TİYATRO SEYRETME ETİĞİ VE EPİK BAKIŞ*

04.12.2015  /  İ. Uğur Esgün  /  Etiketler: deneme, tiyatro

Başlıktan bu yazının muhatabını belli etmiş bulunuyorum: Tiyatro seyircisi. Fakat bu yazının derdi konusunda yanlış anlamalara yol açmamak için açıklamam gerekir ki; “tiyatro seyircisi...” derken, “tiyatro seyrederken bir şeyler yemeyin... cep telefonlarınızı kapatmayı unutmayın... oyuna geç kalmayın...” tarzı öğütleri sıralamayacağım. O yüzdendir ki, “Seyirci Ahlâkı” gibisinden bir başlık kullanmadım. Kısaca, bu yazının; felsefi tavrı olmayan bir seyircinin, kolaylıkla, seyrettiği oyunun (yazarının, yönetmeninin, oyuncusunun) nesnesine dönüşebileceği konusunda bir uyarı işlevi görmesini amaçlıyorum.

Nazilerce ölüme mahkum edilen yazar Julius Fuçik, “Gerçek yaşamda seyirciler yoktur,” diyordu Darağacından Notlar adlı kitabında, “sadece oyuncular vardır.”  O dönemin koşullarında, kitlelerin totaliter amaçlarla manipüle edilerek tarih sahnesine çıkarıldığı bir gerçekti. Ama iktidar aygıtı, günümüzde olduğu gibi, bu denli “bir bakış” olarak somutlaşmamışken dahi; bakmak, seyretmek ve seyrettirmek eylemleri önemli içerikler taşıyordu. Yahudilerin evlerinin ve giysilerinin işaretlenmesi, aslında bir bakışın örgütlenmesiydi; Hitler, habire kendini seyrettiriyordu kitlelere ve oyuna katıldıkça seyredilme “mertebesi”ne erişen nesne-kitlelere bir dev aynası sunarak kendi kendilerini de seyrettiriyordu (en azından, kitap yakma ayinini kimse unutmuyordur). Bir Alman din adamının içi kan ağlayarak aktardığı pişmanlık manifestosu da çok ünlüdür: Nazi iktidarının komünistleri ve Yahudileri yok ederken seyirci kalmasının ve artık sıranın kendisine geldiğini fark ettiğinde, seyirciliğin bittiğini ve o ana dek seyrettiği kurbanlar tragedyasında en trajik rollerden birisinin kendisine biçildiğini, ama artık iş işten geçmiş olduğunu anlamasının pişmanlığı...

Fuçik, belki de şunu kastediyordu: Seyircilikte ne kadar diretirseniz diretin, oyuna mutlaka sokulursunuz. Aslında çağdaşı Brecht de, epik tiyatrosuyla, seyirciye bu uyarıyı yapıyordu: Seyretmek de oyunun bir parçasıdır; hazırlıksız seyredersen oyun sana egemen olur, sen oyuna değil! İşte o yüzdendir ki, bu yazının ana-fikri, seyretmenin de etik bir sorun olduğuna ilişkindir.

Seyretmenin üç tipik sonucu vardır: Arınma (katharsis), özdeşleme (mimesis) ve yabancılaşma. İlk ikisi, seyircinin isteyerek gerçekleştirebileceği bir sonuç-durum değildir. Özellikle arınmada, arındırıcı etkiler almadan arınmanız hiç de kolay değildir. Tarikat ayinlerinde bile, arınmanın sağlanması için çeşitli uyuşturucu-uyarıcı kimyasalların yardımına başvurulması bununla ilgilidir. Katharsis’i hedeflenen bir sonuç olarak ilk kez kavramlaştıran Aristoteles, tragedyayı “korkutarak, acıtarak ve üzerek ruhları arındırdığı ve bu sayede boşaltıp rahatlattığı” için önemser. Özdeşleşme de, arınma kadar olmasa da bir dış etkiye (ve özellikle manipülasyona) gereksinim duyar. Ayrıca arındırma ve özdeşleştirme, birbirlerine yardımcı etkiler doğurur.

Sahnede seyrettiğiniz bir cüceyle özdeşleşmeniz için, cücenin oynadığı rolde sizi o rolün içine bir girdap gibi çekecek önemli (arındırıcı ve özdeşleştirici) öğeler olması gerekecektir. Bu nedenle isteyerek bir rolle kendinizi özdeşleştirmeniz ne kadar zorsa, bir benzeştirme tuzağına düşüp de sizi hiç anlatmayan bir rolle özdeşleştirilmeniz de o kadar kolay olacaktır. Zaten özdeşleşme empati değildir; yani empatide olduğu gibi kimliğinizle bir başka kimliğin perspektifine yolculuk yapmazsınız özdeşleş(tiril)irken... kimliğinizi başka bir kimlikte kaybedersiniz. Cılız bir kişinin kendini Rambo sanması empati midir, özdeşleşme midir?

Yabancılaşmaya gelince... Yabancılaşma; arınma ve özdeşleşme gibi, bir dış-etkiyle gerçekleştirilebilse bile, kendi kendinizi yabancılaştırmanız katharsis ve mimesis’e göre çok daha olanaklıdır. Yani yabancılaştırma bilinci edindiğinizde, bunu bir yöntem olarak günlük yaşantınızda uyguladığınızda sadece seyrettiğiniz bir tiyatro oyununda değil; bir sinema ya da TV filminde, bir klipte, bir reklamda ve hatta “gerçek yaşam” diye size hem oynattırılan hem de seyrettirilen erksel/erkcil süreçlerde bir epik bakış elde etmiş; böylelikle eleştirel görüş ve değiştirme gücü de kazanmış olursunuz. Aksi takdirde siz arındırma ve özdeşleştirme yöntemleriyle, bizatihi kendi varoluşunuza yabancı konuma düşürülürsünüz veya nihilist (kaba reddiyeci) ya da konformist (kaba uyumcu) birisi olup çıkarsınız.

Tiyatrosunda yabancılaştırıcı etkiler kullanıp da seyirciyi arınma ve özdeşleşmeden korumayı deneyen Brecht, kuşkusuz önemli bir adım atmıştır. Bununla birlikte Brecht yaklaşımının muhatabı yine seyirci değildir; burada da seyirci, hakkında konuşulan ve biçimlendirilmesi gerekendir sadece... Çünkü yabancılaştırma yöntemini kullanacak olan yazar, yönetmen, oyuncu üçlüsüdür; yani seyirci yabancılaştırılacak kişidir. Oysa seyirci, kendi kendini yabancılaştırması gereken kişi olmalıdır ki, özne niteliğini korusun... Aksi takdirde yabancılaşma sonucu, tıpkı arınma ve özdeşleşme gibi seyirci-dışı öznenin elde ettiği (seyirciyi “inşa” ettiği) bir sonuç olur. Nitekim görülmüştür ki, siz istediğiniz kadar epik oyunlar çıkarın; seyirci o oyunlarda bile pekâlâ arınıyor, özdeşleşebiliyor! Çünkü seyirci o tiyatro salonuna öyle bir dış-etki ve ideolojik kodlanmayla donatılmış olarak geliyor ki, siz ne yaparsanız yapın o çoktan arınmaya, özdeşleşmeye hazır! Yani yabancılaşmış ama kendine, bu yüzden yabancılaştırma yeteneğini yitirmiş bir kişi olarak seyirci çoktan “inşa” edilmiş bile...

İşte tam da bu nedenle; üstelik epik yöntemin iyice suyunun çıkarıldığı; en düzeysiz dizilerde bile kullanıldığı ve “stand-up”çılık sularında boğdurulduğu; dekor-kostüm zahmetine katlanmamanın gerekçesi olarak istismar edildiği; artık baygınlık getiren, seyirciyi sahneye çıkarma girişimleri ya da oyuncuların seyircinin arasından silah patlatarak vs. sahneye fırlaması gibi basitleştirildiği günümüzde artık ikinci bir adım atmanın gerekli olduğunu ve bu adımın yönünün kendimiz, yani biz seyirciler olduğunu; epik gözlükleri takmamızın zamanının geldiğini düşünüyorum.

Kuşkusuz; buraya dek yazdıklarım yazar, yönetmen, oyuncu üçlüsünü sorumsuz kılma amacı taşımıyor. Ama sadece tiyatro alanında değil, tüm sanat dallarında eleştiri hep sanat eseri yaratıcısına geliyor; yaratmanın olduğu kadar, yaratılanı izlemenin ve algılamanın da etik bir sorun olduğu unutuluyor. Hermenötik denilen yorumsamacı yöntem, burada bize, algılama sırasında pasif (nesne) değil, aktif (özne) olma olanakları sunuyor. Epik yaratı anlayışıyla bütünleştiği noktası ise epik algılama (yani epik-eleştirel bakış) alışkanlığı kazanmada ortaya çıkıyor. Üstelik izlediğiniz yapıt isterse tüm arındırıcı ve manipüle edici öğeler taşısın, siz epik bakışınızla bunları etkisizleştirebiliyorsunuz. Bu aşamada, en yavan Yeşilçam filmi bile size hayatı dönüştürmek için malzeme olabiliyor.

Ayrıca; tiyatronun özgünlüğünün, sunuşunun -zamanlı ve canlı olduğu tek sanat dalı olduğu düşünüldüğünde tiyatro seyircisinin kendine özgü bir yeniden-üretme fırsatı elde ettiği görülebilir (müzik konserleri de öyledir ama sunulan, esas olarak, müziğin sadece kulağa hitap etmesinin gereği olarak, görselliğe gereksinim duymaz; balede ise ağır basan öyküden çok müzik ve görselliktir; fakat buna rağmen opera ve balenin bir tür tiyatro olarak izlenmesi mümkündür). Bu özgünlük, seyirciye oyuna müdahale olanağını doğal olarak kazandırıyor. Tabii ki, müdahaleyle anlatmak istediğim oyunun kesilmesi ya da oyuncunun kafasına bir şeyler fırlatılması ya da sahnenin işgal edilmesi vs. değil. Ama tiyatrocuların kaçtığı bir sorumluluk (ki bu, tiyatronun kendi özgün varoluşuna yabancılaşması sorunudur) değil midir, oyun sonrasında hep beraber oyunu ve sunuluşunu tartışmak?.. O zaman biz tiyatro seyircileri olarak; neden bu oyunu sergileyip de farkında olarak ya da olmayarak bize manipülatif iletiler gönderen yönetmeni ve oyuncuyu (ve mümkünse yazarı) sunuyla ilgili açıklama yapma sorumluluğuna davet etmeyelim?.. Tiyatroyu sinemadan başka türlü nasıl ayırabileceğiz? Hele hele, üç boyutlu sinemacılığa kapıların açıldığı günümüzde...

*(Bu yazı daha önce Son Sahne Dergisi’nde yayınlanmıştır ,Sayı: 1, Mart-Nisan 2003, s.22-23.)

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top