Siyasal Birliğin Üçlü Yapısı

16.02.2015  /  Carl Schmitt, Çeviri: Toros Güneş Esgün  /  Etiketler: Çeviri, felsefe, politika

1.  Günümüz devletinin siyasal birliği Devlet, Hareket ve Halk’ın üç yapılı birleşimidir. Bu birlik, kendini 19. yüzyılda ortaya çıkan liberal-demokrat devlet şemasından temelde ayrı tutar. Söz konusu ayrılık, yalnızca bu şemanın dünya görüşlerinin getirdiği kabullerden ve genel ilkelerden değil devletin somut yapısındaki temel kurumsal ve örgütsel hatlardan da kaynaklanır. Her temel kavram ve her önemli kurum bu farklılıktan etkilenir.

Yeni devlet yapısı, halkın siyasal birliğini ve bununla birlikte onun kamusal yaşamının bütün düzenini üç farklı düzen dizisinde temsil etmesiyle tanımlanır. Bu üç dizi, eşit bir düzlemde yan yana durmamaktadır; aksine onlardan biri, devleti ve halkı taşıyan hareket, diğer ikisini iter ve yönlendirir. Üç düzen, kendi içinde birlikte hareket eder; belli karar noktalarında, özellikle de zirvede buluşur. Bunlar, aynı zamanda belli biçimde karşılıklı temaslara ve aralarındaki farkların ortadan kalkmasına mahal vermeyen çapraz bağlantılara sahiptirler. Buna ek olarak, bu üç düzen, taşıyıcı düzen dizisi tarafından meydana getirilen bütünlükleri içinde siyasal birliğin anayasasını oluşturur. Her biri kendisini farklı bakış açılarından ve -şayet böyle demeye hakkım varsa- farklı materyallerden oluşturmuştur; ancak farklı yollarla da olsa her biri kamusal hukuk düzeni tarafından kapsanır.

Devlet, Hareket, Halk kelimelerinden her biri, siyasal birliğin bütünü için kullanılabilir. Ancak bu durum, aynı zamanda söz konusu bütünün özel bir yanını ve spesifik bir öğesini tanımlar. Böylelikle Devlet, dar anlamıyla siyasal-statik parça, Hareket, siyasal-dinamik öğe ve Halk da siyasal kararların koruması ve gölgesi altında büyüyen apolitik taraf olarak incelenebilir. Ancak bunun üzerinden sofistik bir şekilde birbirine alternatif olarak ayrılan ve birbirini dışlayan karşıtlıklar yaratmak ve Devlet’in karşısına Hareket’i ya da Hareket’in karşısına Devlet’i koymak veya Halk’ı Devlet’in karşısında, Devlet’i de Halk’ın karşısında, Halk’ı Hareket’in, Hareket’i de Halk’ın karşısında konumlandırmak yanlış olurdu. Söz konusu düşünce, ileride daha ayrıntılı ele alınacak olan liberal ayrıştırmalarla örtüşür. Bu ayrıştırmaların siyasal anlamı, siyasal bütünün ortadan kaldırılması ya da en azından görelileştirilmesidir. Bizatihi Hareket, hem Devlet hem de Halk’tır ve de aynı ölçüde, Hareket olmasaydı hem bugünkü Devlet (siyasal birlik anlamında) hem de bugünkü Alman Halk’ı (siyasal birliğin ve Alman Reich’ının öznesi olarak) yalnızca hayal edilebilir olurdu. 

Buna göre şu üç düzen dizisi kendini göstermektedir:

  1. İlkin, ordu ve memuriyetten müteşekkil olan devletsel kurumlar ve makamlar. Bunlar hala dar anlamda devlet olarak tanımlanır; ancak aslında sadece yasama, yürütme ve yargı organıdır. Geniş anlamıyla ise “devlet” kelimesi hala söylendiği gibi bir halkın siyasal birliğinin bütünü için kullanılan geleneksel tanımdır.
  2. İkincileyin, halkın tüm kesimlerinden oluşan, fakat katı bir yapı ve sıkı bir yönetim gerektirdiği için kendi içine kapalı ve hiyerarşik olarak yönetilen siyasal beden olarak Devlet ve Halk’ı taşıyan Parti. Hareket, kendi özel biçimini bu bedenin içinde bulur. Sosyologlar liberal devletin siyasal partisinden (sıkı bir şekilde örgütlenen değil, temelde “özgür propaganda”ya dayanan) ayırmak için bu Parti’yi “kast” veya “elitler” vb. olarak adlandırmıştır. Ancak bugün, yanlış anlaşılmalardan artık daha az korkulduğu için ürkütücü bir adlandırma olan Parti’de karar kılınmıştır. Bu durum, 14 Temmuz 1933 tarihli yasanın, partilerin yeniden kurulmasına karşı olan söylemiyle de uyuşur: “Almanya’da bulunan tek siyasal parti Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’dir.”
  3. Üçüncü olarak, Halk’ın özyönetime bırakılmış alanı. Bu alan, hem mesleki ekonomi ve sosyal düzeni, hem de mekânsal komşuluğa dayanan yerel özyönetimi kapsar. Faşist devletin bölgesel öz yönetimleri reddeden, ancak işlevsel öz yönetim biçimlerine izin veren korporasyon devleti dahi (stato corporativo)[1],  bir sendika ve birlik sistemi, halk tabanlı bir sosyal düzen olarak (Bu ifade Werner Sombarts tarafından icat edilmiştir.) devletsel olmayan, ancak kamusal-hukuksal olan bu özyönetim alanını doldurabildi ve siyasal yönetimin genel çerçevesi içinde yer alan olanaklı otonomiyi ve kooperatifselliği ya da tüm farklı biçimlerdeki bağlayıcı birlikleri de halkın kamusal yaşamına dâhil edebildi.

Alman Nasyonal Sosyalist Hareketi’nin devletinde, İtalya’daki faşist devlette olduğu gibi  -farklı bir biçimde de olsa- siyasal birliğin bu yeni üç biçimli bütüncül resmi tanınmalıdır. Bu resim 20. yüzyıl devleti için tümüyle belirleyicidir. Sovyetler Birliği’nin bolşevik devletinde dahi devlet, parti ve sendikadan müteşekkil bir üçlü yapı, siyasal ve sosyal gerçekliğin bütüncül bir bileşimi olarak denenmiştir. Ancak bu üç yapılılık sadece liberal demokratik sistemin yenildiği ve 20. yüzyılın yeni sosyal ve siyasal gerçekliğine uygun olarak devletin elde tutulmaya çalışıldığı her yerde görünür değildir. Söz konusu üçlü yapı, Hegel tarafından temellendirilen o büyük Alman devlet düşüncesi gelenekleriyle de örtüşür. Bu devlet düşüncesi, ilk olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında yabancı liberal kuramcı ve yazarların etkisi yüzünden Alman halkının bilincinden uzaklaştırıldı. Buna rağmen, bu üç biçimli temel, günümüz devlet yapısının ilk görünür belirtisi olarak her yerde parlamak zorundadır ve hiçbir koşulda, burada söz konusu olanın yalnızca İtalyan faşizminin idealize edilmesi olduğu itirazına maruz kalamaz.

Üç düzen dizisinin ve ona ait olan örgütlenme dizilerinin birbiriyle nasıl ilişkilendirildiği, bizatihi yapısal ve örgütleyici bir problemdir. Aynı şekilde, bu söz konusu üç alt anayasanın karşılıklı ilişkisinin nasıl olduğu da kendi içinde bir hukuk ve siyaset bilimi problemidir. Ancak Devlet ve Halk’ı taşıyan Parti’nin tanımlanışı, siyasal yönetimin sahip olduğu bu düzen dizileri üzerinden temellendirmelidir. Böylelikle, diğer iki dizi, bizim taslağımızın orta noktasında yer alan örgütlenmeye (Parti’ye) göre ikincil konumda bulunur ve belirleyici bir şekilde onun tarafından itilir, yönlendirilir ve kurulur. Siyasal yönlendirici olarak Parti, “Hareket”in örgütleyicisi olarak hem devlet “aygıt”ıdır hem sosyal ve ekonomik düzendir hem de siyasal birliğin bütününü taşır. Böylelikle, şimdiye kadar çeşitli şekillerde değindiğimiz ve aşağıda daha çok geliştireceğimiz bir devlet hukuku kavramı olarak “siyasal yönetim” ortaya çıkmaktadır.

Soyut ve genel konuşulduğunda bu üç düzen dizisinin karşılıklı ilişkisi farklı siyasal birliklerde ve farklı dönemlerde çok başka olabilir. Örneğin, hegelyen Prusya-Alman tarzındaki memur devletinin – ki bu devlet 1815’ten 1848’e kadar göreli bir monarşi altındadır ve saf bir mutlakiyetçiliğin ardından, sivil ile parlamenter yasakoyucu organların hukuki olarak tanınmasından önce, tarihsel bir gerçekliğe sahiptir- belirleyici özelliği; diğer devletlerde memuriyet yalnızca devleti taşıyan iktidarın bürokratik aracı olarak anlaşılırken, bu devlette tinsel ve ahlaki açıdan yüksekte duran, rüşvet almaz devlet bürokrasisinin eşzamanlı olarak devleti taşıyan kesim olarak icra edilmesidir. Bu devletsel örgütlenme dizisi içerisinde, sivil devletsellik ile askeri devletsellik, yönetim gücü ile komuta gücü arasındaki ilişkiler ile ilgili bir başka soru da kendini yeniden dayatır. Bazen kamusal ve görülür, bazen içsel ve görünmez,  bazen önceden belirlenmiş normlar temelinde, bazen de eşyanın durumu ve amaca uygunluğundan bağımsız olarak ele alınabilen ve kendini çeşitli kuruluşlara evriltebilen çeşitli etkileşim, yönetim ya da hâkimiyet yöntemleri de burada ortaya çıkar. Bunun gibi, konuyla ilişkili olan diğer problemleri de takip etmek, 20. yüzyılın somut devlet kuramının görevidir. Ancak, ben burada “genel bir devlet kuramı”ndan bahsetmiyorum. Çünkü devlet kuramının “genel” kategorisi Paul Ritterbuch’un gördüğü gibi 19. yüzyıl liberalizminin tipik bir belirtisidir. Bu kategori, normatif amaçlar yoluyla somut devleti ve somut halkı “genellikler” içerisinde (genel eğitim, genel hukuk teorisi, son olarak da genel bilgi teorisi)  eritir ve böylelikle onların siyasal özünü zedeler.

2.  “Devlet” kavramı gibi “Halk” kavramının da bu üç biçimlilik yoluyla değiştiği ve 19. yüzyılın tarihsel durumundan doğan geleneksel anlayış tarzıyla yeni gerçekliğin kavranamayacağı her zaman yeniden hatırlanmalıdır. Devletsel memuriyet ve kurumsallık anlamı içerisinde devlet, 17. ve 18. yüzyıllarda elde ettiği Siyasal’ın merkezi gücünü kaybeder.  Böylelikle devlet, siyasal birliğin sıradan bir parçasına dönüşür ve devleti taşıyan örgütlenmeye talimat veren parça olarak tanımlanır. Devlet kurumları ve memuriyetler böylelikle artık siyasal bütünle ve kendi kendine dayanan “hükmetme gücü” ile özdeş değildir. O halde, bugün Siyasal, Devlet’ten hareketle belirlenmemelidir; aksine Devlet, Siyasal’dan hareketle belirlenmelidir. Ancak bunun sonucunda, 19. yüzyıldan beri söz konusu “Devlet” için düzenlenmiş olan anayasa ve ondan çıkan yasallık, toplumsal varlığın merkezinden siyasal yaşamın başka bir alanına kaymaktadır. Yasalılık, kendini ne kadar çok biçimselleştirir ve mekanikleştirirse, o kadar aleni bir şekilde, içeriksel olarak iyi olan hukukun karşısında yer alır. Yasallık araçsal olduğu için göreli ve ikincil bir anlam ihtiva eder ve böylelikle devletin resmi aygıtının işleme tarzına dönüşür. Halkın siyasal birliği ile devlet aygıtı birbirine ne kadar az özdeşse, aynı şekilde söz konusu yasallık da halkın hukukuyla o kadar az özdeştir. Siyasal birliği korumada öncelik tözsel anlamda hukuka aittir. Hukuk, kamusal yaşamın tüm alanlarına yalnızca tartışılmaz ve bu anlamda pozitif olan siyasi kararlar temelinde, özgür ve otonom bir gelişim içinde yayılabilir.

Hukukçuların son ve sondan bir önceki kuşağının devlet ve hukuk kuramı, hukuk ve devletsel yasallık arasındaki bu karşıtlığı –halkın siyasal birliği ve devletsel resmi aygıt bu ayrıma denk düşer- fark etmiş ve böylelikle bir yandan “yasa”dan her türlü “hukuk normu”nun anlaşıldığını tespit etmiş, diğer yandan hukukun yasaya, yasanın da yeniden yasa koyucu iradenin çoğunluk kararına, yani parlamentoya indirgenerek biçimselleştirildiğini ve mekanikleştirildiğini ifade etmiştir. Burada henüz halk hukuku ile hukukçuların hukuku arasındaki ünlü ayrım söz konusu edilmemiş; aksine “genel” hukuk ve devlet kuramındaki karşıtlığın kavramsal-soyut keskinleşmesi kastedilmiştir. İç tutarlığı sayesinde ilgiyi hak eden bu kuram, yasa normunun asıl muhatabı olarak “yurttaş”ı değil, memurları, yani yasayı uygulayan yargı ve yürütmeyi dikkate alır. Bu yüzden söz konusu kuram, nihai olarak, hukuku yalnızca “devletsel davranışa dair kuralların sembolü” olarak nitelendirir. Liberal-hukuk devletinin düşünce tarzı için karakteristik olan (ve aynı zamanda Alman dili için de)  bir pasajda şöyle söylenir: “Tebaaya hukuki sorumluluklarını öğreten, ceza ve icrayı normlaştıran hukuk kuralları (dar anlamıyla) dahi, devlet organları tarafından gerçekleştirilebilen ve yürütülebilen cezanın icrai edimi ve infazı üzerinden devlet yönetimi ile içeriksel olarak ilişkilenir.” (Kelsen, Hauptprobleme der Staatsrechtslehre, s.252) Böylelikle bütün hukuk, özel anlamda “devlet hukuku” olur ve tersinden tüm devlet edimi de “hukuk”a, yani norma bağlı olan devletin resmi aygıtının normu icra etmesi edimine dönüşür. Bunun hukuk ya da adalet ile kavramsal veya tözsel anlamda hiçbir ilgisi yoktur. Ancak bu, aynı zamanda liberal siyasetsizleştirmenin siyasal sisteminin tipik bir özelliğidir. Liberal normativizm burada “hukuk normunun sözde hâkimiyetini” varsayar. Bu hâkimiyet, gerçekte siyasal olarak yetkisiz olan ve devletsel olmayan kuvvetler tarafından hükmedilen yasallık düzeninin, yalnızca resmi aygıt üzerindeki hâkimiyetidir.  Bu pozitivist ve “işlevselci”, her türlü hukuk tözünü yadsıyan düşünce biçimi, “hukuk”u yalnızca devletin zor aygıtının hesap edilebilir bir uzantısı olarak tanır. Yani ona göre hukuk, mevcut kurum ve makamların işleyiş tarzıydı. Ancak bunun yanında daha önce söylendiği gibi, hukuk praksisinde materyal yasa kavramı denilen kavram var olmaya devam ediyordu. Yasa, “hukuk normu”ydu ve her hukuk normu da, örf ve adet hukuku da dâhil olmak üzere; yasaydı. Bu yasa (yönetimin aleni emirlerinden farklı olarak), yalnızca “memur”lara (özel bir güç ilişkisiyle hükmedilen) değil, aksine “yurttaş”lara da yönelikti. O halde o zamanlar gerçekte iki farklı türden ve bağlantısız hukuk ve yasa anlayışı, iki norm muhatabı, iki yasa kavramı ve böylelikle hukukun birbirinden ayrı duran iki farklı türü mevcuttu.

Siyasal birliğin üçlü yapısında Devlet ve Halk kavramları, liberal demokrasinin iki öğeli sisteminden farklı bir konumda ve çok farklı bir anlamda ele alınırlar. İki öğeli düşünme biçimi burada da antitezlere dayanan parçalamalarla iş görür; örneğin, halka karşı devleti, devlete karşı halkı, halka karşı hükümeti, hükümete karşı halkı koyar. Nasyonal sosyalist devlette Devlet’i ve Halk’ı taşıyan yönetici beden, bu türden tüm antitezleri engellemek ve yenmekle görevlidir. Bu yüzden Halk, artık sadece oy hakkına sahip olan yönetmeyenlerin bir toplamı değildir. Devlet memuru artık, monarşik düşünce biçiminde olduğu gibi kendini “özgür” olarak adlandıran yurttaşın karşısında yer almaz. Bu yurttaşın özgürlüğü, özsel olarak devletsizlikti ve “özgür olmayan” askere ve memura karşı yöneltilmiş polemiksel bir liberal kavga kavramıydı. Devlet memurluğu artık 1912-1932 arasındaki çok partili sistemde olduğu gibi kendini çıkar grubu olarak örgütlemek ve Alman bürokrasinin idesi ve kurumu yerine bireysel olarak yapılanmış her tekil memurun “kazanılmış haklar”ına dayanmak zorunda değildir. Şimdi memur, türdeşliğe dayanan bir siyasal birlikte Halk’ın yoldaşı; Devlet ve Halk’ı gözeten örgütün bir üyesi olarak da Parti’nin yoldaşıdır. Bu örgüt, resmi makam yapılanmasının belirleyici noktalarını, devlet ve halkı taşıyan Hareket’ten çıkan siyasal önderler ile beraber ele geçirir.

Bununla uyuşan bir şekilde, Halk’ın ya da meslek gruplarının özyönetim alanı da hareket tarafından yönlendirilir. Statik karakteri yüzünden sadece göreli olarak siyasetsizleştirilebilen memuriyetin ve resmi makamların yapılanmasından farklı olarak burada, özerk oluşumların siyasetsizleştirilmiş alanı çok daha yüksek bir derecede tanınır. Ancak bu siyasetsizleştirmenin, apolitik olan özyönetim örneklerinin daha önceki siyasal suistimali ile bir ilgisi yoktur. Aksine, söz konusu siyasetsizleştirme, tanınmış siyasal liderliğin siyasal kararına dayanır. Bir vakanın ya da bir alanın apolitik olup olmadığının belirlenmesinin özel biçimde bir siyasal kararı gerektirmesi,  Alman güncel siyasi kuşağının sahip olduğu temel bir bilgidir. Hem memuriyetin “nesnellik”i, hem de özellikle yargıcın “bağımsızlık”ı, halkın özyönetim alanının apolitik karakterinde söz konusu olduğu gibi, apolitik olanın tüm avantajları ve dezavantajlarıyla siyasal yönetimin ve Devlet ile Halk’ı taşıyan Hareket’in siyasal kararlarına her ikisinin de (memurlar ve yargıçlar) boyun eğmesiyle olanaklıdır yalnızca.  Buna göre Hareket, siyasetsizleştirilmiş yerel ve mesleki özyönetimin siyasal güvencesi olduğu gibi, aynı zamanda durağan norm koyucu makinenin ve onun içinde yer alan resmi aygıtın siyasal kararlarının karşısındaki dinamik motor olarak da toplumsal varlığın özel anlamda bir öğesidir.[2]

3.  Yeni bütünlükçü yapıdan Reich ve eyaletler arasındaki ilişkilere ilişkin yeni bir düzenleme doğmaktadır. 7 Nisan 1933 tarihli Reich valiliğine ilişkin yasa gereği, eyaletler karşısında Reich’ın siyasal önderliğinin üstünlüğü garanti altına alınmış ve siyasal önderliğe ait eyaletler, Reich önderinin (Führer) astlarının da altında konumlandırılmıştır. Hem 19. yüzyılın monarşik-hanedanlı federal devlet kavramı, hem de Weimar düzeninin iç zayıflıkları ve çöküntülerinde ortaya çıkan çok partili federal devlet böylelikle yenilgiye uğramıştır. Kısaca özetlenmiş devlet hukuku formülüyle denebilir ki, birlik düşüncesinin devlet düşüncesiyle –ister devletler birliği, ister federal devlet olsun- birleştirilmesi, bir asır boyunca Almanya’nın siyasal birliği karşısındaki gerçek tehlike olmuştur. Zira, her birlikli örgütlenmede teritoryal ve siyasal status quo’nun garantiye alınması şart koşulur. Bu garanti, hem bir devletler birliğinde, hem de bir federal devlette her bir üye devletin siyasal birlik olarak devletsel karakterini geliştirmeli ve bu yolla tüm Alman halkının devletsel birliğiyle ilişkilenebilmelidir. Bu yüzden sadece devletler birliğinde değil, aynı zamanda bir federasyon olarak kurulmuş oluşumlarda da herhangi bir hukuksal becerinin, “birliğin temeli”ne ya da federal devletin “ruhu ve lafzı”na yönelik olan çatışma durumlarında “kendi siyasetine sahip olma hakkı”nı temellendirmesi hiç zor değildir. Braun-Severing-Hirtsiefer Prusya ve Held-Bavyera hükümetlerinin Leipzig davasındaki tanıklıkları ve iddiaları ile yüce divanın 25 Ekim 1932 tarihli kararı[3] “federalizmin bu sarmal giriftliğine” dair iyi bir örnek ve belge teşkil eder.[4] Parti federalizminin nasyonal sosyalizm öncesi düşünce dünyasının arka planında, ilk olarak, kendine mahsus önemiyle Reich valiliğine ilişkin yasanın uygulanması göze çarpar. Bu yasa, bugünkü Alman siyasal birliğinin hızlı gelişim süreci göz önünde bulundurulduğunda belki artık eskimiş görülebilir.

Söz konusu yasadan sonra eyaletleri devletler olarak adlandırmak artık imkânsız olmuştur. Çünkü devlet kavramı 1871’den sonra[5] olduğu gibi bir kez daha kökten değiştirilmiştir. 1871’den sonra eyaletleri devlet olarak muhafaza etmek için egemenliğin işareti olan devlet kavramından siyasal özelliğini çekip almak ve böylelikle eyalet devletleri tamamen siyasetsizleştirmek belki denenebilirdi. Kavramların ve kelimelerin dönüşümleri içerisinde eyaletleri ve vilayetleri “devletler” olarak adlandırmak, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal birliğinin devletlerden oluşmasında görüldüğü gibi başlı başına düşünülemeyecek bir şey olmazdı. O zaman da “devlet” ifadesi sadece bir siyasal birliğin içindeki özel bir bağımsız yapıyı ve adem-i merkeziyetleşmeyi ifade ederdi. Ancak bugün daha önemli olan, Reich’ın içindeki teritoryal yapıların kesin ve kati olarak Reich’ın siyasal yönetiminin altında yer almaları ve aynı zamanda hiçbir biçim altında, en çok da bu zamana kadarki en tehlikeli mazeret olan bir davanın “apolitik karakter”i altında, kendi siyaset haklarını talep edememeleri konusunda kuşkuya yer bırakmamaktır. Günümüz Almancasındaki kavramımız açısından “siyasetsizleştirilmiş bir devlet” tasvir etmek aynı ölçüde imkânsızdır. Bu, “militarizmden arındırılmış bir ordu”nun tahayyül edilememesine benzer. Alman eyaletlerinin gerçi devlet zoruna ait olan yetkileri vardır, yani onlar devlet zoruna sahiptirler; ancak hiçbir koşulda devlet değildirler. Alman devleti, yalnızca Alman Reich’ıdır. Reich, kendi içinde yapılanmış, bağımsız eyalet ve vilayetlerden müteşekkil bir oluşumdur; ancak asla bir federal devlet değildir. 19. yüzyılın bu bir türlü deva bulamayan, birlik ve devleti kavramsal olarak birleştiren ve bu yolla Reich’ı devlet olmaktan çıkaran kavramı, Alman iç hukukundan silinmelidir. Federalizm kelimesinin durup durmayacağı ise pratik bir terminoloji problemidir. 19. yüzyılın geleneksel düşünme alışkanlıklarının temelindeki federal ile birleşik devlet kavramlarının birbirine eşitlenmesi tehlikesi var olduğu sürece, bu çok suistimal edilen kelimeden kaçılması gerekebilir. Adolf Hitler’in, Kavgam’da “maske olarak federalizm” üzerine ne söylediğini unutmayalım.

7 Nisan 1933 tarihli valilik yasasıyla başlayan ilerleme henüz tamamlanmadı. Führer’in bu sene Nürnberg’teki parti gününde yaptığı açıklamaları herkesçe biliniyor. Alman halkının siyasal birliği eyaletlere ya da Alman aşiretlerine değil, aksine Alman halkının kendi içine kapalı birliğine ve Devlet ve Halk’ı taşıyan Nasyonal Sosyalist Hareket’e dayanmaktadır. Bugünkü eyaletlerin bölgesel varlığının herhangi bir anayasal garantisi ya da varoluşu artık yoktur ve aynı ölçüde 24 Mart 1933 tarihli geçici anayasa maddesinde içerilen Reich Konseyi’nin kurumlarına dair şartların üzerinden atlanıp, dolambaçlı yollardan geçilerek bir sonuca varılamaz.

Hâlihazırda ve yeni kurulacak Alman eyaletleri ve vilayetleri kendine özgü oluşumlardır ve tamamen bağımsız bir tarzdadırlar. Onlar ne devletlerdir ne de yerel özyönetim bedenleridir. Burada bölge kurumları söz konusu olduğundan, yerel özyönetim kavramını özellikle mekânsal komşuluğun özyönetimi (köy ve şehir cemaatleri, bakanlık ve kaymakamlıklar) olarak kati bir şekilde sınırlandırmak ve diğer mesleki ve benzeri özyönetimin örgütlenmeleriyle ilişkilendirmek istiyorum. Nasyonal Sosyalist Devlet’in bütün uyumu içindeki bu örgütlenmelerin yerlerinin “halk” dizisine daha yakın bir şekilde belirlenmesi gerekiyor.

4.  Devlet ve Hareket arasındaki hukuksal ilişkiler yeni sorular doğuruyor. Nasyonal Sosyalist Devlet’in İtalyan faşist devletle arasındaki tek tek benzerliklere rağmen burada aslında parti ve memuriyet, parti ve ordu, parti ve devlet başkanlığı arasındaki ilişkiler açısından büyük farklılıklar kendini gösteriyor. Gerçi, 14 Aralık 1929’daki yasadan beri faşist parti devletin bir organıdır (un organa dello stato)  ama doğrudan bir kamusal ya da devletsel organ değildir. Burada kastedilen organ (organo Statale) sadece partinin belirli bir organı, yani büyük faşist konseyidir.[6] Buna benzer bir şekilde, Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi de, devlet düşüncesinin taşıyıcısı olarak kopmaz bir biçimde Devlet’e bağlıdır. Ancak ne bütünüyle parti örgütlenmesi ne de belirli bir parti makamı bugün (1 Aralık 1933) bu şekilde dolayımsız bir devlet organının karakterine sahiptir. Nasyonal Sosyalist Parti’nin artık aşılmış olan çok partili sistemin anladığı anlamda bir parti olmadığı kendiliğinden anlaşılmaktadır. Bu parti, Devlet ve Halk’ı taşıyan yönetim bedenidir.14 Temmuz 1933 tarihli partilerin yeniden kurulmasına ilişkin yasa, Parti’nin biricik ve müstesna üstünlüğünü, mezhepsel, sınıfsal ya da bir başka çoğulculuğu yeniden yaşatmaya dair her türlü denemeye karşı garantiye alır. 1 Aralık 1933 tarihli parti ve devletin birliğinin güvencesine ilişkin yasaya göre Parti, kamu hukukunun bir kurumudur. Ancak tabii ki bu kurum, devlet kontrolü altında duran herhangi bir kamu hukuku kurumundan çok daha farklıdır ve ondan çok daha yüksek bir derecededir. Führer’in vekili ve SA birliklerinin şefi, Parti’nin hizmet mevkilerinin ve SA’nın sıkı bir biçimde beraber çalışmasını sağlamak için Reich yönetiminin üyesi olurlar. Parti’nin ve SA’ların üyeleri, özel ve yüksek görevleri bakımından özel bir Parti mahkemesinin ve SA mahkemesinin altında yer alır. Devletle bağlantı ise, şahsi birlikler[7] yoluyla sağlanır. Bu birlikler, farklı örgütlenme sıradüzenlerinin en üst noktalarını birbirine bağlar. Ancak bunu keyfi ve tesadüfî bir biçimde yapmazlar; aksine, siyasal birliğin toplu itaatinin asli temeli üzerinden gerçekleştirirler. Şahsi birlikler, aslında bir yandan da kurumsal bir karakter taşırlar: Nasyonal Sosyalist Hareket’in Führer’i, Alman Reich’ının şansölyesidir. Onun sağ kolları ve astları da Reich’ın bakanlığı, Prusya başbakanı, Reich valisi, Prusya, Bavyera ve başka bakanlıklardan farklı siyasal yönetici konumlarında bulunur.  Bu şahsi birliklerin haricinde, özellikle kişisel türde belli etki imkânları (bölgesel ve yerel parti makamları üzerinde öneri, adlandırma, takdim hakkına sahip olma) devlet ve parti arasındaki ilişkilerin tipik aracı olabilir. Diğer tüm ilişkiler ve sınırlamalar –devletsel ve özyönetimsel makamların parti makamlarıyla ilkesel olarak birleşmesi ya da tersine ayrışması (uyuşmazlık)- ise amaca uygunluk probleminin kapsamındadır. Ancak örgütlenişe ilişkin temel hatlar, Devlet, Hareket ve Halk’ın üçlü uyumuyla birlikte ortaya konulmuştur ve tutarlı bir biçimde Devlet, Hareket, Halk’ın birbirinden farklı ama bölünmüş olmadığı, birbiriyle bağlantılı ama birbiri içerisinde erimiş olmadığı savı üzerinden işler.
 

Devlet ve Parti arasındaki ilişki, bu zamana kadar ortaya atılan devlet ile devlet olmayan, parti ile parti olmayan gibi kavramlarla anlaşılamaz. Bu tür alternatifler üzerine bina edilmiş (hukuk çatışkılarında sürekli ortaya çıkan, liberal hakikat saptaması idealiyle uyuşan bir şekilde) Devlet ile Parti’ye dair meselelere ilişkin yargıların birbirine karışması üç öğeli devlet yapısıyla çelişir. Çatışmaların bastırılması gibi önemli düzenlemeler yoluyla farklı alanların açık bir şekilde sınırlandırılmasını güvence altına almak ve siyasal alanın tehlikelerine karşı mahkemelerin bağımsızlığını korumak gerekli olacaktır. Çünkü, yeni devletin açık ve gizli düşmanlarının eski siyasal araçlara hizmet etmesini saf bir hukuksal problem olarak ortaya koymak, Devlet ya da Hareket’i mahkeme önüne çıkarmak ve düşmanların – mahkeme usulünün mantığında yer alan, tarafların eşitliği düşüncesi aracılığıyla- bu şekilde kendilerini Devlet ve Hareket ile aynı haklara sahipmiş gibi sergilemelerine yol açmak demektir. Mahkemelerin, Reich’ın yasalarına karşı temyiz hakkına sahip olması[8] Reich hükümetinin yönetim yasaları karşısında söz konusu bile edilemez. Çünkü ilk olarak Reich hükümetinin yasa koyma yetkisi anayasal bir karakter taşır. İkinci olarak, bu tür yönetim yasalarında yasa koyma hakkıyla beraber, eşzamanlı olarak gerçek “yönetim” kavramını yeniden üreten bir hükümetin edimleri de söz konusu edilir. Üçüncü olarak, mahkemelerin bu türden bir iç içe geçmesi ancak devlet ile devlet olmayana ilişkin iki öğeli anlayışla haklı çıkarılabilir. Bu anlayış, siyasal birliğin yeni üç öğeli bütüncül yapısına tamamen aykırıdır.

Hukuk ve siyaset arasındaki eski ayrımları burada tekrar kullanmak ve devletsel olan ya da olmayan, kamusal ya da özel, hukuksal ya da siyasal gibi alternatifli soruları yöneltmek yanıltıcı ve tehlikeli olurdu. Biz burada tamamen yeni bir devlet hukuku problemiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Nasyonal Sosyalist Parti, ne eski devlet anlamında devlettir ne de devletsel alan ile devletsiz alan arasındaki eski karşıtlık anlamında devletsel olmayan ve özeldir. Bu yüzden görevi kötüye kullanma[9] durumlarında kurumların sorumluluğu partiye ya da SA’ya havale edilemez. Aynı şekilde, mahkemelerin hiçbir mazeret altında Parti örgütlenmesinin iç sorunlarına ve kararlarına karışma ve onların yönetme ilkesini dışarıdan belirleme izni yoktur. Devlet ve Halk’ı taşıyan Parti’nin disiplini ve iç örgütlenmesi kendi meselesidir ve en katı sorumlulukla kendi ölçütlerini kendisi geliştirmelidir. Bu görevi üstlenen Parti mevkileri, sadece Parti’nin değil bununla birlikte Alman halkının siyasal birliğinin kaderinin de bağlı olduğu bir ödevi algılamak zorundadır. İçinde siyasal olanın tüm tehlikesinin de yığıldığı bu büyük görev, başka hiçbir konumu, yasama biçimini üreten sivil mahkeme, Parti ya da SA’yı işin içine katamaz. O, burada tümüyle kendi ayakları üzerinde durmaktadır.

 

NOTLAR

* Bu metin, Carl Schmitt’în Devlet, Hareket, Halk  (Staat, Bewegung, Volk, Hanseatische Verlagsanstalt, Hamburg: 1933, ss.11-22 ) adlı kitabının ikinci bölümünün çevirisidir. 

[1] Stato corporativo; korporatist devlet,  İtalya’da Mussolini rejiminde uygulanan ekonomik, sosyal ve siyasal düzendir. Loncalar halinde örgütlenen halk cemaatinin ekonomik gücüne dayalı devlet biçimi. (ç.n.)

[2] Kilisenin bu üçlü yapı içerisinde nereye dâhil olduğuna ilişkin soru değerlendirme dışıdır. Kilise hiçbir bütüncül iddiaya sahip olmadığı sürece, kendi yerini üçüncü dizinin içinde, yani özerk özyönetim alanında bulabilir. Ancak bütüncül bir iddiaya sahip olursa bu,  onun Devlet, Hareket ve Halk’ın yerini kendisinden hareketle belirleme talebinde olduğu ve dost ve düşman ile halkın düşmanını kendinden hareketle ayırmak istediği anlamına gelir.

[3] Reich ile eyaletler arasındaki çatışmalara ilişkin olan bu karar ile beraber Prusya Hükümeti’nin yetkileri geri alınmıştır. Tarihte bu olay, “Prusya Darbesi” olarak anılır. (ç.n.)

[4] Adalet Bakanlığı Reich Yargı Komiseri  Dr. Frank, 1933’te Reich Parti gününde buna değinmiştir. (Jur.Wochenschrift 1933, s. 2091)

[5] 18 Ocak 1871’de I. Alman İmparatorluğu kurulmuştur. (ç.n.)

[6] (il Gran Consiglio des Fascismo; karşılaştır. Santi Romano, Corso di Dritto Costituzionale, 4. Auflage 1933, s. 127)

[7] Alm. Personal-Unionen, farklı kurumların ve görevlerin (bazen farklı eyaletlerin ve ülkelerin) tek bir kişi tarafından ve sadece onun hükmettiği kurallar çerçevesinde yönetildiği birliklerdir. (ç.n.)

[8] Yüce Divan’ın 4. Kasım 1925 tarihinde sivil senatoda aldığı karar, RG3, Bd. 111, s. 320 f.

[9] Weimar Anayasa’sının 131. maddesi, 839 BGB

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top