Cemal Bâli Akal ile Söyleşi: "...bilgi edinebilecek, üretebilecek, yaratabilecek olanların bunlar için de çalışmaya devam edecek kadar “dirençli” kalmalarını isterim"

Uzun süredir ara verdiğimiz söyleşi dizimize hukukçu ve siyaset bilimci Cemal Bâli Akal ile yeniden başlıyoruz. Hukuk, felsefe, edebiyat ve siyaset üzerine sorduğumuz sorulara verdiği zihin açıcı yanıtlar için kendisine teşekkür ederiz.

ViraVerita: İlk sorumuz son kitabınıza dair olacak: Son kitabınızın başlığındaki “Hukuk nedir?” sorusu, daha önce bir başka kitabınızda, “Hukuk ya da Kukla Tiyatrosu”nda hukukçuların hep yanıtlamaktan kaçındığı hatta tepki duyduğu bir soru olarak karşımıza çıkmıştı. İşaret ettiğiniz genel eğilimin aksine söz konusu soruyu felsefe ve hukuku bir araya getirerek yanıtladığınız son kitabınız, temel problemleri ve alandaki önemli eserleri tanıtan bir hukuk felsefesi kitabı olmanın yanında mevcut hukuk anlayışına ve hukuk öğretimine yönelik bir eleştiriyi ve alternatif bir bakışı da içinde barındırıyor.  Sizi bu kitabı yazmaya sevk eden, Türkiye’deki hukuk öğretiminde ya da hukuk felsefesi literatüründe gördüğünüz boşluk neydi?

Cemal Bâli Akal: Kısaca, önce hukuk eğitimi aldığım dönem, sonra da eğitimcilerin safına katıldığım dönem boyunca hukukçuların çoğunun hukuk kuramına ilgi duymadıklarını gördüm. Bunun disiplinin sınırlarını da aşarak kuramsal olandan uzaklaştıran birçok nedeni var, ama sanırım radikal bir kuram reddi yalnızca hukuk alanında yaygın kabul görüyor. Bu da hukukçuların çoğunu hukukî sorunları tartışırken dayanaksız bırakıyor; zemin kayganlaşıyor ve onları oradan oraya savuruyor. Oysa her hukukî sorunun hukukun kuramsal tarihinde tartışılmış olduğunu bilenler, hangi görüşü savunurlarsa savunsunlar, savlarını üstüne oturtabilecekleri tutarlı dayanaklar bulacaklarını bilirler. Hukuk Nedir?de ve denemelere özgü farklı bir üslupla Hukuk ya da Kukla Tiyatrosu’nda, sorunun, kuramı toptan ihmâl eden yüzeysel “bir” hukuk tanımı ve algısına bağlı olduğunu anlatmaya çalıştım.

ViraVerita: Bir hukukçu-felsefeci olarak hukuku felsefe açısından değerlendirirken hukuksal uygulamalara yönelik eleştirinin hukukun reddine ya da hukukun etik ya da politika tarafından ikame edilmesine yönelmesi karşısında ne düşünüyorsunuz? Tüm arazlarına rağmen hala hukuku savunmak gerekli midir veya bir ide olarak “hukuk”tan bahsedilebilir mi?

Cemal Bâli Akal: Felsefeci sıfatını bir iltifat sayıyorum, ama ben formasyonun bir ölçüde de olsa önemine inananlardanım. Hukuk lisansı ve Siyasi Düşünce Tarihi yüksek lisansından yola çıktığım için alanımı bunlarla sınırlandırırken, çalışmalarımda vazgeçilemeyecek diğer disiplinlerden bu alan içinde yararlanırım. Kitabımda felsefeye çok önem verdiğimi belirtirken yine de yaklaşımıma felsefî diyemeyeceğimi, hatta bu nedenle hukuk felsefesi de yapmış sayılamayacağımı, yöntemimin antropolojik olduğu ölçüde felsefî olmadığını açıkladım. Bu yöntemle de hukukun ne reddi ne de etik ya da politika tarafından belirlenmesi benim için bir şey ifade ediyor. Bir “ide” olarak hukuktan sözetmenin de adı üstünde idealist bir yaklaşım olacağı kanısındayım. “Bir” hukuku savunmak ya da reddetmenin ötesinde, tüm toplumlara ortak bir hukukîliği kavramanın şeylerin gerçek nedeninin aranışına bağlı olduğuna düşünüyorum.

ViraVerita: Aslında birbiriyle çok ilişkili olduğu halde pek yan yana getirilmeyen iki alanı, hukuk ile edebiyatı beraber ele alırken yaşamın hukuka önceliğine işaret ediyorsunuz. Yaşamdaki hukukilik bir edebi eser doğrudan hukuku konu etmediğinde, aksine yaşamdaki sıradan olayları ele aldığında kendini çok daha iyi gösterdiğine göre bir edebiyat eserinde bizi, yaşama dair anlatılan diğer bir çok şey arasında hukuk hakkında düşünmeye sevk eden ve onu diğer edebi eserler arasında hukuk ile kurulan ilişki bakımından özgün kılan nedir?

Cemal Bâli Akal: Sosyalliğin hukukîlik olduğuna inandığım için, hiçbir şey hukukîlikten nasıl soyutlanamayacaksa edebiyatın da ondan soyutlanamayacağı kanısındayım. Tüm diğer disiplinler için de aynı şeyi düşünüyorum. Bu nedenle edebiyatı hukuk için gereksiz sayan yaklaşımlar yanında, edebiyatla hukuk arasında kurulan basit ilişkinin de karşısındayım. Edebiyatsever olmanın iyi hukukçu olmanın önkoşulu olduğuna ilişkin ezberlerin de benim için bir anlamı yok. Yalçın Tosun’la derlediğimiz Edebiyat, Hukuk ve Sair Tuhaflıklar’da edebî olanla hukukî olan arasında derin ve tarihî bir bağ olduğuna değinmiştim. Bu inkâr edilemeyecek bağ uzun süredir bir hukuk disiplini olarak “Edebiyat ve Hukuk”un ya da “Hukuk ve Edebiyat”ın çeşitli kuramsal yaklaşımlarla kabulüne yol açtı. Yalnızca biz 19. Yüzyıl sonlarında şekillenmeye başlayan bir “modern” hukuk disiplininin yeni farkına varıyoruz.

ViraVerita: Özellikle “Yasa ve Kılıç” kitabınızda yasa kavramını antropolojik açıdan ele alarak yasa ile otorite arasındaki ilişkiyi problematize ediyor ve otoriter olmayan toplumsallık biçimlerinden bahsediyorsunuz. Otoriter olmayan bir yasa düşüncesi salt ilkel yaşama dair bir olanak mıydı? Günümüz toplumlarında otoritesiz bir yasanın ve şiddetsiz bir düzenin imkanı nedir?

Cemal Bâli Akal: Yasa ve Kılıç bir üçlemenin ikinci kitabıydı ve daha sonra İktidarın Üç Yüzü’nde ikinci bölüm olarak üçlemenin diğer kitaplarıyla birleşti. Belki bu kitap tek başına ele alınırsa, ondan başlangıç toplumunda bir eşitler bütününün Yasa’yla kendi kendini düzenlediği sonucu çıkarılabilir. Ama hem İktidarın Üç Yüzü’nün üçüncü bölümünde hem de Sonuç’unda başlangıç toplumunun sözde demokratik yapısı ve bu iddiayı çürüten biçimde o toplumda beliren bir hâkimiyet ile güç kullanımı üzerinde durdum. Hukuk Nedir?de de aynı şeyi tekrarladım: Başlangıç toplumunu diğer tüm toplumlar gibi hukukî yapan aslî unsurlardan biri hâkim kesimin hükmedilen kesim üzerinde uyguladığı şiddettir. Başlangıç toplumuna, adı üstünde hukukîliğin başlangıcını gösterdiği için çok önem veriyorum, ama onu hiç küçümsemesem de idealize etmiyorum. Dayanışmacı bir cennet değildi.

ViraVerita: Yapıtlarınızın çoğunda en çok öne çıkan kavramlardan ikisinin “özgürlük” ve “özerklik” olduğunu söyleyebiliriz. Bu iki kavramı birbirinden nasıl ayırıyor ve birbiriyle nasıl ilişkilendiriyorsunuz ve Türkçeye “özerklik” olarak da çevrilen ama etimolojik olarak “kendi yasasını kendi yapmak” anlamına gelen “otonomi” kavramını özerklik kavramından ayırıyor musunuz?

Cemal Bâli Akal: Yöntemim İktidarın Üç Yüzü’nden başlayarak bir tür Nominalizmi içerir. Sözcüklere sonsuz anlamlar vermem, sonsuzca değişken koşulların onları belirlediğini ve anlamlarını değiştirdiğini düşünürüm. Özerklik sözcüğünü, sistemli olarak Spinoza düşüncesinde hak kuramına yer verdiğim çerçevede, Varolma Direnci ve Özerklik’te kullandım. Büyük harfle yazılmış bir Özgürlük sözcüğünün çok farklı anlamlar yüklenebilecek bir soyutluk taşıdığı kanısındayım. Ona kıyasla “özerklik”, onun da bir sözcük olduğu unutulmadan -ve tıpkı Hukuk sözcüğüne göre Hukukîlik nasıl “bir şeyin hukukî”liğini ve de zorunluluklara bağımlılığını anlatıyorsa- hayatın sonsuz bağlantıları içinde bedensel-zihinsel tekilliğin özerkliğini ve de zorunluluklara bağımlılığını anlatıyor. Ama tekrarlamak gerekirse, sözcük kullanıldığı bu çerçeve içinde özel anlam kazanıyor. Bu nedenle, bir soyutlama olarak Özgürlük’ten söz etmekten kaçınsam da savunduğum bedensel-zihinsel tekil özerkliğin vazgeçilmez önkoşulundan sözederken “ifade özgürlüğü” deyimini çelişkiye düşmeden kullanabildiğimi sanıyorum. Aynı mantıkla, tabii hukukçuların Hukukun “Özerkliği” (Otonomisi) tanımında bir soyutlama olarak sözcüğün kazandığı idealist anlamı reddediyor ve ona hukukların bağımlılığını savunarak karşı çıkıyorum. Özerklik deyince benim verdiğim tekil anlam ötesinde, onun kollektif bir anlam taşıyıp taşımadığına ilişkin soruya ise, Diego Tatián’ın Türkçeye çevrilen ikinci kitabı Spinoza. Bir Başlangıç’taki çok sevdiğim cümleyle cevap vereceğim: “Kollektif bir bedenin de neye muktedir olduğunu henüz bilmiyoruz”. Onunla yalnızca eksiksiz “bir” demokrasiyi hayal ediyoruz.

ViraVerita: Sağ popülizmin tüm dünyada yükselişte olduğu bir dönemde özerklik ve demokrasiyi birbirinden ayrılmaz olarak gören bir hukukçu olarak siz, Schmitt’in günümüze oldukça uyduğu söylenen, diktatörlük ve demokrasinin birbiriyle çelişmediğine yönelik savı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cemal Bâli Akal: Gerçekten de Schmitt’in demokrasi anlayışında, “onun demokrasisi”yle diktatörlük, çelişmemek bir yana özdeşleşiyor. Sözcüklerin her yere çekilebileceğinin en iyi örneklerinden biri bu. Baskıcı ve iradeci Schmitt düşüncesi hakkındaki fikrimi Hukuk Nedir?de yeterince belirttim. Schmitt öyle dedi diye, “Diktatörlük” Demokrasi sözcüğünden anlaşılması gereken şey olmuyor tabii. Ama önemli bir düşünür olduğunu ve onu da okumak gerektiğini savunarak, Schmitt’in “soldan okunması” diye adlandırılan okumanın açık ya da gizil bir despotizm hevesinden de kaynaklanabileceğini düşünüyorum. Dost Kitabevi Yayınları’nın Yasa/Siyasa dizisinde Schmitt’in Siyasi İlahiyat ve Parlamenter Demokrasinin Krizi başlıklı kitaplarının yayınlanmasına önayak olmanın verdiği cesaretle, şöyle bir okuma önerebilirim: İdeal temsilcisi Nazi rejimi olan ve dayanağını radikalleştirilmiş bir egemenlik kuramından ve ulus iradesinden alan Schmittçi “demokrasi”, genelgeçer demokrasi tanımlarının ortak zaafını ifşa ederek önemli bir ders verir. Spinoza’nın “saçmalığın hâkimiyeti” dediği bir özelliği Schmitt’e rağmen gösterir. Farklı fikirleri tartışmaya açtığı, savları, karşı savları, pazarlıkları, kanıları sonsuz rekabete sürüklediği, ifade özgürlüğüyle beslenirken yaratıcı hâkim iradeyi imkânsızlaştırdığı ve yönetenlerin kararcılığını azalttığı için Schmitt’in kabul edilemez bulduğu “bir” demokraside de ölçülü ve üstü örtülü biçimde bu zaaf mevcuttur. Ama Schmitt’in önerdiği plebisiter demokraside gizlenemeyecek biçimde açığa çıkar: Her yönetimin son aşamada “yönetenlerin yönetilenleri onlara rağmen yönetmesi, sözde onların adına kendi Hakîkat’lerini kabul ettirmesi” olduğunu kanıtlar. “Schmitt’in demokrasisi” ya da diktatörlüğü bu pervasız “meydan okuma”ya girişirken temel çelişkisini de açığa çıkarır. Çünkü özellikle böyle yönetilmek istemeyenlerin itirazlarını yoksayan “meydan okuma” ulusun kendi kendini yönetmesi diye sunulan “bir” demokrasi ezberinin negasyonudur. Ama önerme bununla da kalmaz. Gücün bir temsil perdesi arkasına saklandığı ama aynı zamanda temsile göre dağıldığı, paylaştırıldığı sistemde yönetenler sözde temsil ettiklerine “sizin adınıza yönetiyoruz” derken, yöneten/yönetilen ayrımı bulanıklaşır. Oysa tekil varlıklar arası tüm farklılıkları yoksayarak onları kurgusal dost/düşman cephelerine bölen plebisiter “meydan okuma” -yönetenlerin arkasında onları belirleyen karmaşık-değişken güç odaklarını ve ilişkilerini unutmadan- siyaset sahnesinde çıplak ve o ölçüde yara alabilir bir gücün sergilenmesidir. Yönetim açısından iki yanı keskin bir bıçaktır bu; özellikle de plebisit, aslında çeşitli olan itirazların bir cephede yaygınlaştığını her gösterdiğinde onu sorgulanır hâle getirir. Schmitt’in, Nazi imparatorluğunun çöküşüyle deneyimlediği gibi, bu, onun kararcı sözde demokrasisinin yönetim halkalarını karşılaştıkları her engelde giderek daraltacak, yönetenler o oranda baskıyı arttırmak zorunda kalacak ve baskıyla birlikte kontrol elden kaçarken sorumluluklar da artacaktır. Mutlakiyetçi Hobbes bile, aşırı baskının her yönetimin er ya da geç sonunu getireceğini söylemişti. Ama bu son çoğu zaman kitlesel bir sonla özdeşleşiyor: İkinci Dünya Savaşı’nda yalnızca Almanya’da 7 milyon insan can vermişti.

ViraVerita: Başta Spinoza olmak üzere, 16.-17. yüzyıl İspanyol aydınlarından Machiavelli’ye kadar modern siyaset düşünürlerinin izlerini tüm yapıtlarınızda hissetmek mümkün. Modern düşünceye yönelik eleştirilerin neredeyse genel bir kabül haline geldiği mevcut düşünsel ortamda bu düşünürleri hala bu kadar güncel ve siyasal tartışma açısından es geçilemez kılan size göre nedir?

Cemal Bâli Akal: Sıradan biçimde içinde anlamlandırılırken anlamlandırdığımız Moderniteyi onu aşarak kavramanın yolunun modern düşüncenin tarihini iyi bilmekten geçtiği kanısındayım. Üstelik yalnızca modern düşünürleri okumanın da yetmeyeceğine, tüm düşünce tarihini elden geldiğince tanımanın faydalarına inanıyorum. Bir örnekle, modern Batı düşüncesinin -Endülüs Emevî Uygarlığı’nı ve aktardığı Antik Yunan düşüncesini unutmadan- Skolastik düşünce ihmâl edilerek anlaşılmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Cansu Muratoğlu’yla Francisco de Vitoria üstüne kaleme aldığımız çalışmanın savlarından biri de bu.

ViraVerita: Son olarak güncellikten bahsetmişken, ülkemizin ve özel olarak akademinin içinde bulunduğu bu zor günlerde mevcut olan yılgınlık haline karşın “varolma direnci”ni diri tutacak şeyi nerede aramak gerekli?

Cemal Bâli Akal: Muhafazakârlığın her türüne uzak duran ve hiç ulaşılamamış “bir” demokrasiyi özleyen biri olarak “zor günler ve yılgınlık hâli”nin dönem dönem tekrarlanıp ömür boyu yorgunluk yaratabileceğini çeşitli vesilelerle deneyimledim. İnsanı karamsarlığa iten, bezdirici süreçler bunlar ve kimseye ne yapması gerektiğini söyleyemem. Ama seçilebilecek çeşitli yolların yanında, bilgi edinebilecek, üretebilecek, yaratabilecek olanların bunlar için de çalışmaya devam edecek kadar “dirençli” kalmalarını isterim. Yoksa tarihte örneği sık görüldüğü gibi, herkesi içine çeken saçmalık “vacuum”larından geriye acı dışında pek bir şey kalmıyor.

*ViraVerita adına söyleşi gerçekleştiren: Toros Güneş Esgün

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top