25 Kasım’da, Mahsa’yla, Kadın! Hayat! Özgürlük! İçin…

24.11.2022  /  Ezgi Duman  /  Etiket: 25 Kasım yazıları

 

ViraVerita bundan tam dokuz yıl önce, 25 Kasım 2013'te yolculuğuna başladı.  O zamandan beri her sene 25 Kasım'da,  yayına başlamamızın yıl dönümü vesilesiyle, "Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü"ne dair farkındalık oluşturmak amacıyla yazarlardan  "toplumsal cinsiyet ve şiddet” konulu bir yazı kaleme almasını rica ediyoruz. Dokuzuncu yılımızda da  Feryal Saygılıgil ve Ezgi Duman değerli çalışmalarıyla bizleri kırmayarak bu geleneği sürdürmemizi sağladı. Kıymetli katkıları için kendilerine çok teşekkür ediyor, şiddete yönelik farkındalığımızın ve eleştirelliğimizin hayatımızın her alanında canlı kalmasını ve şiddete karşı mücadelenin güçlenmesini temenni ediyoruz.

***

 

Başlarken: Mirabel Kardeşlerden İranlı Kadınlara

*25 Kasım’ın çıkışını bir kez daha hatırlayalım: Yıl 1960, Dominik Cumhuriyeti’nde faşist Trujillo yönetimi kendisine muhalif kişilere karşı yoğun bir baskıcı politika yürütüyordu. Pek çok siyasi muhalif tutuklanıyor, faili meçhul şekilde öldürülüyor veya hapishanede elektrikli sandalyede idam ediliyordu. Söz konusu faşist rejimle mücadele etmek için Clandestina örgütünü kuran Mirabel kardeşler, Trujillo tarafından ülkenin en büyük iki sorunundan biri (diğeri kilise) olarak görülmekteydi. Nihayetinde üç kız kardeş, Patria, Minerva ve María Teresa devlet güçleri tarafından öldürüldü.[1] Geriye Mirabel Kardeşlerin izleri kalmıştı. 1981 yılında, Kolombiya’nın Bogoto şehrinde bir araya gelen Latin Amerikalı ve Karayipli Kadınlar Kongresi’nde, Mirabel Kardeşlerin ölüm yıl dönümü olan 25 Kasım, “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü” olarak ilan edildi. Bugün ise Mirabel Kardeşlerin hayaletleri bizleri çağırıyordu...

Yıl 2022, şeriatla yönetilen İran Devleti’nde 22 yaşındaki Mahsa Amini, ahlak polisi tarafından 16 Eylül’de öldürüldü. Ardından yapılan eylemlere İran Devleti genel tavrına uygun olarak  şiddetli şekilde karşı koyuyor. İran İnsan Hakları Kurumu’nun (IHR) yaptığı 1 Kasım tarihli açıklamada, 253 kişinin bu protestolarda polisin saldırıları neticesinde hayatını kaybettiği açıklanmıştı. Kurum’un 7 Kasım tarihli açıklamalarına göre ise bu sayı 304'e yükseldi. Ölenlerin 41’i 18 yaşın altındaki kişiler. 10 binden fazla kişi de protestolara katıldığı gerekçesiyle gözaltına alındı.[2] Yargı Erki Başkanı’nın talimatı ve Tahran Devrim Mahkemesi’nin kararıyla “yeryüzünde bozgunculuk yapmak”, “kamu düzenini ve huzurunu bozmak”, “ulusal güvenliğe karşı açık ve gizli faaliyette bulunmak”, “yeryüzünde bozgunculuk yapmak”, “devlete savaş açmak” gibi “suç”lamalarla hakkında “idam cezası” verilen kişilerin sayısıysa iki oldu.[3]

Belli ki Mirabel Kardeşler Mahsa Amini’yle birlikte çağırmaya devam ediyor. Belli ki kadınların erkek- devlet şiddetine karşı “gerçek adalet” için verdikleri mücadele durdurulamıyor. Tüm bu dozu gittikçe artan devlet saldırganlığına rağmen İran’da yıllardır görülmemiş bir isyan hareketiyle karşı karşıyayız. Kadınların yasaları çiğneyerek örtmedikleri saçlarından yapılmış bayrak olmayan bayrak dalgalanmaya devam ediyor.  Üstelik sadece İran ve kadınlarla sınırlı kalan bir isyan değil söz konusu olan. İran’da uzun süredir devam eden baskıcı rejimin en çok kadınları hedef aldığını ve bu bahisle kadınlar üzerindeki baskıların kalkmasının kendilerine de ziyadesiyle tesir edeceğini bilen erkekler[4] de sokakları tutmaya devam ediyor. Devlet şiddetine karşı, “özgürlük” için

 

Yasanın Şiddeti

Devlet şiddeti bahsini açmışken, 2022 İran’ı değil 1960’lar Fransa’sına dair bir filmle başlayayım. Annie Ernaux’un Türkçe’ye bu isimle çevrilmiş olan kitabından uyarlanan “Kürtaj” filminde şeriat değil, laik demokratik bir rejimle yönetilen Fransa’da yaşayan, başörtü takmak zorunda olmayan “özgür” gençler mevzubahis. Akademisyen olmak isteyen, derslerinde başarılı, üniversite öğrencisi bir kadın hamile kalır. Anne isimli bu genç kadın anne olmak istemez ve kürtaj olmanın yollarını arar. Ancak o dönemde ilgili Yasa Anne’nin kürtaj olmasına izin vermez. Haliyle Anne yasadışı kürtajın yollarını arar, pek çok kez Yasa’yı çiğner, nihayetinde külliyen merdiven altı bir ortamda ve riskli şekilde kürtaj işlemi gerçekleşir. Anne bu işlemden sonra kaldığı öğrenci yurdunda fenalaşır ve hastaneye kaldırılır. İnsaflı bir doktorun sayesinde bu vaka kayıtlara kürtaj sonrası bir tıbbi müdahale olarak geçmez. Anne bazı kadınların aksine ve tamamen şans eseri ölümün ve cezanın, yani Yasa’nın elinden kaçar ve bütün bu süreç boyunca çok fazla ıstırap çekse de  ölmez.

Filmde benim en çok dikkatimi çeken sahnede Anne’nin ilk muayene olduğu doktorla hamile olduğunu öğrendiği gün yaptığı bir konuşma geçer. İyi niyetli olduğu belli olan bu kişiyle Anne arasında şöyle bir diyalog geçer:

Doktor: Bu sizin için ne demek biliyorum.

Anne: Bir şey yapın.

Doktor: Benden bunu isteyemezsiniz. Ne benden ne başka birinden. Yasalarda iltimas yoktur. Size yardımcı olacak herkes hapse girebilir. Siz de öyle. O da başınıza daha kötüsü gelmezse. Şansını deneyen kızların listesine her ay başka bir isim ekleniyor. İnanılmaz ağrılarla ölüyorlar. Onlardan biri olmak istemezsiniz inanın bana.

Anne: Bu adil değil.

Yasalarda iltimas elbette tamamen yok denemez, bazılarına –mesela bazı erkek şiddeti faillerine- nasıl iltimas geçildiğini biliyoruz. Fakat İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin imzalandığı bir ülkede ve ilanından hatırı sayılır bir zaman sonra bile genç bir kadın için hayatı söz konusu olsa bile yasalarda iltimastan bahsedilemez. Haliyle Anne’nin tekil hikâyesinin, gelecek hayallerinin bir türlü hesaba katılmadığı bu evrende “adalet”ten de bahsedilemez. Yasalar, hukuka uygun davranan görevliler gayet tabii oradadır, ancak iltimas yoktur, adalet de varla yok arasında bir yerlerde aranmakta, en çok da kadınlar ve benzeri diğer ihtiyaç sahiplerince… Zira“her yasa, yasa yapıcı, yasa koyutlayıcı ve yasa dayatıcı bir şiddete yaslanmak zorundadır ve bu tür bir yasa dayatıcı şiddet her türlü yasa koruyucu ya da idari şiddette temsil edilir. Oysa adalet fikri yasanın değişen dayatma güçlerine bağlı olamaz. Dolayısıyla adalet hem yasadan hem de dayatılmasının ve konulmasının getirdiği şiddetten aynı derecede uzak bir alana aittir.”[5]

Hakiki bir otobiyografik hikâyeden hareketle ortaya çıkarılmış olan bu film geçmişine rağmen 25 Kasım ve/veya erkek şiddeti denilince akla ilk elden gelmese de devlet şiddeti ve hatta ondan da gizlisi olan bu “yasa dayatıcı şiddet”e işaret ediyor. Bu durum şiddetin Walter Benjamin’den Slavoj Žižek’e “mitik”, “kökensel”, “hukuki” veya “nesnel şiddet” gibi pek çok adlandırmaya konu olmuş hâlidir. Ve gerek emsal gösterdiğim filmde gerekse de Mahsa Amini’nin başına gelenlerde gördüğümüz üzere mevzu bahis kadın olunca tesiri daha farklı hissediliyor. Zira erkek şiddetini veya herhangi bir şiddet edimini yasaklamış olan yasa da aslında boğazına kadar yasakladığı şeye bulaşmış halde. Bu durumda normal olanın veya normali tüm ana hatlarıyla belirleyen yasanın şiddeti, hatları buna uymayana, 1960’larda Fransa’da kürtaj olmak isteyen bir kadına, yine o tarihlerde Dominik’te faşist yönetime muhalif olan kadınlara, 2022’lerde İran’da başörtüsünü yasalara uygun şekilde takmayana yöneliverir. Werner Hamacher’in dediği şey; yasa dayatıcı şiddet (başörtüsüne dair) yasayı koruyucu, idari (ahlak polisince icra edilen) şiddette Mahsa Amini’ye yönelir ve onun hayatına mâl olur.

 

Devlet Şiddeti…

Mahsa’nın başına gelenlerin evrensel insan haklarına ne kadar da aykırı olduğunu tartışmaktansa, mevzunun esasen “devlet katında” “(hususiyetle bazı insanlar için) yasalarda iltimas yoktur”la başladığını ifade etmek gerek diye düşünüyorum. Zira İran’da uzun süredir baskı rejimi bir hayli şiddetli ve kendine has olsa da (demokratik, seküler olanlar da dâhil) rejimlerin tehlikeli kesimler üzerinde lazım oldukça hunharca uyguladıkları devlet şiddetinin geri çağrıldığı ve haliyle erkek egemen, heteroseksist taraflarının da öne çıktığı yıllarda yaşıyoruz. ABD’den İran’a, Avrupa’nın en “güvenli” olarak görülen mıntıkalarından Türkiye’ye “güvenlik”, devletlerin en önemli meselesi ve esasında kendi bekaları manasına gelen “güvenliği” sağlamak için her şeyi yapmaya hazırlar. Bahsi geçen “hukuk dışı” (aslında gayet hukuki) devlet şiddeti mevkiinde “güvenlik adı altında, uygulayıcı ve idareci aygıtlara kendi kendini temellendiren ve koşulsuz bir erk tahsis edilmiştir”[6]. Adı üzerinde, bu “erk(ek)”in en öncelikli işlerinden biri kadınları, kadın bedenini kontrol altına almak. Pierre Bourdieu’nun “devletin sağ eli”[7] dediği ve bugün tesiri daha fazla hissedilen nobran, zalim tarafı aynı zamanda eril, zira aşağıdakilere, ezilenlere yönelen tarafı.

Bugün İran spesifik bir emsal gibi görünüyor, elbette İran’daki vaziyet hususiyetle de kadınlara yönelik baskı ve şiddet açısından şeriatla yönetilmesi hasebiyle bir hayli farklı.  Evet, Anayasalarında “laik ve demokratik” bir ülke olduğu yazan ülkelerde kadınların eskisinden daha bağımsız bir hayatı varmış gibi görünüyor. Özellikle iş hayatında daha fazla yer ediniyoruz. Ancak ahvalimiz hiç de BM ve liberal feministlerin met ettikleri gibi değil. Her şeyden evvel kadınlar ve bedenleri kapitalist yeniden üretim krizinin neo hâlinde de bir kontrol ve yönetim mıntıkası olarak görülmekte. Diğer taraftan da kadınlar için birçok fırsat sunuyormuş gibi görünen günümüz neoliberal- neopatriyarkal sistemi esnek ve/ veya kısmi zamanlı çalışmanın yaygınlaşması, düşük ücretler ve sağlık alanındaki güvencesizlikle beraber kadınları ciddi bir yoksullaşma ve ekonomik- sosyal açıdan ciddi istikrarsız yaşamların içine sürüklüyor.[8] Tam da bu sebeplerle kendi istikrarının peşindeki ve sermayedarlara sol, naif elini gösteren devletler doğrudan/dolaylı olarak kadınlara şiddet uygulamaya, ayrımcılık yapmaya devam ediyor. Hatta Türkiye gibi ülkelerde durum sadece devam etmekten ibaret değil. İstanbul Sözleşmesi’nden geri çekilme sürecinde de aşikâr şekilde görüldüğü üzere burada bir artış veya yoğunlaşmadan bahsetmek daha doğru olur.

 

v. Erinnüler,...

Erkek egemenliği ve yasal şiddet demişken; bundan çok çok uzun zaman önce kurulmuş mitik evrende de olsa, belki de günümüzdekine yakın nitelikteki ilk mahkemeyi anmak isterim. Bu mahkeme Aiskhülos’un meşhur Oresteia’sında  kurulur. Orestes burada annesi Klytemnastra’yı öldürmesiyle alakalı yargılanmakta ve işin sonunda ise yargıçların oyu eşit çıkmaktadır. Hâl böyle olunca karar “Tanrıça” Athena’ya kalır. Ancak “babasının kızı”, babasının kafasından doğmuş Tanrıça Athena hükmünü verir ve oyunu aşikâr şekilde erkekten yana kullandığını belirterek Orestes’i kurtarır. Antik Yunan’daki hukuki ve hâliyle siyasi gidişata dair değişikliklerle de elbette yakından alakalı olan bu mit, aynı zamanda Orestes’in peşine düşen Erinnüler’in dönüşümünü, daha doğrusu esasında yok olmalarını anlatır. Bu eski, kadından yana, haliyle tekinsiz, gececil Tanrıçalar Athena tarafından uysal Eumenidlere dönüştürülür. Bir nevi polis nizama, kadın hizaya çekilir.

Yalnız burada hemen not düşeyim: Bu resmî mahkemeden önce Erinnüler’in işin içine girmesi için Klytemnastra’nın hayaleti çağrıda bulunur. Masal veya değil, nihayetinde hayaletler çağırır. Devlet şiddetinin ziyadesiyle yoğun şekliyle geri çağrıldığı şu günlerde hayaletler de Mahsa ve benzerleri de adalet isteyenleri, arayanları kendileri için de çağırmakta. Ancak bir adres -Mahsa’nın ölümünün faili polislerin ve onların dayandığı yasanın aksine- her zaman tekil ve idiomatik olur[9] ve “adaletin yegâne ilkesi ötekinin tekilliğine saygı duymaktır”.[10] Tam da çoklu ihtimallerin önünü kapatmak, zira “belirlilik/ öngörülebilirlik” için orada olan yasanın aksine, “öteki”nin çağrısı geleceğe ve oradaki istikrardan çok türlü ihtimallere, bu yüzden “adalete”, günümüzde hâkim olana, erkek olanına değil “gerçek adalet”e açık. Bu çerçevede siyaset her şeyden evvel ve her şeye rağmen olumsal. Jacques Rancière’in dediği gibi “Eğer siyaset varsa, bu basitçe halklar, egemenler ve yasalar olduğu için değil ‘ortaklaşa-olma’nın spesifik bir yapılanması olduğu içindir. (…) İkincisi ise şu ki siyaset her zaman olaysal anlar uyarınca sürüp gider.”[11]  

 

Mahsalar…

Haliyle selefleri gibi İran’daki protesto gösterileri de aslında beklenen beklenmedik vakalar silsilesiyle dolu. Molla veya değil birileri yasa yapar, totalize eder; şedit bir şekilde. Fakat iktidar “madun kılma ve üretme biçimindeki çifte değerliliği”[12] haiz ve –Costas Douzinas’ın deyimiyle[13]- hem anlam ufkuna hem de güç ekonomisine ait yasasının bir de okuyucuları, muhatap olmayan muhatapları var. Birinden diğerine geçişte kaybolan, bu bahisle değişen, kopan, yarılan bir şeyler, bir yaşamın kendisini muhafaza ettiği zemin olarak différance[14] var. Belki yüzyıllardır tartışılan “müşterek iyi” ve haliyle “Yasa”yı mutabakat değil, disensus kat etmiş hâlde. Mahsa Amini ve onun hayaletinin çağrısına kulak verenler bu disensusun hamileri. Günlerdir İran rejiminin yasaları ve İran polisinin yasa koruyucu ve koyucu şiddeti muhataplarına geçene kadar olanlar oluyor, manalar bozuluyor, murat edilen bir türlü olmuyor. İran’da başörtüsü yasası hâlâ yürürlükte, ancak kadınlar sokaklarda, istediği takdirde umursamazca başörtüsüz geziyor.

“Kelimelerin, adların, anlamların, belirli adlandırmaların yaralayıcı etkisi nasıl azaltılır sorusuna tek biçimli bir yanıt verilemez. Bu bazen, verili adı üstlenmemek, sana yapılan çağrıyı duymazdan gelmek, Yasa’nın çağrısına kulak vermemek olabileceği gibi bazen de verili kelimeyi ya da adı alıp onu bambaşka bir içerikle donatmak da olabilir ve şimdi burada sayamayacağım bambaşka kültürel ve politik tarzlar icat edilebilir. Bu tam anlamıyla bir icat işidir.”[15] İranlı protestocular bu bağlamda icat ediyor ve siyasal sahneyi yeniden inşa ediyorlar. Belli ki bu “ortaklaşa-olma”yla inşa edilen, yerel bir süreç. ABD başkanı ve First Lady’nin çıkıp da “bizim askeri zaferimiz sonrasında, kadınlar artık evlerinde hapsolmayacaklar”, “kadınlar artık özgür” demesine benzemiyor.[16] İranlı kadınlarla dayanışılıyor elbette ve fakat şimdilik “vicdanlı”, “yüce” kimseler çıkıp, ikiyüzlü bir şekilde İranlı kadınları başörtüsünden kurtardık diye reklam yapamıyor.[17]

 

Bitirirken: “Punk is not ded”[18]

İran’daki protestocuları ve onlarla dayanışan dünyanın çeşitli mahallerindeki insanları gördükçe aklıma bir başka filmden de sahneler geliyor. Tahmin edileceği gibi başkahramanımız Marjane’ın ve İran’daki muhalif görüşlü insanların hikâyesini kara mizah vasıtasıyla bizlere sunan Persepolis filminden sahneler bunlar. Film boyunca Marjane devlet ve bu bahisle erkek şiddetine çokça maruz kalan İranlı kadınlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Çok sevdiği amcasını hapishaneye ve idam sehpasına uğurluyor, sevdiği erkekle birlikte olmak için erken yaşta evlenmek, hatta ailesinden ve ülkesinden uzaklara kaçmak zorunda kalıyor. Kendisi, sevdikleri, onun gibi düşünenler ve yaşayanlar daha doğrusu yaşamak isteyenler  acılar çekiyorlar.

Ancak Marjane’ın çok sıkı bağları olan ve eşini de siyasi mücadeleler sırasında kaybetmiş büyükannesinin de söylediği gibi başka bir seçenek, daha doğrusu bir ihtimal daha hep var. Marjane’nın Tanrı’yı ve Marx’ı bulutlar üzerinde gördüğü komik rüyasında Marx’ın dediği gibi daha yapılacak işler var. Belki de bu yüzden küçük Marjane ve amcası gibi izbe, karanlık, pis bir hapishane hücresinde bile dans edenler var. Ergenlik döneminin ilk günlerinde yasalara aykırı şekilde Iron Maiden albümü almaya çalışırken yakalanan Marjane’nın ceketinde yazdığı gibi:“Punk is not ded”. Yüzlerce insanın öldürülmesine karşın binlerce insan sokaklara çıkabilir. Kutsal Yasalarda yazanın hilafına kadınlar sokaklarda başörtüsüz gezebilir. Polis şiddetine rağmen “jin, jiyan, azadi”/ “zen, zendegi, azadi” sloganları atılabilir. Birileri yıllardır aynı zamanda kadınlara yönelik yasakların, şiddetin en önde gelen sembollerinden olan mollaların sarıklarını sokaklarda fırlatıp kaçabilir ve böylece birilerini güldürüp, ötekileri o müesses nizamın bekçisi din âlimlerini ziyadesiyle dumura uğratabilir. Tutuklanmayı, belki de daha fenasını göze alarak Shervin Hajipour sosyal medya hesabından Mahsa’nın ve bu bahisle Mirabel Kardeşlerin ardından “Baraye”/ “İçin” isimli bir şarkı söyleyebilir:

Sokaklarda dans edebilmek için

Öpüştüğümüz anda hissettiğimiz korku için

Benim, senin, bizim, hepimizin kız kardeşleri için

Eski aptalca yolları yıkmamız gerektiği için

Boş kalan ceplerimizden utandığımız için

İhtiyacımız olan tek şey sıradan bir hayat olduğu için

Çöplüklerde yaşayan çocuklar ve onların hayalleri için

Bu kontrollü ekonomi sebebiyle

Bu zehirli havayı solumamız sebebiyle

Valiasr ve onun bitmiş ağaçları için

Victor dediğimiz çitaların neredeyse nesli tükendiği için

Zararsız köpekler bile yasa dışı ilan edildiği için

Boşa döktüğümüz yaşlar için

Bu fotoğraftaki anı tekrar tekrar yaşadığımız için

O güzel, gülen yüzler için

Öğrenciler ve onların geleceği için

Bize zorla cenneti dayattıkları için

En parlak yıldızlar demir parmaklıklar arkasında olduğu için

Afgan mülteci çocuklar için

Bu saydığımız ‘için’ler hiç bitmediği için

Bize söylettikleri içi boş sloganlar nedeniyle

Uyduruk şekilde inşa edilen binaların enkaza dönüşmesi sebebiyle

Kafamızın rahat olmasına hasret kaldığımız için

Bitmeyen gecenin ardından güneşi beklediğimiz için

Anksiyete ve uyku ilaçları nedeniyle

Erkek! Vatan! Refah! Sebebiyle

Erkek olarak doğmayı dileyen yasaklı kızlar için

Kadın! Hayat! Özgürlük! İçin[19]

 

(Şarkıyı ülkesinden çok uzaklarda yaşamak zorunda bırakılan sevgili arkadaşım Elşen Ahkan çevirdi.)

 

*Görseller Midjourney yapay zeka programıyla Bükem Özçeri tarafından oluşturulmuştur.

[1] https://www.evrensel.net/haber/396420/mirabal-kardesler-kimdir (Erişim Tarihi 15 Kasım 2022.)

[4] Bkz. Slavoj Žižek, “Women, Life, Freedom, and the Left”, 5 Kasım 2022. https://www.project-syndicate.org/commentary/four-women-centered-news-st.... (Erişim Tarihi 15 Kasım 2022.)

[5] Werner Hamacher, “Afformatif, Grev”,  çev. Ferit Burak Aydar, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Haz. Aykut Çelebi, Metis Yay., İstanbul, 2010, s. 135.

[6] Johanna Oksala, “Devlet Şiddetinin Yönetimi”,  çev. İmge Oranlı, Cogito, Michel Foucault, S. 70- 71, İstanbul, 2012, s. 172.

[7] Bkz. Pierre Bourdieu, Karşı Ateşler- Neoliberal İstilaya Karşı Direnişe Hizmet Edecek Sözler,  çev. Sertaç Canbolat, Sel Yay., İstanbul, 2015, s. 11- 20.

[8] Bkz. Silvia Federici, Tenin Sınırlarının Ötesinde, çev. Bilge Tanrısever, Otonom Yay., 2020, İstanbul, s. 47- 55; Helena HIRATA, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor?: Küreselleşme ve Cinsiyete Dayalı İş Bölümü”,

Feminist Politika, S. 12, 2011 İstanbul, s. 18, 19.

[9] Jacques Derrida, “Yasanın Gücü, Otoritenin Mistik Temeli”,  çev. Zeynep Direk, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Haz. Aykut Çelebi, Metis Yay., İstanbul, 2010, s. 62.

[10] Costas Douzinas, “Şiddet, Adalet, Yapıbozum”, Hukuk Adalet ve İnsan Hakları- Eleştirel Bir Yaklaşım, çev. Rabia Sağlam-Kasım Akbaş, NotaBene Yay., İstanbul, 2016, s. 173.

[11] Jacques Rancière, “Halk Bir İnşadır”, çev. Murat Erşen, 13 Temmuz 2017. https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2017/07/13/jacques-ranciere-halk-bir-insadir (Erişim Tarihi 15 Kasım 2022.)

[12] Judith Butler, İktidarın Psişik Yaşamı, çev. Fatma Tütüncü, Ayrıntı, İstanbul, 2015, s. 11.

[13] Douzinas, 168.

[14] Jacques Derrida, Yazı ve Fark, çev. Burcu Yalım, Metis Yay, İstanbul, 2020, s. 272.

[15] Alev Özkazanç, Feminizm ve Queer Kuram, Dipnot Yay., 2018, Ankara, s. 86.

[17] Batı’nın Afgan kadınlarıyla alakalı ikiyüzlü tutumuna dair kaleme aldığım tartışma için bkz. https://birikimdergisi.com/guncel/10706/afgan-kadininin-yuz-u-dunyanin-yuz-suzlugu (Erişim Tarihi 15 Kasım 2022.)

[18] Persepolis filminde geçtiği hâliyle kullandım.

[19] İranlı sanatçı Shervin Hajipour’un, Mahsa Amini için atılan tweetlerden yaptığı bu şarkı sebebiyle bir süre tutuklu kaldıktan sonra kefaletle serbest bırakıldı. Bu sırada şarkının kendisi ve tesiri İran Devleti’nin müdahale edemeyeceği kadar uzaklara çoktan taşmıştı. Binlerce kişi bu şarkıyı dinledi ve paylaştı. Cold Play İranlı oyuncu Golshifte Farahani’yle birlikte binlerce kişilik Buenos Aires konserinde bu şarkıyı çaldı, söyledi. Ve dahası… https://www.milliyet.com.tr/kultur-sanat/iranli-sanatcilar-baskilara-ragmen-direniste-6842655; https://www.youtube.com/watch?v=zbicjtJwob0 (Erişim Tarihi 15 Kasım 2022.)

 

 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top