THANATOS’UN OĞULLARI: ÖLDÜREN SEVGİ MİTİ VE ŞİDDETİN MAZERETLERİ

10.11.2013  /  Toros Güneş Esgün  /  Etiketler: felsefe, feminizm

 
 

Kadın cinayetlerinin korkutucu boyutlarda artış gösterdiğinin ayırdına ilk varıldığı günlerde, kadın hareketinin protesto eylemlerinde sıkça kullandığı oldukça etkili bir slogan doğmuştu: “Erkeğin sevgisi her gün üç kadın öldürüyor” Bu slogan, artık üçüncü sayfadan manşetlere taşınmaya başlamış cinayet haberlerine dair istatistiklerden ve katillerin beyanlarının ortaklaştığı bir ifade biçiminden yola çıkıyordu. O günden bu yana istatistiklerde bir azalma olmadı belki ama katillerin cinayetlerden sonra söyledikleri hala birbirine şaşırtıcı derece benzerdi: “Karımı seviyordum, sevdiğim için öldürdüm …”

Feminist hareket Türkiye’de yaygınlaşan bu “aşk cinayetlerine” karşı bir çok eylemlilik düzenledi. Bunlardan en çarpıcı olanı Sevgililer Günü protestolarıydı. Bu protestolarda üzerinde “Aşkın kanunu erkeklerin kanunu biz bu kanunu yeniden yazacağız” , “Dayakla sevgi bir arada durur mu?” , “Ölümle biten sevgi olur mu?”  yazılı pankartlar erkeklerin cinayetlerini meşrulaştırmak için öne sürdükleri mazeretlerdeki çelişkiyi ortaya seriyordu. Yine tüm bunlar olurken arka planda Ezel dizisinin popüler olduğu sıralarda dizideki Ramiz Dayı’nın yani Tuncel Kurtiz’in okuduğu bir Oscar Wilde şiiri sosyal medyada sıkça yer alıyor, moda tabir ile söylersek “paylaşılıyordu”:

“Her insan öldürür gene de sevdiğini
Bu böyle bilinsin herkes tarafından
Kiminin ters bakışından gelir ölüm
Kiminin iltifatından
Korkağın öpücüğünden
Cesurun kılıcından!”

Şiirin metaforik anlamından ve şairin niyetinden –ki Wilde'ın kadın düşmanlığıyla ünlü bir yazar olduğu söylenegelir manidar bir şekilde- bağımsız olarak, insanların bu şiirde bulduğu o ortak duygu ne olabilirdi? “Ya benimsin ya kara toprağın”ın, “sever de döver de”nin anavatanında tüm bunların tesadüf olmadığını düşünmek hiç de zor değil. Sevgi ve öldürme arasında bir ilişki varsayan tüm bu sözler, “erkeğin sevgisi”nin nasıl üç kadın öldürdüğünün cevabını verebilir mi? Kadınları öldüren “erkeğin sevgisi” midir ya da “hangi erkek”in sevgisidir?

 

Sevginin Cinsiyeti ve “Erkeğin sevgisi”

Belirli davranış biçimlerini olduğu kadar duygu ve değerleri de cinsiyetlere pay etme alışkanlığı, her ne kadar eski özcü düşünme biçiminin temel etkinliklerinden olsa da bugün hala gündelik hayatta ve siyasal pratiklerde vazgeçilemeyen bir tutum olarak varlığını sürdürüyor. Sevgi de bu özcü anlayış tarafından daha çok kadınlara atfedilen bir duygu durumu olarak görülürken, erkek, sevgidense nefret ile özdeşleştiriliyor ve erkeğin sevmesi dahi nefretle bağlantılandırılıyor. Kuşkusuz bu yakıştırma en başta verili durumlardan kaynağını almakta. Bir başka deyişle, bir yandan tüm bir eğitim sistemi, toplumsal ve siyasal düzen bu şablona uygun erkekler yaratırken, yaşantılar da dönüp dolaşıp hep bu yargıyı doğrular biçimde gerçekleşiyor. Psikolojinin diliyle söylendiğinde “kendini gerçekleştiren kehanet” hem verili kimlikleri yeniden üretiyor hem de durmadan normalleştiriyor.

Son yıllarda ivme kazanan erkeklik çalışmaları bu yargıyı kırma konusunda önemli bir adım atarak söz konusu paradoksu gözler önüne serme çabası içinde özsel olarak erkekliğe veya kadınlığa atfedilen duygu durumları yerine toplumsal olarak koşullandırılan davranışların kavranmasını hedefledi. Böylelikle duygu ve davranışların cinsiyetlere pay edilmesi yerine duyguların, olgu ve davranışların toplumsal olarak “cinsiyetlendirilmiş” olduğu düşüncesi geçerlilik kazanmaya başladı. Bu bağlamda belki “cinsiyetlendirilmiş şiddet” ifadesine nazire ederek “cinsiyetlendirilmiş sevgi”den de bahsetmek mümkün olabilecektir.

                                    

Sevginin cinsiyetlendirilmesinin uzun bir hikayesi vardır; felsefe tarihine sinmiş bir çok cinsiyetçi düşünce adeta bu hikayenin özetini verir. İnsanlık tarihinin başında henüz cinsiyetlendirilmemiş olan sevgi,  dini ve mitik sistemlerde ve sonrasında felsefenin başlangıç evrelerinde sürekli karşıtı olarak görülen nefret ile beraber anılmıştır. Ancak buradaki karşıtlık henüz Sokratik anlamına, net bir şekilde belirlenen “iyi” ve “kötü” düalizmine varmamıştır. Karşıtların birbirlerini barındırması görüşüne uygun olarak, “saf iyi” ve “saf kötü”den söz edilemez ve bununla birlikte karşıtların çatışması da yaşamı doğuran bir dinamik olarak görülür. Budizm ve Konfiçyüs öğretisinde olduğu gibi Antik Yunan mitolojisinde de karşıtların bir araya gelmesi sevgi, çatışıp ayrılması ise nefret yoluyla mümkün olur. Bu düşüncenin Presokratik felsefedeki ilk sistematik ifadesi, sevgi ve nefreti, dört elementi birleştirip ayırarak evreni meydana getiren temel hareket ilkesi olarak gören Pisagorcu Empedokles’e aittir. Böylelikle insanlık tarihinin başlangıcında sevgi yaşam ile, nefret ise ölüm ile özdeşleştirilmiştir ve sadece insana değil aynı zamanda varlığa ait unsurlar olarak görülmüşlerdir. Sokratik felsefe bunun karşısında sevgi kavramını daraltarak insana indirmiş ve onu hakikat ile birlikte düşünerek felsefenin ve doğru yaşamanın koşulu saymıştır. Platon’un, Şölen diyalogunda “sevgi”, “güzellik” ve “iyi ideası” arasında kurduğu ilişki diyalogun sadece estetik üzerine değil aynı zamanda epistemoloji ve etik üzerine de olduğunu gösterir.

Sokratik felsefenin tek tanrılı dinler üzerindeki etkisiyle Ortaçağ’da “hakikat sevgisi” “tanrı sevgisi”ne evrilir ve bu, dünyevi ve bedensel olanın yadsınması ile sonuçlanır. Sevgi öte dünyaya itilir, şiddet ve acı bu dünyada kalır. Ortaçağ’ın ardından Rönesans’tan itibaren doğaya geri dönüşle sevgi-nefret arasındaki kadim ilişkinin de yeniden sahneye çıkması söz konusu olur. Ancak bu kez mitolojik düşünce ile logos merkezli düşüncenin bir karışımı doğar; mitolojik düşüncedeki gibi sevginin yaşam ile, nefretin ölüm ile temsil edilmesi geleneği devam ederken, söz konusu ikilik artık evrenin/varlığın ya da hakikatin temeline değil insanın temel içgüdülerine atfedilir ve böylelikle sevgi ve nefret, dünyevi anlamına ilk kez kavuşur. Hobbes ve Spinoza’nın materyalist felsefelerinde insanın haz ve acı gibi doğal tepkileri bağlamında sevgi ve nefret duyguları ele alınır. Freud’a kadar haz verenin sevildiği, acı verenden nefret edildiği kabul görür.  Freud ise sevgi ve nefretin, bir başka deyişle yaşam ile ölüm içgüdüsünün bir arada olduğunu vurgulayarak; bu iki içgüdünün çatışmasının ve ölüm içgüdüsünün baskılanışının uygarlığın başlangıcındaki baba katlinde kendini gösterdiğini ve böylece süper egoyu oluşturduğunu düşünür. Buna göre uygarlığı var eden suçluluk duygusunun asıl kaynağı sevginin ve nefretin bir arada olmasıdır. Yaşamı üreten ve seven Eros ile öldüren ve yıkıcı Thanatos’un çatışmasında insan, sevdiğine nefret besler ancak aynı zamanda sevdiğini öldürdüğünde sevgisi yüzünden suçluluk duyar. Freud’a göre vicdan kavramının ve ahlakın temeli bu iki içgüdünün çatışmasından doğan suçluluk ve pişmanlık duygularıdır.[1] Oysa Freud’a göre gerçekte insanın özsel saldırganlığı ve kötülüğü hiçbir zaman tam anlamıyla bastırılamaz. Bu noktada dikkat çeken unsur, Freud’un özel olarak kastrasyon korkusu ile beraber kadına benzemekten kaçan erkeğin saldırganlığından bahsetmesidir. Oidipus kompleksinde de temel referans noktası erkeğin anne ile olan ilişkisidir. Freud’un kadının kastrasyon korkusu duymadığı için süper egosunun da daha az geliştiğine ilişkin düşünceleri feministlerce çokça eleştirilmiştir.[2]

Freud’un uygarlığa ilişkin eleştirileri Aydınlanmaya da gönderme yapar. Akla yapılan vurgu insanın temel içgüdülerinin bastırılmasına ve hastalıklı biçimlerde ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Horkheimer ve Adorno’ya göre başta Aydınlama’ya bir tepki olarak çıkan Marquis de Sade’ın görüşleri de bu bastırılmışlığa yöneliktir. Ancak bu iki düşünüre göre Sade insanlığı, Aydınlanma’nın sürüklediğinden çok daha tehlikeli bir noktaya götürür. Sade, Aydınlanma’nın kuralcılığını eleştirirken doğadaki hiyerarşiyi olumlar. Kadın ile erkek arasındaki biyolojik farklılıkların yarattığı doğal hiyerarşi gereği erkeğin acı çektiren, kadının ise kurban olan statüsü pekiştirilir ve sado-mazoşist ilişki “sıkıcı ahlakçılık”ın belirtileri olan sevgi ve merhamet duygularına tercih edilir. Zalimliğin bu olumlanması Aydınlanma’nın vahşetinin ötesinde bir vahşetin emsalini gösterir. Adorno ve Horkheimer,  Hıristiyanlıkta ve Aydınlanma’da yeterince zulme uğramış kadının, bu sado-mazoşist kültürle modern çağda Yahudi’nin kaderini paylaştığını söyler. Yahudi’yi ve Kadın’ı ortaklaştıran ise her ikisine karşı da ilksel bir nefretin söz konusu olmasıdır. Bu nefret, Kadın’nın “cadı cinneti”ne, Yahudi’nin ise “soykırım cinneti”ne maruz kalmasına sebep olur. Adorno ve Horkheimer’a göre Sade –ve de Nietzsche-  güçlünün güçsüze uyguladığı vahşeti meşru bir hak olarak görür.[3] İlksel nefretin kaynağı bu yüzden aslında güçsüzlükten/doğaca zayıftan duyulan nefrettir. Adorno ve Horkheimer güce tapınmanın ve merhamet duygusunun yitirilişinin sadizmle bağını vurgulayarak 20. yüzyılın vahşetlerinin kaynağının Aydınlanma’nın bastırdığı sadizmin kontrolsüzce salıverdiği bu yıkıcılık duyguları olduğunu söyler.

Filozofların cinsiyetçi ifadelerinin temelinde de yine söz konusu “kadının doğadan güçsüz olduğu” fikri yatar. Sevgi de güçsüzlüğün sembolü haline gelir.  Nietzsche, “kadınsı ve güçten düşüren duygular” olarak merhamet ve acımayı görür, Freud da yine aynı şekilde kadının fallus yoksunluğunun, - güçsüzlüğünün, erksizliğinin- onun sosyal olarak yeteneksiz olmasının ve kendini erkeğe ve çocuklarına adayarak aileye hapsetmesinin sebebi olduğunu düşür. Bu yüzden kadın, sevgi ve merhamet duygularına ihtiyaç duyar. Bunun karşısında ise erkek bağımsızlığının ve gücünün kendisine bahşettiklerinin üstünlüğünü hisseder ve acıma duygusundan yoksundur. Erkek, “severek öldürme”ye yazgılıyken yani Thanatos’un yanında yer alırken ve böylelikle uygarlığın temeli olan çelişkiyi içinde taşırken, Eros’un yanında yer alan kadının sevgisi ise onun itaatini ve bağımlılığını devreye sokar ve uygarlık öncesi bir döneme referans verir.

Hegel’e göre hayvandan çok, bitkilere benzeyen kadının sevgisi en güzel sevgidir. Çünkü kadın kendini sevdiğine adar ve kendi benliğini bir başkası içinde eritir. Ancak kadının varoluşunun erkeğe olan bu tabiiyetinden dolayı,  kadın hiçbir zaman erkekler kadar üst düzey etkinliklere giremez, aile dışına çıkamaz ve politika yapamaz. Sevgi kadının zayıflığının ve öznelliğinin doğal sebebi haline gelir.[4] Yine Schopenhauer’e göre “büyümüş çocuk” olan ve erkek kadar üstün olmayan, itaat ile yükümlü kadının sevgisi doğanın kanunu gereği türün devamı için onu erkeğe ve çocuklarına tabii kılarken, özgür erkek, sahip olmak için sever.[5]

Bu ve benzeri düşüncelerle cinsiyeti olmayan sevgi, yüzlerce yıllık tahakküm hikayesi boyunca yaşatmanın ve ötekiye bakım vermenin kadına; bunun karşısında öldürmenin ve başkasına acı vermekten çekinmemenin erkeğe mal edilmesi sonucunda “cinsiyetlendirilir”.  Hemen hemen tüm bu görüşlerde dikkat çeken ise zayıflığın sevginin tarafına, öldürme ve nefretin ise güçlünün tarafına mal edilmesidir. Burada söz konusu edilen güçlülük ise hem fiziksel hem de zihinseldir. Bir başka deyişle kadına yönelik ayrımcı görüş sonucu kadının asli görevleri sayılan sevgi ve şefkat giderek yaşamı olumlayan değil, güçten düşüren duygular olarak, -Nietzsche’nin deyimiyle “kadınsı duygular” - görülmeye başlanırken, merhametsizlik ve duygusuzluk güç ve erk ile özdeşleştirilir. O halde erk ile donatılmış erkekler güçten düşmemek için kendilerine başka türlü bir sevme icat etmek zorunda kalırlar; yaşatan değil, öldüren sevgiyi. Dolayısıyla erkeklere de karşısındakinin varoluşunu kabullenip şefkat göstererek sevmek yasaklanır. Bu tür bir sevme yüzyıllardır “kılıbıklık” olarak değerlendirilir. Erkeğin sevgisi gurur ve başkaldırı ile, ölümü ve öldürmeyi göze alan bir tür “gözü karalık” ile özdeşleştirilir ve karşındakini yaşatma, bakım verme onunla dayanışma gerektiren sevgi, erkeğin bağımsızlığının en büyük tehlikesi olarak adledilir. Beyaz atlı prenslerin gururlu çilekeş sevgisi ve kulesinde bekleyen, bezelye tanelerinden incinen narin prensesler böylece yaratılmış olur.

Erkeğin bu sevme tarzı kuşkusuz bir kurgudur; ancak o aynı zamanda toplumsal ve tarihsel bir gerçekliği de yansıtır. Ülkemizde görüldüğü üzere cinayet işleyenlerin, şiddet kullananların neden büyük çoğunluğunun erkek olduğunu ne biyolojik ne de tözsel olarak açıklamamız mümkün değildir. Ne var ki, Serpil Sancar’ın dediği gibi “erkek” kavramının tanımlanmasındaki özcülük tehlikesine düşmemek için “erkek” yerine “erkeklikler”i düşünmek her ne kadar makul gelse de,  “ne kadar erkek varsa o kadar erkeklik vardır” sonucuna da gitmemek gerekmektedir.[6] Zira, belirli bir toplumsallık içerisinde egemen olan bir erkeklik anlayışı vardır ve bu anlayış eğitim ve aileden, dile, medyaya ve siyasete kadar her alana sirayet ederek yerleşik erkeklik rollerini yeniden üretir ve durmadan pekiştirir.  O halde özsel bir erkeklik tanımlayamasak bile, bir toplumda hakim olan erkekliği ve onun dışında kalanları belirleme ve bu erkekliğin iktidarını nasıl yaygınlaştırdığını anlama şansına sahibiz. Bu noktada Connell’ın “hegemonik erkeklik” kavramsallaştırması tartışmaya sosyolojik perspektiften getirilen önemli bir katkıdır, ancak ondan çok daha önce Erich Fromm’un Freud’u eleştirerek oluşturduğu sevgi ve şiddet üzerine görüşleri, “öldüren sevgi miti”nin iç yüzünü bir de psikolojik ve felsefi açıdan kavramımıza yardımcı olacaktır.  

Ödünleyici Şiddet ve Erkeklik

Erich Fromm, Freud’un Eros ile Thanatos arasında kurduğu çatışmanın uygarlık ile ilişkisinden oldukça etkilenmekle beraber bu denli kötümser bir insan anlayışının nihai olarak şiddeti ve totalitarizmi doğurduğu kanısına varmıştır. Fromm’a göre insan açısından asli olan sevme; yaşatma içgüdüsüdür, insanın saldırganlığı ise sadece kendi varoluşunu tehdit eden durumlarda tepkisel olarak ortaya çıkar. Zira Fromm, insanın kendi sevdiğini öldürmesinin, gerek türün devamı açısından gerek psikolojik açıdan oldukça mantıksız olduğunu söyler. Bu açıdan insanın zalimliği oldukça münhasırdır.   Fromm’a göre, insanın kendi kötülüğünü de isteyebilen tek canlı olması insan zalimliğinin diğer canlılardan neden farklı olduğunu açıklayabilir. Ancak bu durum insanın aynı zamanda türdeşlerine ve sevdiklerine verdiği zararın biyolojik olarak asla açıklanamayacağını, zalimliğin olsa olsa toplumsal olarak koşullandırıldığını gösterir.[7]

Fromm’a göre erkeklerin kadına yönelik şiddet edimleri erkeğe özsel olsaydı iki cinsiyet asla bir arada yaşayamaz ve sonunda insan türü yok olurdu. Dolayısıyla insanın doğası söz konusu olduğunda bu tür şiddet edimleri Fromm’a göre birer istisnadan ve sapmadan ibarettir. Ancak bu, bazı tarihsel ve toplumsal koşullarda söz konusu istisnaların yaygınlaşmayacağı anlamına gelmez. Fromm Sevgi ve Şiddetin Kaynağı ve İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri kitaplarında özellikle Nazi histerisinin sebeplerini anlamaya koyulurken Freud’un özcü görüşlerinin dışına nasıl çıkılabileceğini araştırır.  Buna göre Fromm, öncelikle her insanın yaşamla ilişkilenme biçiminin farklılığı üzerinden şiddeti açıklamaya çalışır. Ona göre her insan yaşamda bir etki uyandırmak ve var olduğunu göstermek ister. Şiddet, bazen bu varolma çabasının, yaşamda bir etki yaratma çabasının bir tezahürü olabilirken, bazen ise tersinden ölüm içgüdüsünün dışa vurumu olarak da ortaya çıkabilir; bir başka deyişle insana eşlik eden bu iki temel içgüdü, yaratıcılığın (Kreativität) ya da yıkıcılığın (Destruktivität) kökeni olabilir. Keza Fromm’a göre insanlar “yaşamsever” ve “ölümsever” insanlar olmak üzere ikiye ayrılır.[8] Yaşamın çok boyutluluğu içinde yaşamı ve yaşayan her şeyi olumlayan bir anlayışın karşısında ölümü arayan ve ölü/çürümüş şeylerden haz alan bir karakter yapısı vardır. Bu iki insan tipinin oluşumunun ardında çocukluk eğitiminden gelen psikolojik etkiler yatarken, aynı zamanda toplumsal süreçler de bu karakter yapılarını tetikleyebilmektedirler. Yaşamı çoğaltamayan ve yaratamayan, sürekli korku ve tehdit içinde yaşayan insan, Spinozacı anlamda conatus’unu gerçekleştirmek için şiddete mecbur kalabilir. Bu açıdan şiddet varolmakta ısrar etmenin bir göstergesi, bir korunma aracı haline gelir. Diğer yandan bu güdü, korku, tehdit ve dışlama ile birleştiğinde başkalarına karşı öldürme içgüdüsünü uyandırabilir. Bu açıdan “yaşamsever” ve “ölümsever” insanlardan her iki gruba ait olanlar da şiddete başvurabilir. Ancak her insanın şiddet ile ilişkisi de yaşam ile ilişkisi doğrultusunda farklılık göstermektedir. Bu farklılıkları serimlemek amacıyla Fromm, şiddet türleri arasında bir ayrım yapar ve “Oyunda ortaya çıkan şiddet”, “Tepkisel şiddet”, “Öç alıcı şiddet”, “Ödünleyici şiddet” ve “Kana susamışlık” olmak üzere beş tür şiddet biçiminden bahseder. Bu şiddet türlerinden ilk üçü yaşam sevgisinden kaynağını alırken son ikisi ise ölüm sevgisinden kaynaklanır. Kana susamışlık, yalnızca cinayet işlemek için şiddet uygulayan ve ölmekte olan canlılığı seyretmekten haz duyan insanların dahil olduğu gruptur. Kana susamışlığı çok istisnai durumlarda ortaya çıkan, insanın içindeki yıkıcı ve karamsar duygulardan kökenini alan sadist bir tutum olarak gören Fromm’a göre bundan farklı olarak ödünleyici şiddetin (kompensatorische Gewalt) toplumsal bir yanı vardır ve bu tür şiddet bazı tarihsel ve toplumsal koşullarda istisnai olmaktan çıkarak bir çok insanı birden etkisi altına alabilir. Ödünleyici şiddet, güçsüzlük korkusu içinde olan kişilerin kendilerinden güçsüz olduğunu düşündüğü başka kişilere şiddet uygulayıp onları tahakküm altına alarak güç kazanma stratejisi olarak tanımlanabilir. Şiddet uygulayan kişi kendi güçsüzlüğünü yenmek için şiddet uygular ve zamanla buna bağımlı hale gelir. Sevgi ve nefret hislerini birbirine karıştırır. Hatta sevgiyi de kendi bastırdığı güçsüzlüğünü telafi etmek için kullanabilir, hastalıklı bir bağımlılığa evriltebilir.

Fromm İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri adlı kitabında ödünleyici şiddet kavramına paralel bir şekilde saldırganlığın türlerinden bahseder. Buna göre “yumuşak saldırganlık”, “yalandan saldırganlık”, “savunucu saldırganlık” ve son olarak “kıyıcı (zalimce) saldırganlık” vardır.  Sonuncu saldırganlık türü diğer saldırganlık türlerine oranla oldukça istisnaidir ve içgüdülerden kaynağını almaz. Çünkü kurala dönüştüğünde ya da içgüdüsel olduğunda türün devamlılığını tehdit eder ve doğanın temel düzenine aykırı düşer. O halde zalimlik doğuştan değildir. Bambaşka güdülenmeler devreye girmektedir. Fromm’a göre toplumsal düzenin barışçıl ve paylaşımcı olduğu hiyerarşisiz ve rekabetsiz toplumlarda kıyıcı saldırganlık daha az görülürken, tam tersi militarist, rekabetçi, eşitsiz toplumlarda kıyıcı saldırganlık farkedilir düzeyde yüksektir.

Fromm erkeklik ve saldırganlık arasındaki ilişkideki biyolojik indirgemeye de kıyasıya karşı çıkar. Buna göre testesteronun tek başına erkeğin kadına yönelik saldırganlığını açıklaması mümkün değildir:

“Dişiye yönelik bir düşmanca zarar verici erkek tutumunun biyolojik işlevi ne olabilir? Bu tutum, erkek-dişi ilişkisinin temel bağını koparırdı ve biyolojik açıdan daha da önemlisi, çocukları doğurup yetiştirme sorumluluğunu sırtında taşıyan dişiye zara verme eğilimi gösterirdi.”[9]

Dolayısıyla Fromm için biyolojik açıdan erkeğin zalimliğini gerektirecek somut bir sebep veya kanıt yoktur. Doğadaki diğer canlılarda da durum böyledir. O halde erkeklerin tüm dünyada daha çok şiddet uygulaması gerçeği nasıl açıklanır?

Fromm’a göre sadist kişi, her insanın doğal olarak sahip olduğu kendini kabul ettirme, bir etki bırakma, üretme güdüsünü içine doğduğu ortam, yetiştirilme tarzı ve toplumsal koşullar yüzünden gerçekleştiremediğinde kıyıcılığa başvurur:

“Sadist kişinin sadist olmasının sebebi yürek yetersizliği çekmesidir, başkalarını harekete geçirme, karşılık vermelerini sağlama, kendini sevilen bir kişi yapma yeteneksizliği çekmesidir. Sadist kişi bu yetersizliği başkaları üzerinde güç sahibi olma tutkusuyla ödünler.”[10]

O halde ödünleyici olan bu şiddet, doğuştan ya da biyolojik değildir, toplumsal ve psikolojik olarak güdülenmiştir. Her insanın sevme ihtiyacını karşılayamadığı, dahası sevmenin ve sevilmenin yasaklandığı bir ortamda, güçsüze zalimlik etmek bir güç kazanma aracı olarak görülürse istisnai olan bu şiddet türü bir kurala kolayca dönüşebilir.

 Fromm’un ödünleyici şiddet kavramıyla paralel bir şekilde Kaufmann da erkeklerin erkek olmayanlar üzerindeki şiddetini onların toplum içindeki ezilmişliğinden yola çıkarak açıklar ve “ödünleme” kavramına yakın olan “telafi” kavramını kullanır:

“Erkeklik düzeyine ulaşmada yaşanan başarısızlıkların yarattığı kişisel güvensizlikler veya daha basit bir ifadeyle başarısız olma korkusu erkekleri, özellikle gençken, bir korku, tecrit, öfke, kendinden nefret etme ve saldırganlık girdabına itmeye yeterli olmaktadır. Bu duygusal durum içerisinde şiddet bir telafi mekanizması olarak ortaya çıkmaktadır. Erkeklik dengesini yeniden sağlamanın ve kendisine ve diğerlerine bir erkek gibi yaşadığını beyan etmenin yolu olarak şiddet kullanılmaktadır. Şiddet ifadesi genellikle fiziksel olarak daha zayıf ve savunmasız bir hedef seçimini de içermektedir. Bu hedef bir çocuk veya bir kadın, eşcinsel erkekler veya dinsel-toplumsal bir azınlık gibi özel bir grup veya göçmen kesimler olabilir.”[11]

Aynı tespiti Pınar Selek Sürüne Sürüne Erkek Olmak kitabında hiyerarşik ve güce dayalı ezme ilişkisinin erkeklerde oluşturduğu “hınç”ın nasıl kendinden güçsüzlere yöneldiğini ifade ederek yapar.[12] Sistematik olarak erkeklere duygularını göstermek, sevgi ve şefkat hissetmek yasaklanırken tüm bunların zıttı olan şiddet uygulama, kan dökme, acı verme, duygusuz olma zorunlu olarak dayatılır. Bunu başaramayan erkeklere ezmeyi ya da ezilmeyi seçmesi salık verilir. Tüm bunların sonucunda erkeğin şiddeti ve duygusuzluğu normal, doğal ve kaçınılmaz bir şey olarak görülür. Bu normallik anlayışı ise şiddeti daha çok pekiştirir ve bir hak; hatta bir varoluş biçimine dönüştürür.

Thanatos’a Karşı Eros’un Kavgası

Son dönemde artan şiddet olaylarını Sancar, hegemonik erkekliğin krizi olarak okumaktadır.[13] Buna göre hegemonik erkekliğin krizi, egemen erkeklik normlarının değişmekte olması ve yeni normların eski normlarla çatışması üzerinden tanımlanır. Bu bağlamda hegemonik erkekliğin en önemli aracı olan eril şiddet, sevgi maskesinin altında, Fromm’un tahliline uygun bir şekilde kriz içindeki hegemonyasını yeniden idame ettirmek için ödünleyici bir işlev yüklenmiştir. Ne var ki, öldüren sevgiye dayalı mazaret, ya da şiddetin nedenlerini ortaya koyan bir çok başka açıklama sadece bir mitin devam etmesine hizmet etmektedirler. Feministlerin “erkeğin sevgisi her gün 3 kadın öldürüyor” sloganı da bir yandan sevginin bir mazeret olamayacağına işaret ederken diğer yandan erkeğin sevgisinin zaten her koşulda öldüren bir sevgi olduğu kabulünü de yeniden ima etmektedir. Ne var ki Fromm’un, Kaufmann’ın, Lundgren’in ve hegemonik erkeklik perspektifinden konuya bakan diğerlerinin göstermiş olduğu gibi erkeklik ve şiddet arasında özsel bir ilişki olmadığı gibi, erkeğin sevgisinin de illa öldürmeyle bir bağlantısı bulunmak durumunda değildir. Erkeğin ağlamaması, duygularını belli etmemesi, yumuşak davranamamasına ilişkin tüm dayatmalar yüzyıllardır felsefede, edebiyatta ve diğer bir çok kültür alanında anlatıla gelen “öldüren sevgi miti”yle erkeğin doğasına atfedilir. Oysa “erkeğin” ya da “kadının sevgisi” diye bir şey yoktur. Belli bir toplumun ve kültürün erkeğinin ve kadınının sevgisi vardır.

Sevgi ve öldürmenin bir arada olmazlığı apaçık bir hakikat gibi durduğu halde, toplumun büyük bir kısmı için hala sevginin öldürmeyi meşrulaştırması cinsiyetlere göre farklılık gösterir. Kadın, sevdiğini öldürdüğünde “cani” olurken, erkek sevdiğini öldürdüğünde “delikanlı” olur. Bir başka deyişle kadının sevgisinin yaşatıcı, erkeğinkinin ise öldürücü olduğu ve olmak zorunda olduğu kabul edilir toplumda. Bu durumun tezahürünü son dönemdeki kürtaj tartışmalarında da gördük. Kadınlık ve annelik vicdanının hiçbir canlılığa zarar vermemesi üzerinden kürtajın cinayet olması tartışıldı uzunca bir süre; ancak erkeklerin cinayetleri kimse tarafından sorgulanmadı. Yıllardır her gün işlenen kadın cinayetlerinin hiç birine yeterli derecede toplumsal tepki verilmedi. Bu durumun altında erkeklik ve şiddet arasında doğal; hatta biyolojiye dayalı bir bağ bulunduğu yanılsaması yatıyor. Lundgren’in işaret ettiği gibi şiddet sevgi yoluyla normalleştiriliyor.  Bu yüzden toplumsal cinsiyet normları hayatımızın her alanında bize roller dayatırken sadece şiddet ile ilişkimiz değil aynı zamanda nasıl sevmemiz gerektiği de cinsiyetlere göre farklı türden davranış şekilleri üzerinden belirleniyor. Dolayısıyla erkeklerin ve kadınların hesaplaşmaları gereken tek şey şiddet değil, aynı zamanda da hakim sevgi anlayışıdır. Bunun için de ilk olarak sevginin -ya da nefretin- cinsiyetlendirilmesinin karşısında durmak, kadın-erkek ikiliğini aşmak, erkekleri de kendilerine yakıştırılan “katil” rolünden çekip çıkarmak için gereklidir. Salt erkekliğe ya da kadınlığa ait bir sevgi ya da nefret yoktur; belli davranışların bu yakıştırmalara uygun olarak mazur görülmesi vardır ve mevcut cinsiyet düzeni durmadan sistematik bir şekilde “nefret ederek seven” erkekler üretir. Yine de istisnaların azımsanmayacak varlığı bu durumun kader olmadığını gösterir.

 İnsanlık tarihinin başlangıcında sevgiyi yaşamın, nefreti ölümün temsilcisi sayan doğa ve varlık ile bütünleşik kavrayışa uygun olarak nefretin yıkıcı gücünün sevilene uygulanamayacağı kabulünün yerleşmesi, erkeklerin de doğaya ve diğer insanlara şefkatle yaklaşmaya eğilimli olduklarının farkına varılması, eğitimde ve kültürdeki köklü bir değişimi gerektirir. Ancak gerçek anlamda sevemeyen ve sevilemeyen –Fromm’un deyimiyle "olmak" yerine "sahip olmak"ı tercih eden- erkeklerin şiddet uygulamaktan vazgeçmeyecekleri ve “Thanatos’un oğulları” olmaya devam edecekleri, doğanın değilse de toplumun ve tarihin öğrettiği bir gerçektir ve bu olguya karşı mücadele etmek için bireysel ve siyasal dönüşümlerin yanında tüm bir düşünsel mirasla da radikal hesaplaşmalar yapmak gereklidir.  Kadın cinayetlerini durdurmak her şeyden önce kadınların kendi yaşamları için her alanda bir mücadeleye girmesi ile mümkün olur. Bu yüzden Marcuse’nin işaret ettiği gibi Thanatos’a karşı Eros’un yanında yer almak ve düşünürün şu sözünü sloganlaştırmak elzem görünüyor: “Bugün yaşam için kavga, Eros için kavga, siyasal kavgadır!”

 

 


[1] Freud, Sigmund, Uygarlığın Huzursuzluğu, s. 86

[2] Donovan, Josephine, Feminist Teori, s. 182

[3] Adorno, Teodor&Horkheimer, Max, Aydınlanmanın Diyalektiği, s.153-154.

[4] Hegel’den aktaran: Stopczyk, Annegret, Muse, Mutter, Megaere, Was Philosophen über Frauen Denken, s.s. 123-125.

[5] Schopenhauer’den aktaran: Stopczyk, Annegret, Muse, Mutter, Megaere, Was Philosophen über Frauen Denken, ss.131-138

[6] Sancar, Serpil, Erkeklik: İmkansız İktidar,  s.19

[7] Fromm, Erich, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, s.275

[8] Fromm, Erich, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, s.28

[9] Fromm, Erich, İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri, s.243

[10] A.g.e., s.246.

[11] Kaufmann, Michael, “Erkek Kaynaklı Şiddetin Yedi Nedeni”,  s.4

[12] Selek, Pınar, Sürüne Sürüne Erkek Olmak, ss.130-136.

[13] Sancar, Serpil, Erkeklik: İmkansız İktidar, s. 22.

 

(Bu yazı daha önce FelsefeYazın dergisinin Eril Şiddet: Fail ve Mağdurun Ötesinde dosya konulu sayısında yayınlanmış ve ViraVerita için yeniden gözden geçirilerek kısaltılmıştır.)

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top