeyden önce teknoloji ve medya dostu düşüncenin temsilcisi bir grup; diğer yanda Dogmatik Heideggerciler arasından çıkan muhafazakâr, milliyetçi, teknoloji ve medya karşıtı bir grup. Bunlar, kendilerini Avrupa’nın geleceğine ilişkin tartışmaların en keskin pozisyonlarıyla ilişkilendirebilirler. Burada aklıma hemen Emmanuel Fayes ve Francois Fédiers’in çalışmalarındaki husumet geliyor. Almanya’da da perde arkasında bir kavga kopuyor. Örneğin Heidegger Derneği'nin şimdiki başkanı da, benim Martin Heidegger’in Toplu Eserleri üzerindeki çalışmamı engellemeye çalışıyor.

***

Tüm bu olup bitenlerin sebebi Kara Defterler. Heidegger’in mirasının eski yöneticisi Hermann Heidegger ile 1972-1976 yılları arasında filozofun kişisel asisitanlığını yürüten Friedrich-Wilhelm von Herrmann’ın beyanlarına göre, Kara Defterler aşağı yukarı 70’lerin ortasında, Marbach’ta bulunan Alman literatür arşivine götürülmüştür. Söylendiğine göre Heidegger, Kara Defterlerin Toplu Eserler baskısının en sonunda yer almasını istemişti.  O zamana kadar da bunlar, Hermann tarafından “adeta çifte bir zırhla” korunmalıydı. Kimse onları görememeli ve okuyamamalıydı. Heidegger’in mirasının yöneticisi, henüz yayımlanmamış ciltlerin baskısının geciktirilmesinin Heidegger düşüncesini hak ettiği biçimde açığa çıkarma girişimini baltalamaması için, filozofun bu direktifine aykırı yönde karar verdi. (Yani demek istiyorum ki, diğer yayıncılar ciltler üzerindeki çalışmalarını tamamlamak için çıkmaz ayın son Çarşambasına kadar bekleyip defterlerin yayınlanmasını geciktirebilirlerdi.) (2)

Peki Heidegger neden Kara Defterlerin Toplu Eserlerin son ciltleri olarak yayımlanmasını istedi? Çünkü kanımca o, Toplu Eserlerin yayınında belli bir didaktiği izliyordu. Birinci ve ikinci bölümler Heidegger’in kendisi tarafından yayımlanan metinleri ya da aynı zamanda bu yayınlarla sıkı bir ilişki içinde olanları içeriyor (Dersler). Bunlar Heidegger düşüncesinin esaslarına ışık tuttuğundan, ezoterik yazılar olarak nitelendirilebilir ve çoğunlukla ilgili okurların anlayabileceği bir tarzda kaleme alınmışlardır. İkinci ve üçüncü gruptakileri, varlık-tarihsel [seinsgeschichtlich] yazılar oluşturmaktadır. Bunlar belirli bir okuyucuya yönelmiş ezoterik metinlerdir. (Bunu “Adyton: Heideggers esoterische Philosophie” adlı kısa kitabımda gösterdim.) Heidegger’in el yazmaları arasında dördüncü ve son ezoterik grup, Kara Defterlerdir. Burada, bu haliyle az sayıda başka el yazmasında karşımıza çıkan bir düşünce işlemektedir. Anlaşılan o ki, Heidegger Kara Defterlerin baskısının diğer yazılar çerçevesinde hazırlanması gerektiğini düşünmüştür.

Önümüzde 34 adet Kara Defter duruyor. Bunlardan 14’ü “Überlegungen” (Düşünceler), 9’u “Anmerkungen” (Notlar), ikisi “Vier Hefte” (Dört Defter), ikisi “Vigilae” (Gece Nöbetleri), biri “Notturno” (Noktürn), ikisi “Winke” (İşaretler), dördü ise “Vorlaufiges” (Geçiciler) başlığı altında karşımıza çıkmaktadır. Bunların dışında “Megiston” (En İyi) ve “Grundworte”(Temel Kelimeler) başlıklarını taşıyan iki defter daha bulunmaktadır. Bunların Kara Defterlere dâhil olup olmadığının ve nasıl dâhil olduğunun aydınlatılması gerekmektedir. Toplu Eserlerin 94’ten 102’ye kadar önümüzdeki yıllarda basılacak ciltleri, bahsedilen 34 el yazmasını içerecektir.

Defterlerin ortaya çıkışı kırk yıldan fazla bir süreyi kapsıyor. Eldeki ilk defter olan “Winke x Überlegungen (II) und Anweisungen” (İşaretler x Düşünceler II ve Açıklamalar”)’da, ilk sayfada Ekim 1931 tarihi göze çarpıyor. “Vorläufiges III”(Geçiciler III)’te “Le Thor 1969”a bir atıf yer alıyor ki bu “Vorläufiges IV” (Geçiciler IV)’ün yetmişli yılların başında ortaya çıkmış olması gerektiğini gösteriyor. Aşağı yukarı 1930’da kaleme alınmış olması gereken bir defterin, yani “Winke x Überlegungen (I)” (İşaretler ve Düşünceler I )’in eksik olduğu görülüyor. Onun nerede bulunduğu açıklığa kavuşmuş değil.

Bu arada yayımlanan metinlerin “Kara Defterler” biçimindeki başlığı da eleştirildi. Hatta burada başlığın icadı şahsıma maledilecek kadar ileri gidildi. Bu, pek çok bakımdan akla uygun değil. 1. Bu el yazmaları on yıllar boyunca “Kara Defterler” diye adlandırıldı. Ortaya çıkışlarından yayımlanmalarına kadar geçen uzun sürede de Heidegger Çalışmaları alanında bu başlıkla biliniyorlardı. 2. Bu isim bazı yerlerde Heidegger tarafından yazılı olarak kullanılmıştı. Bu bağlamda ben de yayımlanan ilk Kara Defterin başlangıcına, görece geç bir tarihe, muhtemelen 70’li yıllara ait bir not ekledim ki, bu notta Kara Defterlerin “planlanmış bir sistemin notları” değil, ”temelde … basit adlandırma denemeleri” olduğu yazıyordu.

Bunlar, Moleskin tarzı defterlere benzeyen siyah muşamba kaplı defterler olduğu için Heidegger tarafından Kara Defterler olarak adlandırılmıştır. Ayrıca bu defterler, yanlış bir okumaya neredeyse hiç mahal vermeyecek kadar özenli bir biçimde kaleme alınmış el yazmalarıdır ve bu nedenle yayımanmaya elverişlidir. Heidegger’in bunları son derece dikkatli ve özenli bir biçimde kaleme almış olması da, bu el yazmalarını ne kadar ciddiye aldığını göstermektedir. 

Bayanlar baylar; [Kara Defterlere ilişkin] genel değerlendirmelerin eksikliği, felsefi olmamalarıdır. Kara Defterlerin ne olduğunu genel olarak ortaya koyduktan sonra şimdi, yayımlanma sürecinde ve yayımlandıktan sonra tartışılan sorunlara gelebilmek için defterlerin üslubu hakkında birşeyler söyleyeceğim.

Üsluba ilişkin bir düşünceye kısaca değineyim. Heidegger “Notlar I”de [Anmerkungen I] şöye diyor: “Üslubun kendisi, asıl fikre boyun eğer ve böylelikle onu ele verir." (3) Bu kaçınılmaz olarak el yazmalarındaki ezoterik düşüncenin açıklanması anlamına geleceğinden, bu ifadeyi ayrıntılı olarak yorumlamayacağım. Sadece Heidegger’in üslup üzerine bir hayli yoğun düşündüğünü anımsatmak için bunu aktardım.

Kara Defterler neredeyse olası her konuda kısa notlardan oluşuyor. Buradan hareketle, Heidegger’in geleneksel ve özellikle de bilimsel felsefenin sınırlarını terketmekle kalmayıp bu sınırları yıktığı saptanabilir. Dahası, Heidegger bir filozof olarak kendisinden birinci tekil şahıs olarak söz ediyor: Ben. Bu, bilimin tarafsızlığına ihanet olarak nitelendirilmiştir. Ben, bu “ben deme”ye geçişi Heideggeryen düşüncenin edimselliğinin [Performativität] bir sonucu olarak görüyorum.

Heidegger’in metni, nötr bir meseleye ilişkin nötr bir mesaj iletme biçimine karşılık gelmez; o, namı olan bir düşünürün tanıklığıdır. Heidegger 1961 yılında yayımlanan Nietzsche ile ilgili derslerine düşünürün namına ilişkin bir tespitle başlar ve onu kendi düşünce temasıyla ilişkilendirir. (4) Görünen o ki, Heidegger zaten Kara Defterlerde bu adımı atmıştır. (Bizimki de olabilecek olan bir benimki zaten bana hep isnat edildiğinden, namlı bir düşünürün meselesi olan şey, benim meselem haline gelebilir).

Tam da Kara Defterler’deki bu işaretten, (5) Heidegger’in uzun zamandır zaten sahip olduğu namı kendisine bahşettiğini fark ediyorum (“Heidegger” – Bu ismin hep özel bir tınısı olmuştur - Hannah Arendt’i anımsıyorum:   “Aslında bir isimden fazlası yoktu ortada, ama bu isim adeta gizemli bir kral hakkındaki söylenti gibi Almanya’yı baştanbaşa dolaşmaktaydı.”); Kara Defterlerin Heideggeryan düşüncenin yorumlanması bakımından esas değeri de burada yatıyor. Çünkü söz konusu düşünceye erişimde bir değişiklik olmasa da, bu düşüncenin şimdiye kadar tanımadığımız çok yeni bir boyutu tam da burada bulunuyor. Nietzsche’de olduğu gibi Heidegger’de de felsefe uğraşının, gelecekteki araştırmaların konusunu oluşturacak olan performatif bir boyutu vardır.

***

Burada artık, yaklaşık olarak 1938 ile 1946 yılları arasında “Düşünceler” ve “Notlar” bölümlerinde yerini almış olan belirli meselelere geçiyorum. Bu meseleler Yahudiliğe ya da Dünya Yahudiliğine (6) ilişkin, antisemitik dışında başka bir sıfatla nitelenemeyecek olan görüşlerden oluşuyor. Asıl soru, bunların neden ve hangi bağlamda böyle nitelendirilmeleri gerektiğidir.

İzleyen bölümde, Heidegger’de karşımıza çıkan bu antisemitik görüşlerin iki biçimini ele alacağım. Birincisinde, Heidegger tarihsel olaylara ya da durumlara, bunları belirli bir antisemitik tarzda kavramak üzere gönderme yapar. Antisemitik görüşlerin ikinci biçiminde ise, bu görüşlerin gerçeklikle elle tutulur bir ilişkisi neredeyse yoktur. Ancak burada konumuz bu da değildir. Burada görülmesi gereken, antisemitik biçimde yaklaşılan Yahudiliğin, gerçek Yahudilikle çok az ilişkili olan ya da hiç bir ilişkisi olmayan bir işlev üstlenmesidir. 

Heidegger’in ilk antisemitik yorumu, karısı Elfride’ye 1916 tarihli mektubunda ortaya çıkar. Burada “kültürümüzün ve üniversitelerimizin Yahudileştirilmesi”nden bahseder. Heidegger’in Elfride’ye, Hannah Arendt’e ve erkek kardeşi Fritz’e yazdığı, antisemitik ifadeler içeren başka mektuplar da vardır.  (Birazdan erkek kardeşine yazdığı bir mektubu ele alacağım.)

Elfride’ye ve Hannah Arendt’e yazdığı mektuplar zaten uzun zamandan beri bilinmekteydi. Peki, bunlar neden Heidegger çalışmalarında bir rol oynamadılar? Çünkü bunlar özel mektuplar olarak görülüyordu. Bu elbette bir hata idi. Filozoflar söz konusu olduğunda özel ve kamusal hayat arasında bir ayrımı varsaymak zaten problemli iken, özellikle Heidegger söz konusu olduğunda bu durum kabul edilebilir değildir. Zira Heidegger’in muhtelif mektupları onun özel ve kamusal arasındaki ayrımı, bizzat düşüncesiyle ve yaşamıyla reddettiğini göstermektedir.

Tam da bu nedenle, Heidegger’in mektuplarındaki görüşlerin felsefi görüşler olarak nitelendirilmesi uygundur. Bunlar, felsefi nitelikleri açıkça kabul edilmiş yazılarındaki görüşlerle aynı değeri hak ederler. Kara Defterlerde karşımıza çıkan şeyin alışılmamış boyutu da kanımca budur. Mektuplar da, [felsefi nitelikleri açıkça kabul edilmiş] bu metinlerin gösterdiği alameti taşımaktadır.

Martin Fritz’e yazılmış 28 Ekim 1932 tarihli mektubundan:

“Yahudilerin Papen hadisesi gibi bir manevrayı başarmış olmaları, büyük sermaye ve o büyüklükte her şeyle başa çıkmanın her durumda ne kadar zor olacağını göstermektedir.”

Paul von Hindenburg 1 Haziran 1932’de Papen’i yeni bir hükümet kurmakla görevlendirdi. Bunun öncesinde Adolf Hitler ve Hermann Göring’le görüşmeler yapılmıştı. Gelecek parlamento seçimlerinin nasyonal sosyalistlere oy artışı getireceği bilinmekteydi. Hitler Papen’in “baronlar kabinesi” adı verilen kabinesine olumlu bakıyordu.

31 Temmuz 1932’de yapılan seçimler Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi’ne (NSDAP) % 37,3 oranında oy getirdi. O sırada en güçlü parti olan NSDAP, 14 Eylül 1930 seçimlerindeki oyunu iki kattan fazla artırmıştı. Krizi olağanüstü hal yasaları ile aşmaya çalışan Papen, hükümet etmeyi sürdürüyordu.

Heidegger’in duruma ilişkin değerlendirmesi kaydadeğerdir. Mektuplarında Yahudiler ilk defa fail olarak ortaya çıkıyordu. Önceki yorumlarında Yahudilere tanrı vergisi finans yeteneği gibi bilindik stereotipler atfediliyordu. Buradaki yoruma göre ise, Papen’in görevlendirilmesiyle Hitler’in iktidarı ele geçirmesini engelleyenin Yahudi büyük sermayesi olduğu açıktı.

Yahudilerin adeta devasa bir politik etkiye sahip failler olduğu yolundaki bu anlayış Heidegger’de, Kara Defterlerdeki görüşlerde gözle görülür bir önem taşıyacak kadar açık bir biçimde yer etmişti. Bu açık fail-kurban çarpıtması, yapılması kolay olmayan bir açıklamayı gerektirmektedir.

Sizlere Heidegger’in, antisemitik yorumların birinci biçimine uyduğunu düşündüğüm, belirli bir tarihsel bağlamı ayırt etmemizi ve aynı zamanda Heidegger’in bunu nasıl kavradığına dikkat yöneltmemizi gerektiren bir görüşünü okuyacağım. Bu görüş, muhtemelen Almanya’nın Rusya’ya Haziran 1941’deki saldırısından sonra kaleme alınmıştır:

“Bize kendi halkımızın en iyilerinin en iyi kanlarını kurban etmek düşerken, Almanya’dan kovulan göçmenlerce kışkırtılan Dünya Yahudiliği her yerde akıl almaz boyutta güçlüdür ve gücünü artırmak için askeri eylemlere girişme ihtiyacı dahi duymamaktadır.”

“Dünya Yahudiliği” kavramının asıl kaynağı, “Siyon Bilgelerinin Protokolleri”dir. (7) Bunlar, dünya çapında gerçekleşecek bir Yahudi komplosu mitinin göstergeleridir. Siyon Bilgelerinin Protokollerinin nasyonal sosyalist propagandada oynadıkları rol sıkça vurgulanmıştır. Hitler’in “Kavgam” kitabı da bunun kusursuz bir örneğini oluşturur. Protokoller, Rosenberg tarafından yayımlanıp şerhedilmiştir. Bu kaynaklar, Reich Almanya’sının imha edici Yahudi politikasının meşrulaştırıldığı her propaganda dalgasında kullanılan bir söylem yaratmıştır. Peter Longerich “Davon haben wir nichts gewusst” (Buna Dair Hiçbir Şey Bilmiyorduk) adlı çalışmasında bu propaganda stratejisini ayrıntılı biçimde betimlemiştir.

Heidegger “Kavgam” kitabını okumakla kalmamış, Hitler’in NSDAP’nin yayın kuruluşu olan Zentralverlag tarafından yayımlanan bazı konuşmalarını da okumuştur. 30’lu yılların başında henüz parti üyesi olmadan önce “Völkischer Beobachter” (8) okumuştu. Daha sonra parti üyesi olarak da bu gazeteye abone olmuştu. Buradan hareketle, Heidegger’in nasyonal sosyalizmin birinci elden ideolojik yorumlarıyla ilgilendiği tahmin edilebilir.

Longerich, “Völkischer Beobachter”de yer alan bir makaleye dayanarak Alman kamuoyunun Avrupa’daki Yahudilerin durumundan epey haberdar olabileceğini göstermiştir. Buna göre, gazetede 7 Kasım 1942’de yayımlanan “Savaş Sırasında Yahudiler” başlıklı makalede, “Svenska Morgenbladet”ta aynı başlıkla yayımlanan bir makaleye dönük bir tepkiye yer verilmiştir. “Völkischer Beobachter”in aktardığına göre, İsveç Gazetesi, Avrupa’daki Yahudilerin yazgısından duyduğu endişeyi dile getirmiştir. Bir trajediden ve Yahudiler üzerinde uygulanan şeytani fikirlerden söz edilmektedir. “Völkischer Beobachter” bu iddiaları reddetmek yerine meseleyi saldırgan bir biçimde ele almaktadır. Gazeteye göre; ‘vebanın ilk ve son kez kökünü kurutmak konusunda bir kararlılık mevcuttur’. ‘Trajedi, suç ve kefaret arasındaki mütekabiliyeti içermektedir.’ ‘Avrupa’daki Yahudi sorununun gelişimi, Dünya Yahudiliğinin yeryüzü halklarını savaşa düşürerek kapsamlı etkilerine bizzat kafa tuttuğu tunç yasasının [işleyişine] karşılık gelmektedir. [Dünya Yahudiliği] tümüyle yanlış bir hesap yapmıştır ve sonuçlarına katlanmalıdır.’  Bu görüş, Hitler’in 30 Ocak 1939’da kendisini kâhin yerine koyarak Alman parlamentosu önünde, “Yahudi sermayesinin Avrupa içinde ve dışında halkları bir kez daha savaşa sürüklemesinin dünyanın bolşevikleşmesi ve Yahudilerin zaferiyle değil, Avrupa’da Yahudi ırkının yok edilmesiyle sonuçlanacağını” söylediği, antisemitik propagandanın şahikası olan ünlü konuşmasından alınmıştır. [“Völkischer Beobachter”deki] makalenin, vebanın kökünün kurutulmasından söz ederken, bildiğimiz veba olayına gönderme yapmadığı açıktır. Şüpheye yer bırakmayacak kadar açık bir terminoloji kullanmaktadır.

Heidegger’in Yahudilerle ilgili antisemitik ifadelerinde bulunan tüm görüşler, tarihi olayları çıkış noktası olarak aldıkları ölçüde, “Völkischer Beobachter”deki propagandayla ilişkilendirilebilir: “Dünya Yahudiliği” ve “dünya çapında bir Yahudi komplosu” ifadeleri; bununla bağlantılı olarak İngiliz, Amerikan ve Sovyet politikası üzerindeki Yahudi kontrolü; Yahudiler tarafından tezgâhlanan, Alman ya da Yahudi zaferiyle sonlanacak bir dünya savaşı ki bu, Yahudi ırkı anlamında Yahudilerin veya Almanların nihai olarak yok edilmesi anlamına gelir; son olarak da fail-kurban ilişkisinin sürekli terzyüz edilmesi (Almanlar dünya çapındaki bir “Yahudi komplosunun” kurbanlarıdır, Yahudilerin gazla zehirlenmesi bir öç alma eylemidir).

Burada gösterilen ifadelerin yanı sıra, antisemitik notların ikinci bir biçimi daha var. Bunların özelliği, gerçek olaylarla bağlantılarının bulunmamasıdır. Amerikalı tarihçi David Nirenberg 2013 tarihli “Anti-Judaism: The Western Tradition” adlı kitabında Yahudi karşıtlığı ya da Antisemitizmin (Bu ikisi elbette aynı şey değildir, ama ben bundan sonra söyleyeceklerim açısından önem taşımadığı için aralarındaki farka değinmeyeceğim), çoğu Yahudi realitesiyle ilişkili olmayan yorumlardan oluştuğuna işaret etmiştir. (Bunu daha önce de başkaları, örneğin “Réflexions sur la question juive” adlı eserinde Jean-Paul Sartre da vurgulamıştır.) Somut Yahudilikle ilişkisiz olmaları, söz konusu antisemitik ifadelerin gerçeğe karşılık gelip gelmedikleri sorusunu aşan başka bir anlamlarının olması gerektiğine işaret etmektedir. Bu türden antisemititk ifadeler başka bir işlevi yerine getirirler. Bu işlevi tespit etmek onları anlamak bakımından gereklidir.

Bu noktada Heidegger’in özellikle problemli olan notlarından birini alıntılamak istiyorum. 40’ların başında Heidegger şöyle yazıyor:

“Dünya Yahudiliğinin rolüne ilişkin soru ırksal değil, tüm varolanların varlıktan koparılması biçimindeki dünya-tarihsel görevi üstlenebilecek, mutlak surette bağlarından kopmuş bir insanlık türüne ilişkin metafizik bir sorudur.”

Heidegger yeniden Siyon Bilgelerinin Protokolleri mitosuna bağlanıyor. Böylece, Dünya Yahudiliğine ırksal değil, metafizik bir anlam atfediyor. Böylelikle protokoller, Heidegger’in özellikle 30’lu ve 40’lı yıllarda geliştirdiği felsefi anlatıda, yani Varlığın tarihinde bir rol ediniyor. (Tam da bu nedenle Heidegger’de varlık-tarihsel bir antisemitizmden söz ediyorum.) Bu çerçevede Heidegger, “varlığın unutulmuşluğu”nun ya da nihilizmin erginlik aşamasında, dünyanın tekniğin [Machenschaft] hâkimiyeti tarafından ele geçirileceğine dair apokaliptik hikâyeyi anlatıyor. Varolan Varlık karşısında kesin bir üstünlük elde ettiğinde Ontolojik ayrım, Varlık ile Varolan arasındaki ilişki, berhava olacaktır. Sadece varolanın teknik işleyişi vardır artık.

Heidegger’e göre bu teknik işleyiş, insanlığın bir türü tarafından icra edilmek zorundadır: “Dünya Yahudiliği”. O, “mutlak surette bağlarından kopmuş”tur - hatta varoluşsal ve entelektüel anlamda kökünden koparılmıştır - ve bu nedenle varlığın unutulmuşluğunun tamamlanması anlamına gelen dünya-tarihsel görevi üstlenebilir. “Mutlak anlamda bağlarından kopmuş olma” yüklemi, Dünya Yahudiliğinin, örneğin Nasyonel Sosyalistlerden ve Bolşeviklerden ayrılan istisnai konumunu vurgulamaktadır. Onlar da belki teknolojiye hizmet ettikleri ölçüde bağlarından kopmuştur, ama hala bir milletin ya da ideolojinin sınırlarını tanımakta olduklarından mutlak bir kopuş değildir bu. Modern özne gibi, tüm sınır ve bağlardan kurtulmuş olan öncelikle dünya Yahudiliğidir.

Bu anlatı, Yahudilik konusunda bir şey söylememektedir. Heidegger’in metnindeki Dünya Yahudiliği, onun Varlık Tarihi anlatısında esasen yalnızca mitolojik bir işlevi yerine getirmektedir. David Krell’in “Ecstasy, Catastrophe: Heidegger from Being and Time to the Black Notebooks” adlı kitabında yaptığı gibi bunu öven Heidegger yorumcuları, 30’ların sonlarında kendini pek çok açıdan nasyonal sosyalizmden kurtarmışken Heidegger’in neden böyle (antisemitik) bir propagandanın en aşağı seviyesine indiğini kendilerine sorduklarında, buna gayet tutarlı bir yanıt verebileceklerdir: Varlık Tarihi dramasında üstlenilecek spesifik bir rol vardı ve başka hiç birşey bunu Dünya Yahudiliğinden daha iyi oynayamazdı.

Ne tuhaftır ki, dünyanın anlaşılmasında ve tasvirinde olayların tarihsel gerçekliğiyle hiçbir ilişkisi bulunmayan fantastik anlatılara başvurma zorunluluğu ender görülen bir durum değildir. Şüphesiz Heidegger de tarih ve tekniğin aynı şey olduğuna, yani olayların tarihsel gerçekliğinden söz etmenin felsefi açıdan önemsiz olduğuna sıkça işaret etmiştir. Bilindiği üzere felsefe, dünyanın tarihsel gerçekliğini aşar; o, olgusal olanın köken ve koşullarını sorgulayarak onu aşar ve dönüştürür. Peki, bunu yaparkan kendisini, sadece kendi tarihini anlatmaya varacak kadar gerçeklikten ayırabilir mi? Bu düşüncenin esas problemi, Heidegger’in kendisinin “Olayların Mitolojisi” olarak adlandırdığı şeyde saklıdır. O kendini olmuş saydığında, kaçınılmaz olarak olmuş saymak zorunda olduğunda, tamamıyla autopoietic [kendi kendini üreten] bir biçimde kendinde (kendi içinde) dönmeye başlar. Kendisi “mutlak surette bağlarından kopmuştur”, çünkü kendini bütünüyle bağlı saymak zorunda olduğundan çıplak tarihsel gerçeklikle bağını keser.

Sartre’ın Antisemitizmin “büyük bir maniheist Yahudi mitos”una dayandığı ya da Adorno’nun Antisemitizmin “yanlış bir projeksiyon” olduğu tespitleri, Antisemitizmin çok açık bir biçimde holokosta götüren politik sonuçları hakkında elbette bir şey söylemez. Görünen o ki, kendini mitik tepelerde gezinmek üzere gerçeklikten ayıran bir düşünce, politik açıdan korkunç kararlara yol açabilir. 20. yüzyılın ideolojileri bunun kanıtıdır. Satre “Réflexions sur la question juive”in bir yerinde şöyle yazmaktadır: “Antisemitik kişi; zalim bir kaya, çıldırmış bir sağanak, yok edici bir şimşek olmayı, ama ne olursa olsun insan olmamayı isteyendir.”

***

Heidegger tahminen 1947’de, yani holokosttan sonra “Batı tarihinin felaketi yaklaşmakta” diye yazıyor. (Bu cümleyi başlangıçta da alıntılamıştım). Holokost zaten bir felaket değil miydi? Heidegger’in kastettiği anlamda bir felaket değildi. Onun felaketten anladığı, varlık tarihinin eskatolojik sonuydu. Bu düşüncenin ezoterik anlamına vakıf olabilen, Heidegger’in dilini kavrar.

Holokost belki belli bir açıdan Batı tarihinin felaketiydi elbette. 20.yüzyıl insanının gündelik yaşamının biyopolitik organizasyonu, günün birinde tersine döndü. Bu organizasyon temel yaşamsal ihtiyaçları karşılamak üzere değil, bunları yok etmek üzere seferber edildi. Bu, ne daha önce ne de sonrasında bu tarzda gerçekleşmiş bir şeydi.

Oysa Heidegger, Auschwitz ve Haribo’nun aynı noktada birleştiği görüşündeydi (Bremen Konferansları).

***

Kara Defterlerle ilgili tartışmalardan sonra hep yeniden sorulmuş ve sorulacak olan soru, Heidegger felsefesinin ele alınmasına nasıl devam edileceği sorusudur. Bu zorunlu bir sorudur, çünkü antisemitik fikirlerin temsicisi olan bir filozofun bir üniversitede nasıl okutulacağıyla ilgilidir. Okutulabilir mi? Belki erken Heidegger okutulabilir ama asla geç Heidegger değil. Yoksa Heidegger’in düşüncesi her durumda öğrencilerin moral sağlığı ya da insanlık ahlakı açısından tehlike oluşturuyormuş gibi mi davranılmalıdır? Öyleyse, daha önce adını andığım Emmanuel Faye, Heidegger’in düşüncesinin seminerler ve felsefi toplantı salonlarından kovulmasını talep etmek zorunda kalacaktır.  

Aslına bakılırsa antisemitik pasajlar Heidegger’in düşüncesine zarar vermiştir. Kurumlar iktidar stratejileri temelinde işler. Üniversitelerde Heideggeryan felsefenin nasıl ele alınacağı fazla tartışılmayacak olsa bile, Almanya’da sayıları hiç de az olmayan belirli felsefe profesörlerinin Kara Defterleri, Heidegger’e karşı zaten taşımakta oldukları öfkeyi kurumun politikalarına daha güçlü bir biçimde sızdırmak için bir fırsat olarak gördüğü açıktır. Onlar, Heidegger felsefesini temel müfredattan çıkarma olanağına nihayet kavuştuklarını düşünmekteler. Bugün Heidegger üzerine çalışmak isteyen öğrencilerin de bunu iyi çok düşünmeleri gerekiyor.

Bense, kendileri Kara Defterlerde ahlaki yakınma konusu olan şeyden farklı olmayan bu tür gayri insani iktidar stratejilerinin dışında, Heidegger çalışmalarının bütünlüklü olarak, yani sadece erken Heidegger ya da “Varlık ve Zaman”la sınırlı olarak değil, Kara Defterleri de içerecek biçimde sürdürülmesini savunuyorum. Bu uğraş, hiçbir şeyi görmezden gelmemeli ve burada anahatlarıyla gösterdiğim sorunlar karşısında sessiz kalmamalıdır. Bu tür sorunlar tüm açıklığıyla ele alınmalıdır.   

Bu başarıldığında, Heidegger çalışmalarında bu tür bir açıklığa erişildiğinde, Heidegger düşüncesi daha da fazla sorunsallaştırılabilir. Böylelikle 20.yüzyıl felsefesinden geriye gelecekteki filozofların (felsefede hiç bir rol oynamayan Heidegger araştırmacılarının değil) bağ kuracakları bir birikim, bir düşünce kalacaktır. Doğrusu bunun nasıl gerçekleşeceğini de kimse bilemez.

 

ÇEVİRİYE İLİŞKİN NOTLAR

  1. Metinde köşeli parantez [ ], kimi yerlerde çevrilen ifadenin orijinal metindeki karşılığını da korumak, kimi yerlerde de bir önceki cümleyle bağlantıyı sağlayacak ifadeleri eklemek üzere, çeviren tarafından kullanılmıştır.
  2.   Orijinal metinde geçen ad calendas Graecas, olmayan bir tarihi belirtmek için kullanılan Latince bir deyim olduğundan, Türkçe’ye “çıkmaz ayın son Çarşambası” biçiminde çevrilmesi uygun görülmüştür.
  3.  Der „Stil selbst“ sagt Heidegger in den „Anmerkungen I“ sei „das Gebende, weil fügsam Fügende“ cümlesini anlaşılır kılmak üzere bağlamdan hareket edilerek, cümlede geçen hiçbir sözcük atlanmaksızın serbest bir çeviri yapılmıştır.
  4. Burada Heidegger’in Nietzsche için yaptığı letzter Metaphysiker des Abendlandes (Batı’nın son metafizikçisi) tespiti kastedilmiş olmalıdır. Bu nedenle paragrafta geçen Name sözcüğü basitçe “ad” olarak değil, “nam” biçiminde çevrilmiştir.
  5. Buradaki “işaret” (Signatur) ifadesiyle, iki önceki paragrafta geçen, Heidegger’in bir filozof olarak kendisinden birinci tekil şahıs olarak söz etmesi durumu kastediliyor olmalıdır.  
  6. Metinde sıkça geçen, Heidegger’in kullandığı Weltjudentum sözcüğü bazı Türkçe kaynaklarda “Yahudi dünyası” olarak çevrilmiştir. Ancak metinden, bu sözcükle kastedilenin somut Yahudi toplumu olmayıp, kendisine mitik ögeler eşliğinde bir dünya komplosu atfedilen “soyut” bir toplum olduğu anlaşıldığından sözcük Yahudi dünyası değil, Dünya Yahudiliği biçiminde çevrilmiştir.
  7. Orijinal metinde geçen Protokolle der Weisen von Zion Türkçe’de yaygın olarak “Siyon Liderlerinin Protokolleri” biçiminde kullanılmaktadır. Ancak çeviride original metne sadık kalınarak “Siyon Bilgelerinin Protokolleri” ifadesi tercih edilmiştir.
  8. Völkischer Beobachter, NSDAP’nin 1920’de yayımlanmaya başlanan ve resmi yayın organına dönüşen gazetesidir. Çeviride gazetenin orijinal adı korunmuştur.
Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top