Yeni Dayanışma Biçimleri ve Özyönetim: Ocupar, Resistir, Producir

12.05.2014  /  Özgür Uçar  /  Etiketler: politik ekonomi, sosyoloji

Özyönetim uygulamaları, özellikle son on-on beş yıllık süreçte yeniden ve farklı biçimlerde etkin hale gelen önemli bir mücadele alanıdır. Bu yazı ile; özyönetimlerin taşıdığı potansiyelin değerlendirilmesine yönelik öne sürülen bazı yaklaşımları incelemek ve bu uygulamalar hakkındaki tartışmalara katkı sağlamak amaçlanmıştır. Bu bakımdan Erhan Özcan’ın ViraVerita’da yayımlanan “Dejenerasyon Tezi Bağlamında İktisadi Öz yönetim Girişimleri: Kardemir Demir Çelik ve Olympia Veneer Company Örnekleri” başlıklı yazısı bağlamında bazı eleştiriler de dile getirilecektir. Bu amaçlar doğrultusunda, öncelikle özyönetimin kısa bir tarihi ve kavramsal ardalanı verilmeye, daha sonrasında da özyönetimlerin taşıdığı potansiyel ile homojenleştirici bir bakış açısıyla değerlendirilemeyecek kadar çok çeşitli olan doğası vurgulanmaya çalışılacaktır. Bununla birlikte özyönetim uygulamalarını ‘nihai bir çözüm’ ya da  ‘hedefe ulaştıran yol’ olarak okuyup okumama temelinde ortaya çıkan bilindik tartışmadan uzak durulmaya çalışılacaktır. Marksistler ve Anarşistler arasındaki bu tartışma, taraflarının kök bulduğu Paris Komünü’nün de bir özyönetim deneyimi olarak değerlendirilebileceği düşünüldüğünde gerekliliğini yitirmektedir.

Özyönetim uygulamaları hakkındaki tartışma, her türden emek biçiminin ücretli emeğe dönüştürülmesinin tarihi olan kapitalizm kadar eskidir. Kuramsal olarak özyönetim uygulamalarının ilk tartışılmaya başlanması ise on dokuzuncu yüzyıla denk düşer. Kuramsal olarak özyönetim uygulamalarının genel hatlarını belirlemiş ilk düşünürlerden olan Proudhon’a göre (Proudhon, Kelley, & Smith, 1994), anarşizme içkin bir kavram olan özyönetim, hayatın her alanına yansıması beklenen bir niteliğe sahiptir. Bu nitelik, özyönetim kavramına yönelik olarak ifade etmeye çalışacağım, daha doğrusu altını yeniden ve ısrarla çizmeye çalışacağım bakış açısının da merkezi bağlamını oluşturmaktadır. Marx’ın  ‘başka’ bir dünyanın olanaklılığı düşüncesiyle çerçevesini çizdiği bu bağlam, otoritelerin koltuklarından edildiği ve bireylerin hayatlarının her alanının yönetimini kendi ellerine aldığı bir yaşama biçimi mücadelesinin kavrayışıdır. Günümüzde milyonlarca insanın paylaştığı, hayata geçirmeye çalıştığı ya da umut ettiği bu kavrayış, ne dolaşan bir ‘hayalet’tir ne de ‘duvar’ların altında kalmıştır.

Emeğin Özgürleşmesi vs Kapitalizm

Bilindiği üzere, kapitalist üretim biçiminin temelinde Taylor’ın (2005) belirlediği organizasyon biçimi ya da genel olarak Fordist organizasyon metodu yer almaktadır. Kimi farklılıkları olmakla beraber, temelde emek yönetiminin denetim altında tutulmasına yönelik arayışlar olarak Taylorizm ve Fordizm, üretimin artırılması, iş verimliliğindeki kaybın aza indirgenmesi ve işbölümünün organize edilmesi hakkında kapitalizmin dayanak noktalarını oluşturmuşlardır. Örneğin Harvey’e göre Fordizm, sadece emeği ve dolayısıyla üretimi organize eden bir sistem değil, yaşamın bütün alanlarına yayılan bir yapılanma olarak değerlendirilmelidir (1992).

Fordizm, örgüt modeli olarak Taylorizm’i de kapsayan bir yaşam biçimi modeli şeklinde ele alınabilir. Amerika’daki yaşama biçimini analiz ederken ilk defa Gramsci’nin (1988) kullandığı bu kavram, üretim ve tüketim boyutunu birbirine bağlayan ve bu biçimi ile kapitalizmin yapılanmasını sağlayan başat yöntemin adı olmuştur. Buna göre üretim ve tüketim boyutlarının birbirine bağlı olarak yapılandırıldığı kapitalist sistem içerisinde, emeğin örgütlenmesinin yöntemi hayatın tüm alanlarına yayılmaya çalışılmıştır. Gramsci’nin ifade ettiği üzere (1988), kapitalizm sadece şiddet ve baskı yoluyla değil, her alana yaymaya çalıştığı bir kültür yoluyla da kendi varlığını sürdürme eğilimindedir. Fabrika işçisinin iş yeri, çalışma koşulları, televizyonda izledikleri, sokakta konuştuğu konuların çerçevesi benzer şemalar üzerine kurulmuş, birbirlerini tekrar eden süreçler gibi kurgulanmıştır. Yani kapitalizm, kendi örgütlenme metodunu çeşitli formasyonlarda her alana dayatarak kendini idame ettirebilmektedir.

Bu örgütlenme metodunun karşısında ise ‘emeğin özgürleşmesi’nin tarihi olarak ifade edebileceğimiz çok sesli bir koro yer almaktadır. Karşı cephenin Fordist modele alternatif olarak elinde bulundurduğu enstrüman ya da örgütlenme modeli olarak özyönetimlerin analizi, homojen olmayan yapıları itibariyle oldukça zorlu bir uğraştır. Bununla birlikte emeği örgütlemenin yöntemini hayatın her alanına yayan kapitalizme, benzer bir strateji ile yanıt verebilmek önemlidir. Çünkü emeğin örgütlenmesinin yöntemini belirleyen hakim paradigma, hayatın diğer alanlarını da biçimlendirmek konusunda etkin olmaktadır. Dolayısıyla özyönetim uygulamalarının (tüm çeşitliliklerine rağmen) taşıdığı potansiyeli, olabildiğince titiz bir şekilde analiz etmek ve bu potansiyeli tüm alanlara yaygınlaştırmak kapitalizmle girişilen mücadelede önemli bir zemini oluşturmaktadır.

Özyönetimlerin Çokçeşitliliği

Özyönetim pratikleri; endüstriyel demokrasi, katılımcı-dayanışmacı ortaklık, işgal fabrikaları, “fabricas recuperadas” (geri kazanılmış/alınmış fabrikalar) gibi birçok farklı şekilde adlandırılmaktadır. Tarihte yaygın olarak ilk defa İspanya devrimi (1936-1939) sırasında görülen özyönetim pratiğinin çok geniş çaptaki uygulamasını ise, Tito yönetimindeki Yugoslavya’da görmekteyiz. “Özyönetimci Sosyalizm” olarak da adlandırılan Yugoslavya örneği, kimilerine göre bu örgütlenme yöntemi sayesinde varlığını sürdürebilmiş ve genel olarak başarılı olmuş; kimilerine göre de bu yöntem sonu hazırlayan etmenlerden birisi olmuştur.

1968 ve sonrasında Fransa başta olmak üzere tüm Avrupa’da yoğun bir şekilde tartışılan özyönetim pratiğinin, bu yıllarda Türkiye’de de incelendiğini ve yaşama geçirildiğini görebiliyoruz. Örneğin; bu yıllardaki otuz dört gün süren Alpagut özyönetim girişimi, Türkiye işçi sınıfı için önemli bir deneyim olarak gösterilebilir (meraklısına; Türkiye’deki Cumhuriyet öncesi Mürettipler direnişinden Kazova direnişine kadar uzanan geniş sayılabilecek bir tarihçeyi barındıran değerli bir analiz için, Özgür Narin’in Express dergisinin 138. sayısında kaleme aldığı “Kazova işçileri tarih yazıyor: Patronsuz hayat mümkün” başlıklı yazı önerilebilir).

Özyönetim uygulamalarının günümüzde en yoğun yaşandığı coğrafya ise, Latin Amerika ülkeleridir. Kapitalizmin 2000’li yıllarda derinleşen krizinden oldukça yoğun bir şekilde etkilenen Latin Amerika’da yaygınlaşan özyönetim uygulamalarını, bir başlık altında toplamak oldukça güçtür. Özyönetim uygulamalarının sahip oldukları farklılıklar; ülkelerin politik yapısına, o ülkelerdeki işçi hareketi tarihine ve deneyimine bağlı olarak ortaya çıkabilmektedir. Örneğin; Brezilya’daki çoğu girişim, geri kazanılan fabrikaların devletleştirilmesi talebiyle hareket ederken, Arjantin’de bu yönelim karşılık bulmamaktadır. Kimi özyönetim uygulaması kooperatifleşme yolunu tercih ederken (ki kooperatifleşmeler de farklı farklı olabilmektedir), kimisi de kooperatiflerden uzak durmaktadır. Uruguay, Venezüella, Bolivya gibi diğer Latin Amerika ülkelerinde de yaygınlaşan özyönetim uygulamaları, günümüzde sadece bu coğrafyada değil; tüm dünyada, kapitalizmin derinleşen krizi ile çoğalan bir uygulama halini almaktadır. Yunanistan’dan (özellikle Vio.Me örneği dikkat çekicidir), Güney Afrika’ya, İspanya’dan (60 yıldan fazla bir süredir sürmekte olan Mondragon Kooperatifi örneğine yenileri eklenmeye devam etmektedir) Fransa’ya uzanan geniş bir coğrafyada özyönetim girişimleri bir alternatif olarak tartışılmakta, hayata geçirilmektedir.

Bu çok çeşitli yapıları içinde özyönetim uygulamalarının yüzyılımızdaki en yaygın olduğu ülke olarak Arjantin örneğini biraz daha ayrıntılı incelemek faydalı olacaktır. 19-20 Aralık 2001 tarihinde Arjantin’de başlayan toplumsal dönüşüm hareketinin ifadesi olan “Argentinazo”, özyönetim uygulamalarının yaygınlaşmasında önemli bir etmen olmuştu. Büyük ekonomik krizin işsiz bıraktığı insanlar, fabrikalarından atılan işçiler; sokak hareketinin gücünü de arkalarına alarak fabrikaları işgal ettiler. Bu işgal/geri kazanım eylemleri kısa sürede yoksulluğun ve işsizliğin yaygın olduğu Latin Amerika’nın diğer ülkelerinde de karşılık bulmuştur. Farklılıklarına rağmen, ortak bir slogana sahiptirler: “Ocupar, Resistir, Producir” (İşgal Et, Diren, Üret).

Arjantin’de 2001’deki direniş sonrasında, iki yüzden fazla fabrika işgal edilmiş; daha doğrusu geri kazanılmıştır. Geri kazanma eylemleri sadece fabrikalarla da sınırlı değildir. Sağlık merkezlerinden otellere, madenlerden tersanelere ve bankalara kadar uzanan bir çeşitlilikte geri kazanma girişimleri olmuştur. Bu girişimler içinde özellikle, 480’e yakın işçinin çalıştığı ve bu konuda çok bilinen bir örnek olan Zanon fabrikasının kazanımları oldukça önemlidir. Tüm kararların haftada bir toplanan işçi konseylerinde alındığı Zanon’da, işçilerin emeği eşit olarak ücretlendirilmektedir. Görece daha fazla sorumluluk gerektiren ve dönüşümlü olarak yapılan görevlerdeki işçiler belirlenen bir oranda daha fazla ücret almaktadır. Hedeflenen üretime ulaşılması halinde, tüm işçiler yine belirlenen bir miktarda ve eşit oranda ücret almaktadır. Çoğu geri kazanım girişiminde olduğu gibi, işten çıkarmalar; ancak ve ancak yoğun suistimal durumlarında ve ortak kararla gerçekleştirilmektedir. Edgücan ve Gökten’in (2013, s. 140) aktardığı üzere, Zanon fabrikası örneğinde oldukça ilginç olan bir diğer nokta da işe alımlar konusundadır. Çalışan sayısını neredeyse iki katına çıkaran fabrikada, işe alımlar farklı süreçleri kapsasa da her işçinin oy hakkının olduğu, demokratik bir süreç sonunda gerçekleşmektedir. Latin Amerika’daki bazı örneklerde, işe alımlar konusunda kalifikasyondan daha çok, işe alınacak kişinin ihtiyaç durumu önemli bir ölçüt olabilmektedir. Batmakta veya kapanmakta olan fabrikaların patronsuz bir şekilde, yatay bir örgütlenme modeliyle işçiler tarafından yönetildiği Latin Amerika örneklerinin çoğunluğunun; geri kazanımı takip eden süreçte kar elde etmeye başladığını, işçilerin hayat kalitesinin ve iyi olma durumlarının olumlu yönde arttığını da belirtmek gereklidir (Edgücan ve Gökten, 2013).

Özyönetimlere değer biçmek

Özyönetim uygulamalarını sadece bir fabrika içi örgütlenme modeli olarak değerlendirip, “başarılı”-“başarısız”, kapitalizm tarafından “soğurulması muhtemel” (ya da tersi) şeklinde değerlendirmek yanıltıcı olacaktır. Çünkü özellikle Arjantin örneğinde de görüldüğü üzere, özyönetim uygulamaları sadece fabrika içinde kökten bir değişim yaratmakla kalmayıp, aynı zamanda fabrika çevresine de yayılan bir dönüşümün kaynağı olabilmektedir. Genel olarak özyönetim uygulamaları; işçiler, işçilerin aileleri ve fabrika çevresinde yaşayan insanlar üzerinde çok önemli değişimlere neden olabilmektedir. Bazı örneklerde fabrikalar kimi zaman bir konser salonu, kimi zaman bir sinema perdesi, bazen de bir kermes alanı olabilmektedir. Toplumsal hareketlerle dayanışma içinde olan bu uygulamalarda örneğin sanat; işçilerin yaşamının bir parçası haline gelmekteyken, kurulan dayanışma ağları aracılığıyla (o insanlar ve o çevre için) yeni bir kültürün temelleri atılmaktadır. Kendi kararlarını veren bireyler olmanın, dayanışmanın, demokrasi kültürünün önemini kavrayan çalışanlar ve çevredekiler, yeni bir kültürün olanaklarını tanıma ve bu kültürü sahiplenme fırsatı yakalayabilmektedir.

Buradan hareketle, özyönetim uygulamalarının “yeni” bir sosyalizm ya da “21. yüzyıl Sosyalizmi” olduğu şeklindeki tezi öne sürmek niyetinde değilim. Fakat yeniden, özellikle son on-on beş yılda ortaya çıkmış özyönetim uygulamaları arasında kurulan ortak ağları, yeni dayanışma biçimlerini (teknolojideki gelişmelerle ortaya çıkan dayanışma yolları gibi), geçmiş deneyimlerin kazanımlarından da elde edilmiş ve gelişen mücadele yollarını doğru değerlendirmenin önemini vurgulamak isterim. Bu bakımdan, özyönetim uygulamalarının (Özcan’ın deyimiyle) hapsedildiğimiz “fatalist vakum”da çatlaklar açan bir çekiç olduğunu söylemek yetersiz kalacaktır (bu ifadeyi yazısının ‘ancak’ sonunda kullanan Özcan’ın, özyönetim uygulamalarına yüklediği bu değer ile yazının genelindeki tutumu arasında önemli bir fark olduğunu da not düşmek isterim). Dünyadaki özyönetim uygulamalarının çok çeşitli örneklerini incelediğimizde, bu uygulamaların “başka” bir dünyanın olanaklılığını ve potansiyelini fragmanlar halinde bile olsa bizlere gösterdiğini söyleyebiliriz (Fragman demişken, özellikle Latin Amerika’daki “Patronsuzlar” hareketini ve genel olarak da Latin Amerika’daki özgürleşme deneyimini bize aktaran Metin Yeğin’in deneyimleri, özyönetimin kazanımlarını daha iyi anlayabilmek için oldukça faydalı bir kaynak olarak gösterilebilir. Yeğin’in “Patronsuzlar” ve “Topraksızlar” adlı kitaplarıyla, belgesellerini önerebiliriz.). Bu uygulamaların kimi örneklerinde bir fragmandan, farklı bir dilin ve kültürün hakim olduğu yeni bir sinemaya doğru geçildiğini söylemek mümkündür. Bu anlamıyla özyönetim uygulamaları, kapitalizmin dayattığı şemaları alt üst ederek ve uygulamada ‘başka’ yolların mümkünlüğünü göstererek bir ‘çekiç’ten daha fazlasını yapmakta, yeni bir kültür için alan açmaktadır. Emeğin örgütlenmesinde hakim olan şemanın işlevsizliğini kanıtlama çabalarıyla, tüm alanlara egemen olma iddiasındaki sistemi deformasyona uğratmaktadır.

Daha ‘Başka’ Yolların Olanaklılığı

Homojenleştirici bir bakış açısıyla değerlendirilemeyecek denli farklılaşan yapılara sahip özyönetim uygulamalarıyla, hiyerarşilerin gereksizliğini ve işlevsizliğini deneyimleyen işçiler; değiştirme ve dönüştürme güçlerinin farkına varmaktadırlar.

Önceki bölümlerde de ifade ettiğimiz üzere, çok çeşitli yapılanmalara sahip olmalarına karşın, özyönetim uygulamalarının taşıdığı potansiyeli ‘emeğin özgürleşmesi’ mücadelesi içinde önemli bir alan olarak değerlendirebiliriz. Söz konusu çok çeşitlilik, ‘daha insani bir yaşam’ temel argümanında tekleşmektedir. Bu tekleşme haricindeki genelleştirici, homojenleştirici analizlerin özyönetim uygulamalarının potansiyelini değerlendirmekte başarılı olamayacağını söylemek mümkündür.  Zira, homojenleştirici değerlendirmeler doğası itibarı ile indirgeyicidir. Ve bu indirgeme faaliyeti sırasında tüm nüanslar kaybolabilmektedir. Bu bakımdan değerlendirmesini çok sınırlı bir örnekleme dayandıran Özcan’ın ViraVerita’da yayımlanan yazısında da böyle bir sonuçla karşılaştığımızı ifade edebiliriz. Buna ek olarak Özcan, son on-on beş yıllık deneyimlerin kazanımlarını, alınan dersleri, yeni mücadele ve dayanışma biçimlerinin olanağını da değerlendirmesine dahil etmemiştir. Yukarıda sadece çok azını sayabildiğimiz on-on beş yıllık süreçte ortaya çıkan özyönetim uygulamalarının taşıdığı potansiyeli değerlendirmek için daha ayrıntılı, eleştirelliği sürekli hale getiren okumalara ihtiyaç vardır.  

Sadece Türkiye örnekleminden hareketle düşünsek dahi, Özcan’ın tarihsel olarak görece yeni olan örneği Kardemir’in üstünden yaklaşık yirmi sene, büyük bir ekonomik kriz, koskoca bir direniş geçmiştir. Bu süreç içerisinde dünyada özyönetim uygulamaları, kabaca resmetmeye çalıştığımız üzere yaygınlaşmış ve gelişmiştir. Latin Amerika örneklerinde de görüldüğü üzere, özyönetim uygulamaları çalışanları ve çevre için sadece yeni bir kültür, yeni bir umut anlamına gelmemekte kendi aralarında kurdukları ağlar ile sistem dışı bir dayanışmanın olanağı için de mücadele alanı oluşturmaktadır. Sadece Arjantin’deki Zanon, IMPA ve Brukman örnekleri dahi, özyönetim uygulamalarının “başarısız” olmak ya da “kapitalistleşmek” gibi iki ihtimalden daha “başka” yollara da açılabilme imkanı olduğunu bize göstermektedir. ‘Sistem’ tarafından birçok engellemeyle ve baskıyla karşı karşıya olmalarına rağmen, özyönetim uygulamaları; çalışanlarının ve çevrenin hayat biçimleri üzerinde önemli ve pozitif değişimler gerçekleştirerek büyümeye devam etmektedir. Mutlaka, Özcan’ın altını çizdiği üzere özyönetim uygulamalarının kapitalizm tarafından asimile edilme ya da soğurulma ‘risk’i hep vardır ve hatta kimi örnekte bu tehlike gerçek haline de gelmektedir. Ancak ifadeye çalıştığımız üzere, bu riskin varlığı; ortaya çıkan yeni yolların olanaklarını görmezden gelmeyi, değerlendirmeye katmamayı gerekli kılmamaktadır.

Özcan’ın yazısında dile getirdiği ve ‘özyönetimlerin kapitalist sistem içinde soğurulma riski’ şeklinde özetlenebilecek düşünce, Türkiye’de (ve tabi dünyada) çok farklı tonlarda dile getirilen bir tezin başka bir versiyonu olarak sayılabilir (Bu soğurulma durumu, Özcan’ın ifadelerinden anlaşılabileceği üzere riskten öte, neredeyse bir “zorunluluk” gibidir). Örneğin, Türkiye’de özyönetim konusunda yapılmış önemli çalışmalardan biri olan Kadir Cangızbay’ın kaleme aldığı “Sosyalizm ve Özyönetim: Reel Sosyalizmden Sosyalist Realiteye” (2003) adlı eserde bu tezin uzun uzadıya savunulduğunu söyleyebiliriz.

Cangızbay’a göre (2003), kapitalizme uygulanmasıyla niteliksel olarak büyük değişimler geçirmek zorunda olan özyönetim pratikleri, temelinde sosyalist bir araçtır. Özyönetim pratiklerini, genel olarak kapitalist ve sosyalist özyönetimler olarak ikiye ayırarak inceleyen Cangızbay; bu pratiği “bütün insanların ‘kendi’ bütün işlerini, doğrudan ve bütün düzeylerde ‘kendi’ ellerine almalarına olanak verecek bir toplumsal yapılaşma sistemi” olarak tanımlamaktadır (Cangızbay, 2003, s. 155). Ona göre, böylesine bir sistemin varlığı; her alana yayılmış bir eşitlikçi yapıyı şart koşmaktadır. Cangızbay da tıpkı Özcan’ın ifadeye çalıştığı üzere, farklı farklı adlarla da olsa (katılımcı veya birlikte yönetim, ortaklaşa yönetim vs.) kapitalist sistem içerisindeki her türlü özyönetim uygulamasının niteliğinin değişmiş olacağını ve temel çelişkileri aşamayacağını belirtir. Cangızbay, bu çelişkilerin aşılmasının ancak sosyalist özyönetimlerle mümkün olduğunu öne sürmektedir (Cangızbay, 2003).

Buradan hareketle, Cangızbay’ın ve dolayısıyla Özcan’ın özyönetim uygulamalarına yönelik tespitlerini “sonuçları doğuran sebeplere karşı mücadele değil, sadece sonuçlara karşı” ve "sadece geçici çareler uygulayan, fakat hastalığı iyi edemeyen" mücadelenin bir eleştirisi olarak mı yorumlamalıyız, bilmiyorum (Marx, 1965, s. 101). Her ne kadar Özcan özyönetim uygulamalarının taşıdığı potansiyel konusunda okuru yazısı boyunca çizdiği resim ile sonuç cümleleri arasında ikircikli bir konumda bırakmış gibi olsa da, en azından bu potansiyeli değillemediğini söyleyebiliriz.

Özcan’ın yürüttüğü tartışmaya katkı sağlayabilmek için bu yazıda, özyönetim uygulamalarının örneklem alanını çok uzaklara, Latin Amerika’ya kadar genişlettik. Aslında o kadar uzağa gitmeye de gerek yoktu. Greif direnişinden, Kazova’ya Türkiye’de özyönetim uygulamaları önemli kazanımlar elde ediyor. Örneğin Kazova’da işçiler, Latin Amerika örnekleminden hiç de geri kalmayan bir mücadele örneği vermeye devam ediyorlar. Haziran 2013’te Gezi Park ile başlayan direnişin de verdiği güç ile yeni dayanışma biçimlerini ören Türkiye’deki özyönetim uygulamaları, diğer ülkelerdeki pratikleri de analiz ediyor ve mücadelelerini sürdürüyor.

Türkiye’de parkındaki ağacın, yaşadığı sokağın, çalıştığı fabrikanın kendisine ait olduğunu fark eden bir bilinç uyandı ve artık uyuyacak gibi de durmuyor. Özyönetimin sadece fabrikalarda değil, parklardan sokaklara, derelerden mahalle evlerine uzanan bir çeşitlilikte yayıldığı bir zamandayız. Bu bakımdan hayatın her alanına yansıması gereken niteliğiyle özyönetimleri yaygınlaştırabilmenin önemini yeniden vurgulamak gerekiyor. Deneyimlerle değişim göstererek gelişen çok çeşitli yapılarıyla özyönetim uygulamalarını değerlendirirken, genelleştirici ve sınırlı perspektiflerle yapılacak değerlendirmelerden olabildiğince kaçınmak gerektiğini düşünüyorum. Yeni mücadele biçimleriyle ve alanlarıyla etkileşim içinde çoğalan bu pratiğin taşıdığı potansiyelin keşfi için, olabildiğince çok örneklemi bütün yansımalarıyla değerlendirmeye çalışmak önem arz etmektedir. Bu bakımdan, kapitalizmin; emek örgütleme modelini hayatın her yanına yayma çabasına karşılık, yine hayatın her alanından yanıtlar aramanın oldukça gerekli olduğunu ve özyönetimlerin de bu mücadele için önemli bir olanak taşımakta olduğunu ifade edebiliriz. Bitirirken son sözü Kazova direnişinden bir direnişçiye, Bülent Ünal’a bırakmak isterim. Çünkü Ünal, özyönetimlerin potansiyelini hem daha kısa hem de daha öz anlatabilmiş çoktan; “Patronsuz bir yaşam kurmak istiyoruz. Kendimizin üretip satacağı bir model. Herkes yine işçi olarak çalışacak ama insanca koşullarda, yaşanabilir bir ücrete, altı saatlik mesailerle… Kazancımızın bir kısmını da direnişte olan diğer işçilerle paylaşacağız” (Söylemez, 2013).

 

KAYNAKLAR

Edgücan, Ş. Ç. & Gökten, K. (2013). Latin Amerikan Özyönetim Pratiklerinden İnsan Odaklı Bir Esnekleşme  Beklenebilir mi?. Çalışma ve Toplum Dergisi. 37, 2013/2, s. 119-145.

Gramsci, A. (1988). The Gramsci Reader: Selected Writings, 1916-1935. New York University Press

Harvey, D. (1990). The Condition of Postmodernity: An Enquiry into the Origins of Cultural Change.  Cambridge: Blackwell.

Marx, K. (1965).  Ücret, Fiyat ve Kâr. (S. Belli, Çev.). Ankara: Sol Yayınları.

Proudhon, P. J., Kelley, D. R., & Smith, B. G. (1994). Proudhon: What is Property? : Cambridge University  Press.

Söylemez, A. (2013). Kazova İşçileri Kendileri için Üretiyor. Alıntılanan adres  http://orfjdpt.bianet.org/biamag/insan-haklari/149630-kazova-iscileri-ke...

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top