Bir Devrim Sırasında Şiddet Hakkında Yazmak

25.11.2022  /  Yeganeh Khoie , Çeviri: Parvin Zare  /  Etiket: 25 Kasım yazıları

ViraVerita bundan tam dokuz yıl önce, 25 Kasım 2013'te yolculuğuna başladı.  O zamandan beri her sene 25 Kasım'da,  yayına başlamamızın yıl dönümü vesilesiyle, "Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü"ne dair farkındalık oluşturmak amacıyla yazarlardan  "toplumsal cinsiyet ve şiddet” konulu bir yazı kaleme almasını rica ediyoruz. Dokuzuncu yılımızda da İranlı yazar, çevirmen Yeganeh Khoie, İran’daki özgürlük mücadelesini değerlendiren kıymetli çalışmasını bizlerle paylaşarak bu geleneği sürdürmemizi sağlayan yazarlarımızdan oldu. Bu yoğun mücadele sürecinde bizlere zaman ayırdığı için kendisine çok teşekkür ediyor, şiddete yönelik farkındalığımızın ve eleştirelliğimizin hayatımızın her alanında canlı kalmasını ve şiddete karşı mücadelenin güçlenmesini temenni ediyoruz.

***

Bedenimdeki yaradan filizleniyorum

Sadece var olduğum için

Çünkü ben bir kadınım,

kadınım, kadınım.

İran'da Jina (Mahsa Jina Amini) ayaklanmasının üçüncü ayına girdiği bu günlerde özellikle kadınlara ve queerlere yönelik şiddet hakkında yazmak ilginç bir deneyim. Sosyal ve politik düzlemde yapısal şiddetten arınmış herhangi bir alanın neredeyse kalmadığı mevcut durumda son ayaklanmanın alevi de hükümetin bir kadın cinayetiyle ateşlendi: 22 yaşındaki genç kadın Mahsa (Jina) Amini Sakkız’dan (سقز-İran’ın Kürdistan bölgesindeki şehirlerinden biri) Tahran'a yaptığı bir yolculuk sırasında ahlak polisi tarafından "sözde" uygunsuz başörtüsü taktığı için tutuklandı ve ardından beyin kanaması nedeniyle Tahran'daki bir hastanede hayatını kaybetti. Bu cinayetin ardından başlayan büyük ayaklanma, yayılma şekli, sloganlardaki ve taleplerdeki radikallik, sergilenen yapısökücü performanslar, ülkenin dört bir yanında haklarından mahrum bırakılmış çeşitli halkların katılımı ve tanık olduğumuz görkemli sahneleri yaratan devasa bir yaratıcı gücün dışavurumu, bu ayaklanmayı "devrim" olarak adlandırmaya imkân veriyor.

Bugün itibariyle iki ayı aşan bir süredir devam eden bu “devrim”in başlangıcından bu yana sürekli olarak İran rejiminin vatandaşlarına yönelik aşırı şiddetine tanık olduk; tutuklama, insan kaçırma, işkence ve kontrolsüz ateş açmaktan sokaklarda insanları öldürmeye varan bir şiddetten söz ediyoruz. Açılan ateş sonucu hayatlarını yitirenlerin yanında çok sayıda da ağır yaralı var. Ayrıca, plastik mermiyle yaralanan ve gözlerini kaybetmiş birçok insan var. Kesin istatistiklere ulaşmak mümkün olamasa da 18 Kasım 2022 itibariyle, Harana İnsan Hakları veri tabanına göre, 16.000'den fazla kişi tutuklandı ve 58'i çocuk olmak üzere 402 kişi hükümet tarafından öldürüldü. En az 150 şehirde hükümet karşıtı gösteriler düzenledi. Sakkız'dan hastane, cenaze ve yas haberlerini veren, her ikisi de feminist aktivist olan gazeteciler Nilofar Hamedi ve Elaha Mohammadi devrimin daha ilk günlerinde tutuklandı. Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü'nden hemen önceki hafta İran'ın Kürdistan bölgesinden başlayan yoğun bir katliam gerçekleştirildi. Geçen bu iki aylık süre içinde, hükümetin baskı, işkence, zorlama itiraf mekanizmasıyla inşa ettiği şiddet döngüsü gazetecilere, öğrencilere, kadın hakları aktivistlerine, sendika ve işçi aktivistlerine karşı daha yoğun bir şekilde kullanıldı.

 

Kadınlara ve queerlere yönelik şiddet

Cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddet diğer şiddet ve ayrımcılık biçimlerinden nadiren ayrılabilir. Sınıfsal şiddet ve ayrımcılıktan dini ve etnik kökenli şiddet ve ayrımcılığa kadar yayılan, geniş bir spektrumdaki diğer şiddet ve ayrımcılıkların kesişiminde cinsel ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetin daha da karmaşık ve şiddetli biçimler aldığı açıktır. Hâkim İslami ideolojik yapıyla doğal olarak uyumlu olan İran’ın hukuki yapısı kadın karşıtı bir yapıdır. Bu yapı, kadını “birey”, “bağımsız bir insan”, toplumsal ve politik arenada aktif bir özne olarak değil, asıl olarak ailede bir eş ve bir anne rolünü oynaması gereken biri olarak gören bir görüşe dayanmaktadır. Başka bir ifadeyle, bu görüşte “kadının kendisi” değil –çoğumuzun bildiği üzere bir baskı kurumu rolünü oynayan- “aile” merkezdedir. Aile aynı zamanda şiddet için bir kamuflaj işlevi görmektedir. Böylece, İran İslam Cumhuriyeti “zorunlu başörtüsü” toplumsal düzeyde “kadınların özgüvenliği” («امنیتِ خودِ زنان») için gerekli bir şey olarak meşrulaştırdığında ve de propagandasını “kutsal ve güvenli” («مقدس و امن») bir şey olarak “ailenin mahremiyeti” («حریمِ خانواده») üzerinde kurduğunda gözlerini aile içi şiddetin formlarına kapatmış oluyor. Bu açıdan bakıldığında, kocalar ve babalar tarafından işlenen pek çok kadın cinayeti, kadın ve çocukları bağımlı ve erkeğin "mal"ı olarak gören yasalarca görmezden gelinmekte ve böylece sadece kadına yönelik şiddet değil, aynı zamanda çocuklara yönelik şiddet de kolaylaştırılmaktadır. Örneğin çocuğunu öldüren bir baba, geçerli cinayet suçuna tabi değildir. Böyle bir yasa, baskıcı erkekleri aile kurumu içinde kadınlara ve çocuklara, özellikle de kız çocuklarına şiddet uygulama ve onları kontrol etme konusunda özgür bırakmaktadır. Böylece, İslami kapitalist egemenlikle çok iyi örtüşen ataerkil bir yapıyla karşı karşıyayızdır.

Kadın cinayetleri (femicid), bildiğimiz gibi, küresel bir olgu. Şu anda yaşadığım ülke olan Almanya'da 28 saatte bir kadın cinayetine teşebbüs ediliyor ve neredeyse üç günde bir kadın öldürülüyor; buna göre, sadece 2019 yılında 117 kadın öldürüldü[i]. Bununla birlikte, Almanya’daki raporlara daha yakından baktığımızda İran ile bazı farklar görebiliyoruz: 2019'daki kadın cinayetleri raporuna göre, kaydedilen tüm kadın cinayetleri ilişki yaşanılan partnerleri tarafından gerçekleştirilmiş ve baba ya da erkek kardeşleri tarafından öldürülen kadınların sayısı birkaç dava ile sınırlı[ii]. Başka bir deyişle, burada da erkek-kapitalist yapı içindeki kadınlar üzerinde kurulmuş ataerkil tahakküm ve iktidar ilişkileri sorunuyla karşı karşıyayız. Ancak, en gerici yorumlardan birine sahip olan İran gibi bir toplumdaki hâkim olan dini yorum, "kişi" ve "temel bireysel haklar" kavramının yeterince gelişmemesi problemiyle birlikte mevcut soruna yeni boyutlar kazandırmaktadır. Buradaki en temel konu ise "beden" meselesidir.

Eklemlenen yeni boyutlarla birlikte, kadın bedeni sistematik olarak erkek-din-kapitalist güçlerinin sahası haline gelmiştir. Son yıllarda uluslararası medyada kadınların en büyük savaş alanlarından biri olan "Zorunlu Başörtüsü" yasasında bunun tezahürü açıkça görülmektedir. Bu yasayla birlikte bir kadının bedeniyle ilgili pek çok şeyin gerçekten kendisine ait sayılmadığını görmemiz mümkün. Sadece baba ya da koca değil, "büyük baba" («پدر اعظم») yani hükümdar- bile önemli ölçüde kadının bedeni ve fiziksel ilişkileri üzerinde kontrol ve denetim hakkına sahiptir. Son yıllarda gerçekleştirilen değişikliklerle birlikte kadınların hamilelikleri üzerindeki kontrolüne müdahale edildi ve örneğin, hastanelerde alt sınıflardaki kadınların erişebildiği ücretsiz sağlık hizmetleri arasında bulunan doğum kontrol yöntemlerinin kullanım imkânı ortadan kalktı. Benzer bir biçimde kürtajla ilgili kurallarda da sorun yaşanmaktadır; son birkaç yılda, yasadışı kürtajları kontrol etmek ve kürtaj “suç”unu ağırlaştırmak için yeni girişimlerde bulunuldu. Öte yandan, İslam Cumhuriyeti kanunlarında ve mahkeme kararıyla 13 yaşından küçük kızların evlenmesi yasal hale getirilerek çocuk yaşta evlilik teşvik edilmektedir. Çocuk yaşta evlilikler, yeterli cinsel eğitimin olmaması ve doğum kontrol olanaklarının erişilemez olması gibi etmenlerin birleşimi sonucunda, özellikle alt sınıftaki kız çocuklarının başlarına nelerin gelebileceğini, erken hamilelik ve annelik yüzünden daha küçük yaştan itibaren kadınların nasıl bir şiddete maruz kalabildiklerini tahmin etmek çok zor olmasa gerek. Bunların yanı sıra kız çocuklarının kişiliklerini özgürce oluşturma ve eğitim fırsatları ellerinden alınmakta ve bu durum onları daha da savunmasız hale getirmektedir.

Son aylarda, (daha önce işlenen bir sürü kadın cinayetinin üstüne eklenen) devletin işlediği bir kadın cinayetinin ateşlediği bir ayaklanmaya tanık olduk. Tüm ülke, başörtüsüsüz dans eden, saçlarını kesen ve başörtülerini yakan kadınların görüntüleriyle doldu. Bu protestolar bir anlamıyla İslami rejimin kimlik sembolünü kısmen ortadan kaldırmaktadır. Üniversitelerde cesur, özgürlükçü ve hak arayan pek çok sanatsal performansa ve yaratıma tanık olduk; “Jin, jiyan, Azadi / Zan, Zendegi, Azadi/ Kadın, Yaşam, Özgürlük”ün yankılarına her yerde tanık olduk ve bu yankılar İran’ın sınırlarının çok ötesinde de duyulabildi. Bu ilerici ve radikal mücadele en büyük ezilen nüfus olan kadınlardan başlayıp İran'ın diğer halklarının seslerinde yoğunlaşma olanağı buldu. Bu süreçle birlikte yeni kolektif özneler ortaya çıkmış ve daha önce merkezdekilerin duymadığı marjinal nüfusların duyulmamış sesleri herkesin kulağına ulaştı. Bu gelişmeler, özgürlük imkânı için önemli bir alan açmış, kadınlarla birlikte, diğer ezilen ve ötekileştirilen halkların yıllardır maruz kaldığı sistematik kırılganlığı, şimdiye kadar görülmemiş büyüklük ve yıkıcılıktaki bir güçle direniş ve isyanın filizine dönüştürmüştür. Bu anla birlikte, kırılganlıkların mobilizasyonunu görüyoruz ve Judith Butler'ın deyimiyle, kırılganlığı ve failliği ataerkil bir karşı koyuş olarak değil, "temel bir etkileşim" olarak gören bir "feminist siyaset"e tanık oluyoruz[iii]. Merkez ile çevre arasındaki ilişkileri askıya alan, tahakküme boyun eğmeyen, ve bir liderin ya da ünlü bir şahsiyetin peşinden gitmeyen bir ayaklanma.

Bitirirken, Kadına Yönelik Şiddette karşı uluslararası mücadele gününde, bu ayaklanmada hayatını kaybeden veya daha önce bu sistemin yapısal şiddetinin labirentinde yaşamlarını yitiren tüm kadınları ve İslami rejimin ölüm cezasına çarptırdığı iki eşcinsel hakları aktivisti Elham Choubdar ve Zahra Sedighi-Hamadani’yi anmam gerekiyor[iv]. Yeni bir devrimci karakteri mümkün kılan öncü ve yol açıcı sloganı “Jin, Jiyan, Azadi” ile Jina “Devrimi”nin bize bu yapıyı aşma ve yeni bir yapıda – Hannah Arendt’in ifadesiyle- özgürlüğü ve eşitliği inşa etme imkânı vermesi umuduyla!

En canlı ölümüz Jina'nın anısına:

Jina sen ölmedin. Senin ismin şifremiz oldu.

ژینا گیان تو نامری. ناوت ئه بیته ره‌مز

(Mezarında yazıldığı şekliyle)

 

[iii] Butler, Judith. Anmerkungen zu einer performativen Theorie der Versammlung (übertragen von Frank Born). Berlin: Suhrkamp 2016,s. 23.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top