Ahlat Ağacı'ndan Düşmek

13.01.2019  /  O. İnan Şenses  /  Etiketler: deneme, film eleştirisi, sanat

Sinema, sinema, sinema… Karanlık bir odada yaşamı kuşatma cüreti… Perdenin sınırlılığına inat genişleyen ufuklar müjdesi… Yirminci yüzyılın ve yüzyılımızın yaratıcı öznesine neredeyse sınırsız olanaklar sunan engin bir dil… Yaşama ilişkin basit bir sorusu olan göze, zihne, diyeceğini söyletmede, kurcalamada davetkar olan bir enerji… Dilin, sesin, rengin göz kamaştırıcı armonisi, bir şölen sinema…

Dikkatinizi çekmek isteriz. Sahne eksenli tüm sanatlarda, izlemek, dinlemek için ön koltuklarda oturmak önemsenirken, bu, sınıfsal bir ayrıcalığa işaret ederken, sinemada, perdede, bu gelenek çatırdar. Ön koltuklara değil, geriye, geriye, daha geriye kümelenir insanlar. Sinemada en geride olan en öndedir aslında. Sinema işte, neylersiniz?

Sinema, Nuri Bilge Ceylan, Ahlat Ağacı…Güzel bir üçleme oldu sanki. Gösterime girdiği ilk zamanlarda konuk olduk bu filme öncelikle. İyi, kötü, öncesinde Bilge’nin sinema diliyle sohbet etmişliğin hazzı ve huzuruyla beklentimiz yine yüksek, dahil olduk izlemeye. Hımm… Acaba… Hııı… !!!... ???... Biraz zorlanmış mı ana tema ne? Kabul, Bilge hep zorlar ama güzel zorlar… Sanki sinema diliyle yeniden yoğrulamamış temalar işleniyor gibi. Bütünlük, parçalılığın yoğunluğunda ıskalanıyor mu ne? Kesitlerin düşünsel derinliği, kahramanımız ve başka bir yazarın yazın dünyasına ilişkin gerilimli diyaloğu, iki imamın ve yine kahramanımızın din eksenli beylik tartışması sözgelimi, parça-bütün bağını zorluyor sanki. Parçaların basit toplamından daha öte bir değeri olan bütünün yani bir sanat sineması yapıtının gerisinde mi kalıyoruz diye düşünmeden edemiyor insan… Özce; felsefi, insanın neliğine, oluşuna, özüne, yaratıcılığına dair diyalogların metinsel ağırlığı sinemanın gizil evreninden rol çalıyor sanki…

Biraz haşiniz ya hani, sinemayı izlemek yerine senaryoyu okusak ya demeye getireceğiz getirmesine ama Bilge karşımızda… Saygı, yaratılarına dönük samimi sıcaklık ketliyor uçarılığımızı, sivriliğimizi…

Saç, baş dağınık, acabaların boğuculuğunda, omuzlar düşmüş tutuyoruz evin yolunu. Ama dolaşıyor sinemanın büyüsü sinirlerimizde. Sinemanın, sanatın gücü bu olsa gerek değil mi? Soru işareti koyduğunuz bir şey sizi bağlıyorsa, kritik dolu sohbetlerinizde dahi lezzet parçacıkları dağılıyorsa sağa, sola, bu değil midir sanat, insan yaratıcılığının rafine formu… Kuşkusuz beğeni üzerinden derinleşmek, kritik üzerinden didiklemekten daha yeğlenesi ama olsun…

Aradan uzun bir süre geçiyor ve biraz kavgalı olduğumuz filme yeniden konuk olma arzusu beliriyor ansızın. İkinci seyre dalış… Bambaşka değil kuşkusuz ama başka bir göz, başka bir zihin, his, dalıyor üç saati geçkin akıntıya. İlk izlemenin, gerilimli, aksi, kritik temelli düşünüşünden ötelere taşıyoruz şimdi. Hayır, hayır; kritik olduğu yerde, çekinceler sabit değer, ama… Bu ikinci deneyimde, “film okuma”yı, analitik soğuklukla filmi didiklemeyi değil de, serbestliği, filmi “hissetmeyi” yeğlediğimizdendir, ama sonrası daha bir başka anlamlılaşıyor. Kahramanımızın iç acısı yansıyor bize, o buruk hüzün, tüm sinemasal dolayımlardan sıyrılıp, zekamıza çalım atıp diyelim hadi, dokunuyor yüreğimizin bir köşeciğine…

Yüzeyde, görünürde, diyaloglar, tavırlar hep okşuyor bizi. Bir bakıma gülme, gülümseme çokluğu. Mekanın, insani ilişkilerin boğuculuğuna inat, bir koy vermişlik gevşekliği, sık sık tekrarlanan belirgin bir küfürle taçlanan basit diyaloglar kümesi. Mekanın boğuculuğuna, sıradanlığına çözüm, kahramanımıza göre bu mekanı bombalamak söz gelimi: seyircide bir gülümseme. Atanamamış bir öğretmenin, ülke çarpık gerçekliğinin acı bir görünümünü yansıtan çevik kuvvet polisi haliyle, telefon konuşması üzerinden anlatıya dahil oluşunun görünürde yarattığı his, yine bir gülümseme. Kahramanımız, kitabını bastırabilmek için küçük bir gelir desteği umuduyla belediyenin kapısını çalar söz gelimi. Pardon, kapısız belediyeye konuk olur, hayırlanır. Bürokrasinin o bomboş işleyiş mekanizmasına, sıradanlığına öfke, gülümsemeyle örtünür. Tipik hoyratlıktaki, odunsu bir kum ocağı işletmecesine ricacı olunur ama “ansiklopediler” devirmiş işletmeci değil para, akıl verir, bol ya hani onda; yine bir gülümseme… 

Bir şeylerin üstünü örtmeye, saklamaya yarayan gülme hali bir yere kadar tabii. Sürekli aksayan çekirdek aile ilişkisi dahi gülmeyle sıvanmaya çalışılsa da bir yere kadar dedik ya… Bu gülmeler, açmazlarımızın, saçmalıklarımızın, çözümü zor gerilimlerimizin olsa olsa örtüsü olur ancak… Yırtılacak olan bir örtü ama… Birike, birike, derinde, hani şu kolay söz dinlemez organımızda, yürekte, bir şeyler kanamaya, acımaya başlar içten içe. Kahramanımızın, çevresinin görünür mizahının ötesi, pusulan bir gözün, uzaklara dalan bir bakışın sızısıyla örülüdür, hem de pek pekin aslında…

Bize göre, kahramanımızın ve çevresinin ve daha özde kahramanımızın ve babasının en insani ilişkilerinin sakatlanmışlığının acısı ve bir bakıma çaresizliği tüm bu sızı kaynağının çekirdeğini oluşturur. Haliyle, pek tabii, gözyaşı, sahisinden, damlalar ıslatır perdeyi onca gülmenin tam orta yerinde… Örtü delik deşiktir maalesef…

Bitmedi ama… Çaresizlik, bir bakıma dedik… Umut peki, çoğu şeye inat... Biraz olsun sahici bir gülümseme yayılmasın mı yüzümüze? Yok mudur soru işaretlerinin iyi, kötü rahatlatıcı bir noktaya evrileceği anlar? İleriye dönük, güzele yazgılı bir deprem olsun şu sahnede. Çözümsüzlük boğup atmasın, “zaman” biraz olsun beklesin bizi, iyi gelsin bize… Çelişki yumağının ucunu bir an olsun tutalım sıkıca. Güzelim tepede serin bir havayı, doğayı, oh tadında çekelim şu kanlanmış ciğerlerimize. Tam da bu beklentiye olumlu bir yanıt verme kararlılığıyla son sahne, deşilmiş örtüyü sağlamca örmeyi dener. Bütün açmazlar, bir kuyunun karanlığında gösterilen o son çabanın sahici enerjisiyle dindirilmeye çalışılır bir bakıma…

Yakın çevresince soru işaretleriyle hırpalanan baba, bu sahnede, oğluna güzel bir nokta armağan eder, bir ilgi sıcaklığı, bir beraberlik andı. Oğlunun yazdığı kitabı okuyan tek değil belki ama ilk kişi olarak… Anlamsızlığın, hiçliğin sembolü olan o taşlı kuyuya, oğulun daha düne kadar dudak büktüğü o dipsiz karanlığa, bir umut, kazma vurulur en güçlüsünden oğul tarafından ve baba seyre dalar o derinde oğlunu, ışıklı gülümsemesiyle…

Sinema, Bilge; selamlıyoruz sizi tüm içtenliğimizle, sıcak duygularımızla… İyi ki varsınız…

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top