Yazıyla Kafka...

10.02.2015  /  Burcu Canar  /  Etiket: deneme

Kafka üzerine bir yazı. Kağıdın üzerinde gezinen el kadar yabancı ve  her şey bir kalem tutuşuna bağlı... Bundan sonra yazdığım cümleyi size göstermeden sildim, terbiyesizce oldu bu. Ne yazdım kim bilir?! Cümle veya kelime “az önce buradaydı” da değil üstelik... Siz okuyamadığınıza göre yok aslında öyle cümleten kelimeler. Ama inkâr etmekte acele etmeyeyim, yazdığıma göre vardı bir şeyler...

İnsan yazarken az biraz arsız oluyor tabii. Eğlencesi sizden çok bana yarıyor. Kafka da öyle bakmıyor muydu nasıl olsa büsbütün bir yazıya? Yazarken keyfinin yerinde olduğunu düşünmek iyi geliyor, insan çıldırır yoksa, Ceza Sömürgesi (1974) de bir yere kadar. Hakkında yazılanlara bir göz atılırsa, Kafka’nın “üzgün bir kalbiyle neşeli bir zihni olduğunu [söyleyen]” Max Brod, Dava adlı romanını kendisinin de aralarında bulunduğu dostlarına okurken yazarın gülmekten okumaya zaman zaman ara vermek zorunda kaldığından söz eder[1]. Siz Brod’a bakmayın, onda bir “kahkaha” aramakla Deleuze ve Guattari de hata eder[2]. Kafka bile gerçekten nereden bilebilirdi ki? “Ruhbilim sabırsızlıktır” (Kafka, 2003, s. 27). Bir cümlede yazıya Kafka’yı bulaştırmak; suçu ileride Kafka’nın üzerine atmakla sonuçlanacak, şimdiden büyük bir rahatlıkla söylüyoruz, onun hiç gıkı çıkmaz, gülmeyin, biz bunu Dava’dan biliyoruz.

Kafka’nın yazdıklarını unuttum, Kafka için. Tam tersi olması gerekirdi, cümle şöyle yazılsa fena olmazdı: Kafka’nın yazdıklarını hatırlıyorum, Kafka için. İki cümlenin de aynı şekilde bitmesi, ilginç değil mi? Bir isim verme deliliğindeyim ve belki bir kağıt üzerindeyim. Hikâyelerini, romanlarını, günlüklerini, çizimlerini bir düşün, ben değil sen... Ne olduğunu anlamak mümkün değil. Evet, sana diyorum! Sen benim olmadığım yerdesin, yazıda dara düşünce sana sesleneceğim. Kafka... İsim yetmiyor.. Parantez içinde söyleyeyim, biliyorum. K. demek de olmayacak, Kafka’da olmuştu ama... Haksızlık bu.

Yazıyla Kafka, tüm Kafkaları siliyor, Çin Seddi’nin İnşası’nın (2013) altında kalıyoruz. Hep birlikte... Sizi de hesaba kattığımı hiç unutmayın, olur mu? Mr. Blumfeld (Bkz. Kafka, 2013, ss. 71-101) bile çıksa o inanılmaz sıkıcı odasından fark etmez, tek sözcük söyletemezler bana, yazıyla Kafka’dan başka. Sözü bir kez ele geçirdi mi Kafka, yanlış anlaşılmasın sözle bir alıp veremediğim yok... Bir kere izin verdim mi ona... Sözü bir anda değiştireyim: El yazısının bir camın arkasında olduğu sarı sayfaları siz mi gördünüz yoksa ben mi? Ah o ellerimin el yazısını tarif ederkenki hareketini bir görebilseydiniz, yazının her şeyi göstermediğine inandınız mı şimdi? İşte bu jestten sonrası yazı değil de Kafka Müzesi... Prag’dadır kendileri...Camı ve sayfaları başka nerede görebilirdik ki? Bu yazının ve şu yazının Kafka’nın yazısı olduğunu belirten yazılar...Yazı hakikaten yabancı...Görünüşe bakılırsa Almanca yazıyor...

Kafka Müzesi’nde dolaşırken başıboş bir rehbere ihtiyacınız olacak. O size mürekkep lekelerine bakarken daha doğrusu mürekkebi baktıkça lekelerken sayfanın birinde pek de seçilmeyen, başıboş bir tereddüt gösterecektir. Her bir harf eğikliğini, harflerin Kafka’nın yazısına olan bağlılığına çıkaracak ve sizin, yazının karşısında harften bir tereddüte, olacak iş değil, diye bakmanızı sağlayacak. Bu rehber şüphesiz rehber olamama rolünü iyi oynayacak. Onun bilemediği kadarıyla mürekkep bir sebepten acele etti. Bir şeyler oldu da düşündüğünüz gibi değil. Kafka mı dediniz diye yine sorarsa rehber, lütfen görmezden geliniz.Dikkatinizi çekti mi bilmem tüm o bildiğimiz portrelerinde Kafka ellerini gizledi. “Portrede el olmaz ki!” dediğinizi duyar gibiyim; ama duymamazlıktan geliyorum, el konusunda ayak diriyorum. Boy fotoğraflarında da eller kavuşturulmuş, kolların arasında kaybolmuş vaziyette, gülümsemesi buruk. Ama şimdilik gülümsemesinde değiliz. O fotoğraf çektirmekten hoşlanır diye bir kural da yok. Eller göz önünde olmadığına göre Bachelard’ın düşüncesine[3] hak verebiliriz: Kafka’nın yazdığı da görülmüş şey değil. Yazı ise alabildiğine görülebilsin diye camekânda.... Kafka’nın ellerini görebileceğin bir fotoğraf göstereceğim sana.

Müzeye geri döndük. Yazıdan başka koridor boyu dolaşan bir soyağacı, Milena’yı gördüğümüz ve böylelikle diğerlerini es geçtiğimiz Aşk Resmigeçidi[4], resimler, yazılar, yarı karanlık bir ortamda projeksiyonlarla kuytu köşelere yansıtılan Kafka çizimleri, her bir dönemeçte burun buruna geldiğimiz, camekânın önünden çekilseler de şu yazıyı bir seyretsem dediğimiz Kafka severler... Kafka’dan başka her şey, işte bak Kafka, diye orada var... Yazısı baktıkça bulanıklaşıyor, günlüğünden bir sayfaya, işle ilgili notlarına ya da mektuplarına aynı hevesle bakarken ne yazarsa yazsın onu Kafka yazmış diye bakılıyor, bu işte bir gariplik var: Onca Kafka alâmetlerine rağmen Kafka yok ortada. Le Breton istediği kadar “eşya insanı gösterir” (2008, s. 32) desin inanmayın siz ona. Loş bir ışığın altındaki duvarlar, gerçeği gizlemek için etrafınızı sarıyor. Kafka burada değildi... Niye olsun ki? Bakış öyle demiyor ama; yazı sahibini arıyor ya da aradığına inanmak istiyoruz diyelim.

Taa oralara kadar gittiğimi unutmayayım diye müzenin hediyelik eşya dükkanında buluyorum kendimi. Değişim (1974) okumayalı bir klasör, sözleri not defteri kapağının süsleri, Kafka’nın yüzü de kitap ayracına dönüşmüş vaziyette. Gregor Samsa’nın dönüşümü kadar anlık ve sahici bir hisle Kafka’nın, yazıyla Kafka’dan ne zaman ayrıldığını tüm bu Kafkalı eşyalarda bulmayı umuyorum. Bir türlü bulamamak var; ama müzeye dair en ufak bir hayal kırıklığı yok. Mutluyuz Kafka’yı göremeden Kafka’yı gördüm demekten. Okur aymazlığı deyin siz buna, kendini her zaman bilmeyen... Yazıyı da nasıl anlatacağımızı bilemeyiz ki, sadece yazısı uzun bir süredir bana az geliyor. Bize gelince, Kafka’yı Kafka isminin peşinden koşturmayı seviyoruz. Peki  o ne yapıyor? Yine ellerini kavuşturmuş, bak bu olmadı der gibi bakıyor.

Yazının sadeliği nasıl da karartmış gözlerinizi. Kafka üzerinde dolaştırın o her şeyi bilen kalemlerinizi. Yazın, başka hiç işiniz yokmuş gibi. Dert edinin tüm söylediklerini, Kafka sanki size söylemiş gibi. Bu yaptığımıza sayfa üstünde “dikilmek” denir. Yazı gelene kadar karalamaya devam edeceğiz. Ne yapalım? Gözü kapalı, sezgisi bir yerlerde saklı, kulağı müziğin tekine -affedin garip bir ifade- dalmış yarı uykulu belki de hiç uyanmamış bir halde yazmak. Yazıyla Kafka, bu. Yazarken hiç bir yere gitmemek ve hiç bir söylememek.

Yazar yazmaz kendimizi bulacağımız bir yer de sırf konuyu değiştirmek için Charles Bridge. Sabahın çok erken bir saatinde köprünün görkemli heykellerinin önünde bir dilenci. Hiç bir yere gitmiyor ve hiç bir şey söylemiyor. Kimselere benzemeyen bir duruşu var ve yazının dili döndüğü kadar o duruşu anlatmak gerekir. Dizlerini kırmış ve gövdesi dizlerin kırıldığı yerden taşa doğru neredeyse boylu boyunca uzanmış, elleri yakarır gibi, yanlış hatırlamıyorsam, gökyüzüne çevriliydi, yüzü yerdeydi ve ne çok yer vardı bu yerde...Size, gelip geçenlere, hiç bakmadı. İlk defa göremediğimiz gözlere bakarken bulduk kendimizi. O duruş, elini size doğru uzatırken bile aslında elini size açmadı. Acıma hissi de ilginç bir biçimde ortadan kalktı ve el dinlemezken tüm Prag’a karşı tek söylenen de beden. Çalışılmış bu duruş karşısında hissizliğimizi işletirken bulduk kendimizi. Üstelik onu bir kişide değil köprü boyunca hemen hemen her heykelin önünde gördükçe iyice bakmaz olduk, o halde söyleyiverin yerdeki kim? “Meczub ve boğulan, her ikisi de kollarını yukarıya kaldırır. İlki onun doğayla uyum içinde olduğunun göstergesidir, ikincisi uyumsuzluk” (Kafka, 2003, s. 35). Prag’daki dilenciler, meczub ve boğulanın hangisine denk düşer ve onlar yazıyı nasıl da uzaklaştırır Kafka’dan, sahi hiç söz etmiş miydik Kafka’dan?

Yazıyı bilmem ama tarçından bahsetmemek olmaz. Tarçınlı çikolatalar, Prag’da bilhassa sokak aralarında gizlenmiş bir dükkândadır. Yazının es geçmeyeceği baharatın ne yazık ki bu defa çikolata ile bir ilgisi yok. Eşyaları ve el yazısı Kafka’nın yokluğunu gizlerken yazıyı onun “unutulmuş rakibi” olarak kabul edilen Bruno Schulz’a ve Tarçın Dükkanları’na (2002) getirmemek olmaz. Kafka’nın dikkat çekmeyen hayatını onun aksine unutulmuşluğuyla devam ettiren Schulz, Polonya işgali sırasında kaybolan bir romanın (Mesih) sahibi, 1936’da Kafka’nın Dava’sını Lehçeye çeviren kişi ve 1942’de de yaşadığı gettoda, bir Nazi subayı tarafından öldürülen biri olarak karşımıza çıkar (Schulz, 2002, s. 1). Tarçın, yazıyla Kafka’nın üzerine yarı yarıya alakadar bir halde serpildiğinde akılda bir tek Schulz var.

Kafka’yla değil Schulz’la yazıyı yitirmek için ne gerekir yazıya? Tam tamına Schulz’dan bir parça: “Tarçın dükkânlarına gitmek için duyduğum istekle kanatlanmış gibiydim, iyi bildiğim bir yan sokağa saptım, yolumu yitirmemek için yürümekten çok, koşuyordum. Üç ya da dört sokaktan geçtim, ama sapmayı düşündüğüm yer görünürlerde yoktu (...) Dükkân diye bir şey de yoktu ortada” (Schulz, 2002, s. 67). Ara sokaklar, yan sokaklar... Yazı, sokak sokak, Prag’dan daha tanıdık bir hale gelir... İşte tarçınlı çikolatalar satan bir dükkan.  Dükkân, Schulz’un değil. Yazıya bakın işte orada, çikolatalarsa bizim!

Avcı Gracchus’un sayısız ölümüne, çoklu ölüm yetmezliğinden muzdarip konuşmalarına, bir tabutun içinden seslenen yaşamına bir baktığımızda, Avcı Gracchus, sayısız değil; Kafka’nın yazdığına göre iki “varyasyonla” ölmüştü (Kafka, 2013, ss. 27-38), çoklu ölüm yetmezliği diye bir şey yok; ama Gracchus’un öldüğü de yok. Tabutun içinden seslenen konuşmaları, evet bu konuşma, bir konuşmalar olmasa da ortada. Kafka’nın en garip halinin Değişim olduğunu düşünenlerdenseniz, Gracchus’a (Kafka, 2013) ya da Şarkıcı Josefine ya da Fare Ulusu’na (Kafka, 1974, ss. 273-296) bir bakın... Böyle bir şey söylemedik, mi dediniz?  Ben de dediniz demedim!  Avcı Gracchus’u ne demeye anlatırım ki? “Buradayım işte, ötesini bilemem, başkası da elimden gelmiyor. Teknem dümensiz, ölüm ülkesinin derinliklerinden esen rüzgârla seyrediyor” (Kafka, 2013, s. 33).

Cep saatine bakıyorum, yazıyı yavaş yavaş sonlandırma vakti. Yazıdan bu yana bakıyorum, Kafka’nın bir odanın içinde zıplayıp duran “üzerleri mavi çizgili iki küçük lastik top”la (Kafka, 2013, s. 73) deyim yerindeyse çıldırttığı Blumfeld’in, evet o beyfendinin bildiği kadarıyla,  “bu boş bakışlar insanın elini kolunu bağlıyor, boşluğu anlayışla doldurmak uğruna sonsuz konuşmalara zorluyor” (Kafka, 2013, s. 89). Kaçmak için yazıyla Kafka’yı Mavi Oktav Defteri’ne (2003) yaklaştıralım. Kafka’nın okuduğumuz için belki de en çok kızacağı yazılar bu defterlerin içinde olsa gerek. Hangi yazar, tamamlamadığı bir yazıyı başkasına göstermek ister ki?

Defteri açıyorum, bir notla bizi karşılayan Max Brod oluyor: “Kafkanın ölümünden sonra bulunan yazıları arasında, okulda `sözcük defteri` diye adlandırdığımız, sekiz küçük, mavi oktav defteri de vardı (...) Artık (...) Kafka’nın notlarını özgün sırasına uygun olarak veriyorum. Oktav defterlerinde pek çok fragman ve tamamlanmamış öyküler bulunuyor” (2003, s. 8). Tekrar soruyorum, kim tamamlanmamış öykülerinin okunmasını ister? Max Brod’a kızarken yanlış anlaşılabilecek bir soru bu. Sahne şöyle: Elimizde defterler, boşluğa savrulmuş bir soruyla, onun hiç dile dudağa getirmediği bir sesle soruyoruz: İşte burada, kim okumak ister? Yanıt: Kafka değil... Mavi Oktav Defteri, “kendini savurmak değil, kendi kendini yiyip bitirmek[ti]” (Kafka, 2003, s. 43). Onu hiç bulmadan ya da bulsak da ona hiç bakmadan –Prag’lı dilenciler gibi- şöyle dememiz gerekirdi:  “İçinde ne olduğunu bilemem / Anahtarım yok (...)” (Kafka, 2003, s. 35).

Yazıyla Kafka’nın, Kafka’nın öyküleri arasında dolaşıp, okunmaması gereken defterlere karşı söylendikten sonra Prag’da, Kafka’nın evini bir türlü bulamamaya varması kaçınılmazdı. Bir aksilik gerekirdi böylesine oradan oraya savrulan bir yazıya ve inanması güç ama herkesin Prag’da bir evi var diye bildiği Kafka’nın evi bir türlü bulunamadı. Müzesi ben buradayım diye bağırırken şehir haritasında evden bir tek iz bile yoktu. “Bir hedef var ortada, ama hedefe götürecek yol görülmüyor. Bizim yol dediğimiz, duraksamadan başka bir şey değil” (Kafka, 1979, s. 74). Üstelik herkes ağız birliği etmişçesine bilmiyordu. Arayıp da bulamadığımız ev değil de sanki Şato’ydu (1972). Nasıl başa çıkmıştı, Kadastrocu K.? Bir hatırlayabilseydik orada olan bitenleri. Aramaktan belki vazgeçerdik. Ama olmadı.

Yazıyla Kafka dolaşa dolaşa, dura dura, baka baka, söylene söylene Kafka üzerine bir yazı olacakken son anda Kafka’yı bırakıverir. Ne olduysa evi bulamamaktan olur ve böylece Prag Defteri de mavisiz-tarçınsız-sade yazı var, demeye kalmadan bir dükkan gibi kepenkleri indirererek kapanır. Ötesi gıcırdayarak inen kepenkler, asma bir kilidin tıkırtısı şıkırtısı ve “çın çın öten bir boşluğa doğru giden yolculuk”tan (Kafka, 2003, s. 82) kendini alamamış okur sesleridir... “Neyi okuduk ki biz şimdi?!”

 

Kaynakça

Barthes, R. (2007). Yazı Üzerine Çeşitlemeler / Metnin Hazzı. (Ş. Demirkol, Çev.). İstanbul: YKY.

Deleuze, G. ve Guattari, F. (2001). Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin. (Ö. Uçkan ve I. Ergüden, Çev.). İstanbul: YKY.

Franz Kafka. (O. Gürsel, Çev.).  Büyük Yazarlar (1964) içinde (ss. 222-226). İstanbul: Varlık.

Kafka, F. (1972). Şato. (K. Şipal, Çev.). İstanbul: Cem.

Kafka, F. (1974). Hikâyeler. (K. Şipal, Çev.). İstanbul: Cem.

Kafka, F. (1979). Üçüncü Oktav Defteri. (K. Şipal, Çev.). Taşrada Düğün Hazırlıkları içinde. (ss. 63-93). İstanbul: Cem. 

Kafka, F. (2003). Mavi Oktav Defteri. (B. Irmak, Çev.). İstanbul: Altıkırkbeş.

Kafka, F. (2013). Çin Seddinin İnşası. (M. K. Utku, Çev.). İstanbul: Altıkırkbeş.

Kanık, O. V. (1963). Bütün Şiirleri. İstanbul: Varlık.

Le Breton, D. (2008). Yürümeye Övgü. (İ. Yerguz, Çev.). İstanbul: Sel.

Schulz, B. (2002). Tarçın Dükkanları. (İ. Özdemir, Çev.). İstanbul: YKY.

 

 

Notlar

[1] Bkz. Franz Kafka. (O. Gürsel, Çev.). Büyük Yazarlar (1964) içinde. İstanbul: Varlık, ss. 222-223.

[2] “Kafka’da kahkaha vardır, çok neşeli bir kahkaha; (...) çok yanlış anlaşılmış bir kahkaha”, Deleuze ve Guattari, 2001, s. 61.

[3] “Bachelard’a göre, yazarlar hiçbir zaman yazmamış gibidirler: tuhaf bir kopma söz konusudur ve yazarlar sadece okunurlar” (akt. Barthes, 2007, s. 121).

[4] “Aşk Resmigeçidi”, Orhan Veli’nin ölümünden sonra diş fırçasına sarılı bir kağıtta bulunmuş, şairin tamamlanmamış son şiiridir (Bkz. Kanık, 1963, ss. 202-204).

 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top