Göçmenin Evi

Göç çağında yaşıyoruz.[1] Dünya ölçeğinde hareket eden yaklaşık 300 milyon insan[2] bunu derinden hissediyor. Savaşlar, politik şiddet, ekonomik güçlükler, işsizlik, iklim değişikliği veya daha iyi bir hayat arayışı gibi onlarca sosyopolitik faktör insanları göçe zorluyor, teşvik ediyor veya özendiriyor.[3] Göçmenlerin ne koşullarda göç ettiği, vardığı menzilde neyle karşılaştığı, yerli-yabancı ahaliyle kaynaşıp kaynaşmadığı, ne umduğu, ne bulduğu ve tüm bu zorluklara ne uğruna katlandığı hakkında iyi kötü bir fikrimiz var.[4]  

Öte yandan, sadece yaşadığı memleketi değil, her gün hemhal olduğu evini de bırakan göçmenin yeniden bir ev[5] kurup kuramadığı henüz rağbet gören konular arasına girebilmiş değil. Oysa, insan varacağı yerde kendini ne derece evinde hissedeceğini düşünüp buna göre göç etmeye karar verebiliyor.[6] Evini[7] bırakmak da göç edenin belleğinde açık veya örtük bir şekilde uzun yıllar varlığını koruyor.[8] Bazen izi silikleşir gibi oluyor, bazen hiç yıpranmamış haliyle zihinde canlanıyor.[9] Edebiyatta, evi geride bırakmaya ilişkin bellek kayıtlarına çoğunlukla bir duygu çapası eşliğinde rastlıyoruz. “Memleketini terk eden insanın içinde hiçbir zaman kapanmayacak bir yara açılıyor.”[10] Üstelik eve ilişkin bu bellek yarasının açılması için bazen göç etmeye bile gerek kalmıyor:

“İnsan, kendini evinde hissetme duygusunu kaybetmişse, etrafını saran kalabalıkların karşısında bile yer bulamıyorsa, onlar konuştukça susuyorsa, sürgünde demektir; yabancı bir memlekete gitmemesi için hiçbir neden yoktur. O, artık her yerde yabancı, yabancılık duygusunun evinden uzaklaştıkça artamayacağı bir boşluktadır. Yeryüzünden bakıldığında feza diye tanımlanabilecek bir boşluk… Ne sınırlar ile ne de zamanla ölçülüp sabitleştirilebilen bir yokluk hali. Keman ise her yerde kemandır.”[11]

Ev ile memleketin neredeyse özdeş addedildiği bu anlatımlar evin niçin her yerde ev olamadığının ipuçlarını veriyor. İnsan bazen memleketindeyken bile evinde olamayabilir. Evinde olamadığı için memleketinde kalamayabilir. Evini nereye kurabilirse memleketini de orası görebilir. Belki de memleketsiz ev, evsiz memleket olmuyordur. Memleket ve ev, sınırlarını gösterip içeriğini sayabileceğimiz sonlu kümeler sınıfına girmiyor. Ne tümüyle zihinsel birer imge, ne de sadece fiziksel birer nesne.[12] Her ikisi de tek cümlelik tanımlara sığmayan, nesnesiyle ve imgesiyle bütünleşik birer deneyim. Her göçmenin deneyimi parmak izi gibi ortak, parmak izi gibi benzersiz ve kendine özgü.

Eve ev diyebilmek için somut yapısından (ahşap, beton, cam, keçe, naylon, vb.) ve biçiminden (şehirde bir apartman dairesi, banliyöde veya kırda müstakil bir ev, yaylada bir yörük obası, derme çatma bir mülteci kampı, vb.) bahsetmek gerekli ama yeterli değil. Evin psikolojik anlamı maddi varlığından çok daha karmaşık. Dahası, evin psikolojik anlamı sabit değil; maddi varlığının yapısal ve biçimsel özellikleri değiştikçe psikolojik anlamı da değişiyor. Ev, duygular, kültürel aktarımlar ve bunlar arasındaki ilişkilerin içerildiği çok katmanlı bir anlamlar bütünü.[13]

Evin bu çok yönlü anlamları durmuş oturmuş bir eve bakınca açık seçik fark edilmeyebilir. Evi ev yapan biraz da dışarıyla alışverişinde tutturduğu ölçüdür. Bu ölçü, meskûn hanehalkına açık seçik, diğerlerine gizli saklıdır. Oysa yer değiştirenin yeniden kurulmak üzere dağılan evinin üstünden bu örtü kalkar. Belki de evi ev yapan unsurların açığa vurulması bu hareket olmadan mümkün olmuyordur. Göçmenin evi, karmaşık anlam katmanları açılıp yayılmaksızın yeniden derlenip toplanamıyordur. Yer değiştiren, en az bir kez evini geride bırakmış, en az bir kez başka bir haneyi ev edinmiştir. Göçmenin evden çıkışıyla varışı arasında askıya alınan ev, bir kez dağılırken bir kez de yeniden kurulurken şeffaflaşmıştır. Eski ölçü kullanışlı olmaktan çıkmış, yenisi henüz biçilmemiştir.

Fiziksel mesafeleri aşmanın kolaylaştığı, haberleşmenin zor mesele olmaktan çıktığı günümüzde göçmenin evi de bu çağın ulusaşırı[14] karakterinden payını alıyor. Ulusaşırı göçmenler, evin çok yönlü deneyimlenme ve anlamlandırılma biçimlerinin daha dolaysız gözlenen örneklerini üretiyor. Ulusaşırı evler, yerleşilen (hostland) ve geride bırakılan (homeland) yurt ile göçmenin aidiyeti, kimliği ve hafızası arasındaki etkileşim tarafından biçimlendiriliyor.

“Akşamüzeri Peter’le daha büyük bir grup içinde buluştuk; bu grupta Amerikalı iş adamlarının çoğunlukta olduğu, gürültülü patırtılı, neşeli konuşmalarından anlaşılıyordu, bu yüzden kendimi adeta evimde, Amerika’da hissettim. Amerika’da üç yıl yaşadıktan sonra, oradan kendi ‘evim’ olarak söz edişim, beni bile şaşırtıyor. Ama bu saptamanın ardında bir kural yatıyor. Her zaman, en son yaşadığım yeri evim olarak tanımlıyorum. Berlin’deyken evim Münih’ti. Şimdi, Berlin’e döndüğümde, evim Amerika oldu. Herhangi bir yerde kendimi evimde hissedebilmek için, bu yeri en az bir kez terk etmiş olmalıyım.”[15]

Zafer Şenocak'ın romanlarında karşımıza çıkan ev, göçmen yer değiştirdikçe anlamı değişen bir ev. Belirli veya sabit olmaktan uzak. Çoğulluk içeriyor. Bir evi geride bırakıp başka bir evi yeni baştan kurdukça anlamlar çoğalıyor. Göç, anlamın bu sürekli yeniden kuruluşunu insanın önüne neredeyse bir ödev gibi seriyor: Kaybedilen, bir gün telafi edilecektir. Göçmen, evini bırakırken evinin yüklüğünü sırtlanır. O yüklüğe seçip ayırdığı örtülere sarınacak, yanına alamadıklarını ise en azından bir süre hafızasında tutacaktır.

“Bir köşedeki çini sobanın üstünde fokurdayan çaydanlık… Emzikten dökülen sımsıcak tavşan kanı… Buraya geldiğinden beri –ki geleli aylar olmuştu- ilk defa içiyordu böyle bir çayı. Tadı, Almanların kuşaktan kuşağa devrettiği evladiyelik porselen fincanlara salladıkları poşet çaydan ne kadar da farklıydı…”[16]

Hareket (göç) edenin perspektifinden bakıldığında insanın evle değişen ilişkisi ve böylece çoğul evin vücuda gelişi daha yakından görülür. Sosyal pozisyonlar ve kimlikler harekete bağlı değişebildiğine göre, hareketin öznelerini sabit kimliklere (göçmen) indirgemekten[17] hatta belirli sabit evlere hapsetmekten ve bunun da ötesinde ‘yerli’yi tekilleştirip değişmez ‘evsahibi’ pozisyonuna mühürlemekten vazgeçmenin gereği daha dolaysız anlaşılır. Evin inşası, eskiyle (gelinen yer) yeninin (varılan yer) hiç bitmeyen karşılaştırılmasına dayanır; çünkü insanlar evlerini ‘kökler’ ve ‘rotalar’ arasında gidip gelerek inşa ederler.[18] Aynı anda hem bilişsel hem duygusal düzlemden yansıyan bu inşa, bazen sadece bir eşyada, bazen mekânın kendisinde, bazen bu ikisinin kesişiminde gerçekleşir.

“Toskana’ya takılıp kaldım. Sevgilimin külüstür Volkswagen’ı ile epey dolaştık. Bana hiç de yabancı gelmeyen bir ortamla karşılaştım. Aynı Anadolu’daki renkler, kokular, benzer sesler… Birbirine uzak, kavuşması mümkün olmayan iki mekân arasında karşılaştırma ve benzeştirme yapmak çarçabuk melankolik çağrışımlara, şairane önyargılara dönüşebiliyor.”[19]

Bu yüzden göçmenin evi bu hareket sırasında kendini kaçınılmaz olarak açığa vururken, yerlinin evi bir evden başka bir eve geçerken de görülmesi istenmeyen anlamlarını içeride tutmaya devam edebiliyor. Yerli, tekil bir evden başka bir tekil eve aynı evi kurma maksadıyla taşınırken, göçmen çoğul bir evin anlamları arasında – zamana ve mekâna bağlı olarak – birinden diğerine, sonra bir başkasına taşınıyor.

Göçmenin çoğul evi gönüllü bir seçimden çok zorlayıcı koşullar altında üretilmiş bir çözüm stratejisi. Bu strateji, özellikle ulusaşırı sahalarda göçmenin yerliyle karşılaşmasının yansımaları sonucunda ortaya çıkıyor. Ulusaşırı sahalar, yerliden çok göçmenin eseri.[20] Göçmenin nasıl bir evde yaşayacağı, gündelik yaşamında kimlerle karşılaşacağı, karşılaştıklarının hangileriyle etkileşeceği ve nihayet yeni evini ne denli kendine ait görüp, kendini ne denli bu eve ait hissedeceği karmaşık ve dinamik bir denklemin ürünü.[21] Bu yeni ev, bir yandan göçten önceki evle süregiden bir hesaplaşmayla kurulur. Diğer yandan ise göçten sonra karşılaştığı ve tanışıp anlaşması-uzlaşması zaman alacak müzakereler tarafından şekillenir. Bu müzakerelere dışlanmak, ayrımcılığa uğramak gibi olumsuz deneyimler de dahildir, içerlenmek, kapsanmak gibi olumlu deneyimler de. Sonuçta insanın evle değişen ilişkisi, göç sürecinin karakteristik bir özelliğidir.[22]  

Göçmenin kendine ait göreceği ve kendini ait hissedeceği bir ev, her zaman el uzatanlar veya elinin tersiyle itenler arasında bir yerde kurulmaz. Göçmen bazen bambaşka çekim güçleri arasında bulur kendini. Evini kuracağı şehrin derdiyle kendi derdi arasındaki açıklık hesaba katılması gereken bir meseledir. Bu hesap basitçe olumlu veya olumsuz diyerek kapatılamaz. Ulusaşırı sahaların ulusaşırı beklentileri, göçmenin yarattığı sahayı sahiplenmesine fırsat yarattığı gibi zorluk da çıkarır. Göçmen, fırsatların kırılganlığının farkında, zorlukların geçiciliğinin umudundadır. Ulusaşırı sahanın bir sonraki biçimini vermekte gecikirse emeklerinin boşa gideceğini ve yerlinin ev anlayışını yadırgayıp toptan reddederse eğreti kalacağını da bilir.

“Bu şehirde, tüm sınır şehirlerinin albenisi vardı. Çok büyük değildi, ama çok hırslıydı. Burada dünyanın geri kalanına hiç durmadan şunları kanıtlamakla gurur duyulurdu: En iyi birayı biz yapıyoruz, en hızlı otomobilleri biz üretiyoruz ve en düşük suç oranı bizde.”[23]

‘Yerli’nin yani yerini hiç terk etmediği varsayılanın ev tahayyülü[24] ise çoğunlukla kendine atfettiği ev sahibi pozisyonundan gücünü alır. Bu pozisyon, toplumsal güç dengesizliğiyle (power asymmetry)[25] beslenir; toplumsal güç ilişkilerinin evin bağlamsal unsurunu içerdiğini söyleyen araştırmacılar da bu dengesizliğe göndermede bulunur.[26] Sonradan gelenin hareketini yönlendirme (kimin, nereye, nasıl kabul edileceği) ve ona belirli kimlikleri (misafir işçi, yabancı, ilticacı, kağıtsız, düzenli/düzensiz göçmen) dayatma gücü sayesinde ‘yerli’nin statüsü sorgulanmadan kabul edilir (meşru görülür). Öte yandan, göç edenin eylemi (yer değiştirmek) her türlü sorguya açık hale getirilir. Gücü elinde bulunduran, bazı sosyal ilişkileri diğer ilişkilerden değerli/üstün görür, bazılarını marjinalize eder. ‘Yerli’, bazı mekânları ev olarak tanımlar ve bazı kimlikleri eve ait olarak görür; sabit ve tekil ev anlayışını da yeni gelenlere uyguladığı dayatmalar arasına katar.

“Buraya göç edip yerleşmiş olanlar, kısa bir uyum sürecinden sonra, yerlilere kendi vatanlarındaki alışkanlıklarını dayatmaya başlarlar. Böyle dayatmacı kişiler, buranın şivesi kullanılarak cezalandırılır, bu şiveye vakıf olmak için ancak yerli bir anneden süt emmiş olmak gerekir.”[27]

Kendini evin sahibi pozisyonuna sabitleyen ‘yerli’nin yerliliğinin ömrü ise ancak daha önceden gerçekleştirilmiş bir göç eylemi kadar uzundur. Amerika, Kanada, Avustralya… Avrupalı sömürgecilerin yerlilik ölçüsü, işgal ettiği evlerdir. Orta Asya bozkırlarından Batı’ya göç eden kavimler söylemi (kurucu mit) bile evin sahibi olduğu iddiasında bulunanın unutturmak istediği bir gerçeklik halini alıverir. Neyin unutturulup neyin hatırlatılmak istendiğine bağlı olarak değişen ‘yerli’nin ev tahayyülü, fragmanlı bir kolektif hafızaya dayanır. Kendisi göç etse de kendisi için ev hakkını savunur, başkaları göç ettiğinde ise onun ev hakkını elinden alır. Oysa, Zafer Şenocak’ın sözleriyle, “Artık yeter Salih, her millet kendi evini kurabilmeli, kendi iradesiyle hür yaşayabilmeli.”[28]

 

[1] Nail, T. (2015). The Figure of the Migrant. Stanford University Press.

[2] 2020 yılı rakamlarıyla 281 milyon: https://worldmigrationreport.iom.int/wmr-2020-interactive/

[3] a. Solimano, A. (2010). International Migration in the Age of Crisis and Globalization: Historical and Recent Experiences. Cambridge University Press.

b. Yukarıda 1 no.lu kaynak.

[4] a. Abadan-Unat, N. (2002). Bitmeyen Göç: Konuk İşçilikten Ulus-ötesi Yurttaşlığa. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

b. Deaux. K. (2006). To Be an Immigrant. Russel Sage.

c. Gezici Yalçın, M. (2017). Göç Psikolojisi. Pharmakon.

[5] Ev kurma, fiziksel yapısı olan bir konut bulma/edinme ve orada yaşama anlamını içerdiği gibi, bilişsel olarak inşa edilen ve duygusal olarak anlamlandırılan semantik bir yapıyı da içerir. Avustralya'da yaşayan göçmenlerin evi üzerine yapılan çalışmalara göre ev kurma; a) güvenlik (iradi bir özne oluş), b) aşinalık (habitusun gerektirdiği donamına sahip olma), c) topluluk (ortak sembolik ahlâka, değerlere ve dile sahip olma) ve d) olasılıklar (kapasite arttırma, beceri geliştirme ve kişisel gelişim olanağına sahip olma) unsurlarıyla mümkün olur (bkz. Hage, G. (1997). At home in the entrails of the West: Multiculturalism, “ethnic food” and migrant home-building. In H. Grace, G. Hage, L. Johnson, J. Langsworth ve M. Symonds (Eds.), Home/World: Communality, Identity and Marginality in Sydney’s West. Pluto Press.).

[6] Reicher, S. D., Hopkins, N. ve Harrison, K. (2006). Social identity and spatial behavior: The relationship between national category salience, the sense of home, and labor mobility across national boundaries. Political Psychology, 27, 247-63.

[7] Ev, çok-katmanlı bir olgu; konut, mahalle, kent, ülke ve hatta dünya ev olarak görülebilir:

a. Gezici Yalçın, M. ve Düzen, N. E. (2022). Konuttan memlekete ev. Onto Dergisi, 22, 17-23.

b. Gezici Yalçın, M. ve Düzen, N. E. (2021a). Altered meanings of home before and during COVID-19 pandemic. Human Arenas. https://doi.org/10.1007/s42087-021-00185-3

c. Gezici Yalçın, M. ve Düzen, N. E. (2021b, Ekim 22-23). Eve dönüş veya evden kaçış: Güvenli ev ile tekinsiz ev arasında [Sempozyum bildirisi]. VII. Eleştirel Psikoloji Sempozyumu – Özgürleşme.

[8] Van Tilburg, M. A. L. ve Vingerhoets, A. J. J. M. (2005). Psychological Aspects of Geographical Moves: Homesickness and Acculturation Stress (2. Baskı). Tilburg University Press.

[9] a. Al-Ali, N. ve Koser, K. (Eds.). (2002). New Approaches to Migration? Transnational Communities and the Transformation of Home. Routledge.

b. Bozkurt, E. (2009). Conceptualizing “Home”: The Question of Belonging among Turkish Families in Germany. Campus Verlag.

c. Ehrkamp, P. (2005). Placing identities: Transnational practices and local attachments of Turkish immigrants in Germany. Journal of Ethnic and Migration Studies, 31(2), 345-364.

[10] Şenocak, Z. (2007). Alman Terbiyesi, (s. 133). Alef.

[11] Şenocak, Z. (2008). Köşk, (s. 91). Alef.

[12] Sixsmith, J. (1986). The meaning of home: An exploratory study of environmental experience. Journal of Environmental Psychology, 6(4), 281–298.

[13] Blunt, A. ve Dowling, R. (2006). Home. Routledge.

[14]  ‘Ulusaşırı’ terimini ‘transnational’ karşılığı olarak kullanıyoruz. Bazı kaynaklarda kullanılan ‘ulusötesi’ terimini benimsemiyoruz. Ulusötesi, ulus olgusunu/kavramını geçip/aşıp başka bir olguya/kavrama varmayı/ermeyi çağrıştırıyor. Oysa ulusaşırı, henüz geçilmemiş/aşılmamış ulus olgusu/kavramı yerinde duruyorken, mevcut fiili ulusal ve uluslararası sınırları (madden ve manen) geçip aşmayı belirtiyor. Ulusaşırı/transnational hareketler, ulusal ve uluslararası sınırları önemsizleştirecek veya bu sınırlarla ilgili düzenlemeleri değiştirecek etkileri yaratma bakımından özgün bir olgu/kavram olarak belirlenmeyi gerektiriyor.

[15] Şenocak, Z. (1998/2006). Tehlikeli Akrabalık, (s. 41). Alef.

[16] Yukarıda 11 no.lu kaynak (s. 37).

[17] Yukarıda 1 no.lu kaynak.

[18] a. Ahmed, S., Castañeda, C., Fortier, A.-M. ve Sheller, M. (Eds.). (2003). Uprootings/regroundings: Questions of Home and Migration. Berg.

 b. Clifford, J. (1997). Routes: Travel and Translation in the Late Twentieth Century. Harvard University Press.

[19] Yukarıda 11 no.lu kaynak (s. 124).

[20] Kaya, A. (2007). German-Turkish transnational space: A separate space of their own. German Studies Review, 30(3), 483-502.

[21] Boccagni, P. (2017). Migration and the Search for Home: Mapping Domestic Space in Migrants’ Everyday Lives. Palgrave Macmillan.

Mandel, R. (2008). Cosmopolitan Anxieties: Turkish Challenges to Citizenship and Belonging in Germany. Duke University Press.

[22] Yukarıda 9.a no.lu kaynak.

[23] Yukarıda 15 no.lu kaynak (s. 9).

[24] İnsanın mekanla ve bağlamla ilişkili olan uzamsal imgelemesi için bkz. yukarıda 13. no.lu kaynak.

[25] Pratto, F. ve Stewart, A. L. (2012). Group dominance and the half‐blindness of privilege. Journal of Social Issues, 68(1), 28-45.

[26] Yukarıda 13 no.lu kaynak.

[27] Yukarıda 15 no.lu kaynak (s. 9).

[28] Yukarıda 10 no.lu kaynak (s. 121).

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top