Paris Saldırılarının Ardından Sol, Radikal Batılı Köklerine Sarılmalı (III. Kısım)

25.11.2015  /  Slavoj Žižek, Çeviri: Zeynep Nur Ayanoğlu  /  Etiketler: Çeviri, felsefe, politika

Ritüelleştirilmiş şiddet ve köktencilik

Bana saldırdığı satırlarda Sebastian Schuller şu soruyu soruyor: “Zizek şimdi de PEGIDA’ya mı [Batı’nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar] uzanıyor?”

Schuller’in blog paylaşımında bir ifade bana isnat edilmiş ki asla böyle bir şey söylemedim elbette: “Artık sınıf filan tanımam, varsa yoksa Avrupalılar”. Yapmamız gereken, mültecilerin “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan” proleterler olarak burjuva Avrupa’yı işgal ettiği klişesinin ötesine geçmek: Avrupa’da da Orta Doğu’da da sınıf ayrımı vardır ve asıl mesele bu farklı sınıf dinamiklerinin nasıl etkileşime geçtiğidir.

İslamcı sağın karanlık alt yüzünü eleştirmeye yönelik çağrıda bulunurken Avrupalı dünyanın karanlık alt yüzüne dair sessiz kaldığım serzenişine getiriyor bu bizi: “Ya okullardaki haçlar ne olacak? Peki kilise vergisi? Abes ahlaki fikirlere sahip çeşitli Hristiyan mezheplerine ne demeli? Cehennemde eşcinsellerden barbekü yapılacağını ilan eden Hristiyanlar ne olacak?” Bu tuhaf bir serzeniş —Hristiyan ve Müslüman köktencilik arasındaki paralellik, basınımızda (kitaplarımda da olduğu gibi) haddinden fazla analiz edilmiş bir konu.

 Hadi öyle olsun, İngiltere Rotherham’da olanları hatırlayalım: 1997-2013 yılları arasında en az 1400 çocuk vahşi cinsel istismara maruz kaldı; birden fazla fail en küçüğü 11 yaşında olan çocuklara tecavüz etti, onları kaçırdı, başka şehirlere sattı, dövdü ve korkuttu; “resmi rapora göre, bu çocuklar benzine daldırıp çıkarılarak ateşe verilmekle tehdit edildi, silahla tehdit edildi, vahşi şiddet içeren tecavüzlere tanık edilip birine söylerlerse aynısı kendi başlarına da gelir diye tehdit edildi”. Bu vakalara ilişkin daha önce üç inceleme yapılmış, hiçbir şey çıkmamıştı. Bir soruşturma ekibi, konsey üyeleri arasında konunun üzerine giderlerse “ırkçı” damgası yemekten korkanların olduğunu belirtti. Niye böyle? Failler neredeyse tamamıyla Pakistanlı çete üyeleriydi, kurbanlar ise —faillerin “beyaz çöp” olarak hitap ettiği— okul çağındaki beyaz kızlardı.

Tepkiler beklendiği gibiydi. Çoğunlukla genellemeler yapmak suretiyle, Sol’un çoğu ismi, gerçekleri bulandırmak için olası tüm stratejilere başvurdu. Politik doğruculuğun en kötü örneğini verecek şekilde iki Guardian makalesinde failler belirsizce “Asyalılar” olarak tanımlandı. İddialarda bulunuldu. Bunun etnisite ve dinle değil de erkeklerin kadınlar üzerinde kurduğu tahakkümle alakası vardı. Kilise pedofilimiz ve Jimmy Saville’miz varken biz kimdik de mağdur edilegelen bir azınlığa karşı yüksek ahlaki bir zeminden atıp tutacaktık? Sıradan insanların endişelerini kötüye kullanan UKIP ve diğer göç karşıtı popülistlere alan açmada bundan daha etkili bir yol düşünebiliyor musunuz?

Şunun hakkı verilmiyor, böylesi bir ırkçılık karşıtlığı etkisi itibariyle örtük bir ırkçılık formudur, çünkü Pakistanlılara küçümser bir biçimde normal insan standartlarına tâbi tutulmaması gereken, ahlaken aşağı varlıklar olarak muamele etmekte.

Bu açmazın dışına çıkmak için Rotherham olayları ile Katolik Kilisesi içindeki pedofili arasındaki paralellikle işe başlanmalı. Her iki vakada da örgütlü —hatta ritüelleştirilmiş— kolektif faaliyetle muhatabız. Rotherham vakasında başka bir paralellik daha bile geçerli olabilir. Toplumsal yaşamın farklı boyutlardaki çağdışılığının dehşet verici etkilerinden biri kadınlara yönelik sistematik şiddetin yükselişidir. Belirli bir toplumsal bağlama özgü olan şiddet, gelişigüzel bir şiddet değil, sistematik şiddettir —bir örüntüyü takip eder ve belirgin bir mesaj iletir. Hindistan’daki çete tecavüzleriyle ilgili dehşete düşmekte haklıydık ama Arundhati Roy’un işaret ettiği gibi, tek bir ağızdan verilen ahlaki tepkinin nedeni tecavüzcülerin yoksul ve alt tabakadan olmasındandı. Bununla birlikte kadınlara yönelik şiddetin dünya çapında yankı bulması şüphe uyandırıcı; bu yüzden belki de benzer başka vakaları içerecek şekilde bakış açımızı genişletme zahmetine girmeye değer.

Ciudad Juarez sınırında gerçekleşen seri kadın cinayetleri salt kişisel patolojiler olmaktan çok, yerel çetelerin alt kültürünün bir parçası olan ve yeni yeni kurulan fabrikalarda çalışan bekâr genç kadınları hedef alan ritüelleştirilmiş faaliyetlerdir. Bu cinayetler, çalışan bağımsız kadınların oluşturduğu yeni sınıfa karşı net birer maço tepkisi örneğidir: Hızlı sanayileşme ve modernleşmeye dayalı toplumsal altüst oluş, bu gelişmeyi bir tehdit olarak deneyimleyen erkeklerin vahşi tepkisini kışkırtıyor. Tüm bu vakalardaki elzem özellik; suç içeren şiddet eylemlerinin, uygar alışkanlıklar zincirini kırıp atan ham vahşi enerjinin kendiliğinden patlak verişi değil, öğrenilen, dışarıdan dayatılan, ritüelleştirilen ve topluluğun kolektif sembolik özünün parçası olan birer şiddet eylemi oluşu. “Masum” halkın gözünden kaçırılan şey, eylemin vahşi şiddeti değil, tam olarak onun sembolik gelenek babında “kültürel”, ritüelimsi karakteri.

Katolik Kilisesi temsilcilerinin kıtalararası pedofili vakalarının, her ne kadar içler acısı olsa da, Kilise’nin iç sorunu olduğunda ısrar etmek suretiyle polis soruşturmasında işbirliği yapmaya karşı büyük isteksizlik sergileyişinde de aynı sapkın toplumsal ritüel mantık iş başındadır. Kilise temsilcileri bir bakıma haklı. Katolik rahiplerin pedofilisi, salt kaderin bir cilvesi olarak (siz onu “bile isteye” diye okuyun) papazlık mesleğini seçmiş bulunan kimseleri ilgilendiren bir şey değildir. Bu, kurum olarak Katolik Kilisesi’ni ilgilendiren bir olgudur ve sosyo-sembolik bir kurum olarak işlevine kazınmıştır. Bireylerin “özel” bilinçaltıyla değil bizzat kurumun “bilinçaltı”yla alakalıdır. Kurumun varlığını sürdürmek için libidinal yaşamın patolojik gerçekliklerine ayak uydurmak durumunda kalması yüzünden olan bir şey değil bu; bizzat kurumun kendini yeniden üretmek için ihtiyaç duyduğu bir şey. “ Heteroseksüel?” (pedofil olmayan) bir papazın yıllar boyu hizmet verdikten sonra pedofiliye karışması gayet akla yatkın, çünkü tam da kurumun mantığı onu bu yönde baştan çıkarıyor. Böylesi bir kurumsal bilinçaltı inkâr edilen - ve tam da bu inkâr edilmeyle kamu kuruluşunun varlığını sürdüren- alt yüzü belirliyor. (ABD ordusunda bu alt yüz, grup içi dayanışmayı sürdürmeye yardım eden müstehcen cinsel kabul testi ritüellerinden oluşmaktadır). Başka bir deyişle, Kilise salt konformist sebeplerle utanç verici pedofil skandallarını susturmayı deniyor değil: Kilise kendini savunmakla en derinde yatan müstehcen sırrını da savunuyor. Bu gizli tarafla özdeşleşmek, Hristiyan bir papazın kimliğinin anahtarıdır: Eğer bir papaz bu skandalları (yalnızca sözde kalarak değil) ciddi anlamda lanetlerse böylelikle kendini kilise topluluğundan dışlamış olur. Artık “içimizden biri” değildir. Benzer şekilde 1920’lerde Güney ABD’li biri KKK’yi polise ihbar etseydi, temel dayanışmaya ihanet etmek suretiyle kendini toplumdan dışlamış olurdu.

Rotherham olaylarına tam da bu şekilde yaklaşmalıyız çünkü Pakistanlı Müslüman gençlerin “siyasal bilinçdışı”yla muhatabız. İşbaşındaki şiddet türü kaotik şiddet değil, kesin ideolojik dış hatları bulunan ritüelleştirilmiş şiddet. Kendini marjinalleştirilmiş ve ikincilleştirilmiş olarak gören bir grup genç, hâkim grubun alt kademe kızlarından intikam aldı. (Kendi içinde Hristiyanlıktan hiç de daha fazla kadın düşmanı olmayan) İslam’ı bu yönde suçlamaksızın, dinlerinde veya kültürlerinde kadına yönelik şiddete alan tanıyan özelliklerin olup olmadığı sorusunu ortaya atmak son derece meşru. Birçok İslam ülkesinde ve toplumunda kadına yönelik şiddetle kadınların ikincilleştirilmesi ve kamusal yaşamdan dışlanması arasında bir eşgüdüm olduğu gözlemlenebilir.

Hiyerarşik cinsel farklılığı katı biçimde dayatmak, birçok köktenci grup ve hareketin birinci gündem maddesidir. Fakat aynı kıstasları her iki taraf (hem Hristiyan hem İslamcı köktenciler) için uygulamalıyız, köktenciliğe dair liberal-seküler eleştirimizin foyasının ortaya çıktığını kabul etmekten korkmaksızın. Avrupa ve ABD’deki kökten dincilik eleştirisi sonsuz çeşitliliği olan eski bir konu başlığı. Liberal entelijansıyanın köktencilerle alay ederkenki kendini eğleyen üslubunun her an buram buram hissedilmesi gerçek sorunun üzerini örtüyor, ki gerçek sorun meselenin sınıf boyutunda saklı. Bu “eğleyiş”in muadili mültecilerle yapılan – içler acısı? dayanışma ve yine bir o kadar sahte ve içler acısı olan, kendini ikaz dolayısıyla kendi kendini aşağılamadır. Gerçek görev “bizim” ve “onların” işçi sınıfları arasında köprüler inşa etmektir. (Her iki tarafın eleştiri ve özeleştirisini içeren) böylesi bir birlik olmaksızın sınıf mücadelesi medeniyetler çatışmasına geriler. Bu yüzden bir başka tabu daha geride bırakılmalı.

Mültecilerden etkilenen sözde sıradan insanların dert ve tasaları, düpedüz neo-faşizm sayılmıyorsa bile, sık sık önyargı dolu ırkçı ifadeler olarak kaldırıp atılıyor. PEGIDA ve tayfasının bu insanlara tek açık kapı olmasına meydan mı vermeliyiz gerçekten?

İlginçtir, Bernie Sanders’e yöneltilen “radikal” solcu eleştirilerin altında da aynı saik yatıyor: Eleştirmenlerini rahatsız eden şey tam da onun, seçimlerde genellikle Cumhuriyetçi muhafazakârlara destek veren, Vermont’taki küçük çiftçilerle ve diğer işçilerle yakından irtibatının olması. Sanders onları ırkçı beyaz çöp gibi görerek yok saymak yerine, onların dert ve tasalarına kulak vermeye hazır bulunuyor.

Tehdit nereden geliyor?

Sıradan insanların endişelerine kulak vermek elbette hiçbir şekilde onların duruşundaki temel dayanağı kabul etmek anlamına gelmez —yaşam tarzına yönelik tehlikelerin dışarıdan, yabancılardan, “öteki”nden geldiği düşüncesidir bu. Onlara kendi geleceklerinin sorumluluğunun kendi üzerlerinde olduğunu fark etmeyi öğretmekle mükellefiz. Bunu açıklamak için dünyanın başka bir yerinden bir örneğe bakalım.

Udi Aloni’nin yeni filmi Junction 48 (2016’da gösterime girecek) günlük hayatı iki cephede —hem İsrail’in devlet baskısı hem de kendi topluluğunun köktencilik baskısı arasında— sürekli mücadeleyle geçen genç “İsrailli Filistinliler”in (1949 sonrası İsrail’de kalan ailelerin Filistinli çocukları) içine düştüğü zor durumu ele alıyor. Başrolde, şarkılarında Filistinli ailelerin Filistinli kızlara yönelik işlediği namus cinayeti geleneğini alaya alan tanındık bir İsrailli Filistinli rapçi Tamer Nafar var. ABD’ye son seyahatinde Nafar’ın başına acayip bir şey geldi. Nafar UCLA’da “namus cinayetleri”ne karşı çıkan şarkısını sahneledikten sonra Siyonizm karşıtı bir kısım öğrenci Nafar’ı Filistinlileri ilkel barbarlar olarak gören Siyonist görüşü desteklemekle suçladı. Şunu da eklediler, eğer namus cinayetleri varsa bu İsraillilerin sorumluluğundadır çünkü İsrail işgali Filistinlileri ilkel, bitap koşullarda tutmaktadır. Nafar’ın oturaklı cevabı şöyle: “Beni eleştirirken aslında benim geldiğim topluluğu eleştirmiş oluyor, bunu da İngilizce yapıyorsunuz, ki bu radikal hocalarınızı etkilemeye yarıyor. Bense mahallemdeki kadınları korumak için Arapça şarkı söylüyorum”.

Nafar’ın duruşunun önemli bir yönü şu ki o yalnızca Filistinli kızları aile teröründen korumakla kalmayıp aynı zamanda onlara kendileri için savaşma —risk alma— imkanı tanıyor. Aloni’nin filminin sonunda kız ailesinin isteklerine karşı gelerek bir konserde sahne almaya karar veriyor ve film karanlık bir namus cinayeti beklentisi içinde sona eriyor.

Spike Lee’nin Malcolm X filminde muhteşem bir detay vardır: Malcolm X bir üniversitede yaptığı konuşmadan sonra beyaz bir kız öğrenci yanına gelip siyahi mücadeleye yardım etmek için ne yapabileceğini sorar. Şöyle cevap verir: “Hiçbir şey”. Bu cevabın maksadı beyazların hiçbir şey yapmaması değildir. Bilakis, beyazlar öncelikle siyahi özgürleşmenin siyahların kendi çabasıyla gerçekleşmesi gerektiğini kabul etmelidir, iyi beyaz liberallerin bahşettiği bir hediye olarak değil. Yalnızca böylesi bir kabul temelinde siyahlara yardımda bulunabilirler. Nafar’ın kastettiği şey burada yatıyor: Filistinliler Batılı liberallerin tepeden bakan yardımına ihtiyaç duymaz, hele de Batı Solu’nun Filistinli yaşam tarzına olan “saygı”sının bir parçası olarak “namus cinayetleri” hakkında susmalarına hiç ihtiyaç duymaz. Evrensel insan hakları ve farklı kültürlere saygı gibi Batılı değerlerin dayatılması, kimi zaman bu kütürlerin dehşetinden de bağımsız olarak, aynı ideolojik mistifikasyonun iki farklı yüzüdür.

Yabancı tehditlere karşı anayurt zenofobisinin altını gerçekten oyabilmek için tam da onun her etnik grubun kendi “Yerlistan”ına sahip olduğuna dair temel varsayımını reddetmek gerek. 7 Eylül 2015’te Sarah Palin Fox Haber’e Fox and Friends sunucusu Steve Doocey’in yaptığı bir röportaj verdi:

            Göçmenlere bayılıyorum. Ama Donald Trump gibi ben de bu ülkede aşırı fazla göçmen olduğunu düşünüyorum. Meksikalı-Amerikalılar, Asyalı-Amerikalılar, Kızılderililer —bunlar Birleşik Devletler’in kültürel karışımını değiştirip duruyor, Kurucu Atalarımızın zamanındaki kültürel karışımdan uzaklaşıyoruz. Bu gruplardan bazılarına gidip nazikçe rica etmemiz lazım bence: ‘Evinize dönmenizin bir sakıncası olur mu? Acaba ülkemizi bize geri verir miydiniz?’    

            ‘Sarah, bilirsin, seni severim’ diye araya girer Doocey, ‘Tamam, Meksikalılara gelince harika bir fikir bu bence. Ama Kızılderililer nereye gidecek? Geri dönecekleri bir yerleri yok ki, var mı?’

            Sarah cevaplar: ‘Yani bence Yerlistan’a veya işte her nereden geldilerse oraya geri dönebilirler. Liberal basın Kızılderililere tanrı muamelesi çekiyor. Sanırsın bu ülkede olmak onların otomatik hakkı. Ben derim ki eğer atlarının tepesinden inip Amerikan gibi konuşmaya başlamayacaklarsa onlar da gerisingeri evine gönderilsin’.

Ne yazık ki bu hikâyenin Daily Currant tarafından muntazaman ifa edilen bir yalan haber olduğunu hemencecik öğrendik —gerçek olamayacak kadar iyiydi. Fakat, dedikleri gibi, “gerçek değilse bile gayet iyi düşünülmüş”. Gülünçlüğü içinde bu şaka, göçmen karşıtı vizyonu hayatta tutan gizli fanteziyi açığa çıkarmış: Günümüzün kaotik küresel dünyasında bizi rahatsız eden insanların hakkıyla ait olduğu bir “Yerlistan” var. Bu vizyon  apartheid rejimi altındaki Güney Afrika’da siyah yerliler için ayrılan bölgeler olan Bantustanlar şeklinde yerini buldu. Güney Afrikalı beyazlar siyahları bağımsız kılma düşüncesiyle Bantustanları yaratıp böylelikle onların ülkenin beyaz kontrolündeki diğer bölgelerinde vatandaşlık haklarını kaybetmelerini sağlamaya çalıştı. Bantustanlar Güney Afrikalı siyah halkların “orijinal yurdu” olarak tanımlanmış idiyse de farklı siyah gruplar vatanlarına zalimane bir keyfiyet içinde pay edilerek yerleştirildi. Bantustanlar ülke topraklarının, hiçbir önemli maden kaynağı içermeyecek şekilde özenle seçilen %13’üne denk geliyordu —ülkenin kaynak zengini olan diğer kısmı böylelikle beyaz nüfusun elinde olacaktı. 1970 Siyah Anayurt Vatandaşlık Yasası tüm siyah Güney Afrikalılara “beyaz Güney Afrika”da yaşasalar bile resmen anayurt vatandaşlığı tanıdı ve onların Güney Afrika vatandaşlıklarını lağvetti. Ayrımcıların bakış açısından bu çözüm idealdi: Beyazlar toprağın çoğuna sahipken siyahlar kendi ülkelerinde yabancı ilan edilmiş ve “anayurt”larına gönderilmek üzere her an sınır dışı edilebilecek misafir işçiler olarak muamele görmüştü. Tüm bu sürecin yapaylığı, mümkün değil, gözden kaçmıyor. Hiçbir çekiciliği olmayan verimsiz bir toprak parçası birdenbire siyah grupların “gerçek vatanı” sayıldı. Batı Şeria’da bir Filistin devleti kurulacak olsa bile, tam da  böyle (resmi “bağımsızlığı” İsrail hükümetini orada yaşayan insanların refahını gözetme yükümlülüğünden kurtaracak) bir Bantustan’a benzemez mi

Fakat bu içgörüye, çokkültürcü veya sömürgecilik karşıtı farklı “yaşam tarzı” savunmasının da yanlış olduğunu eklememiz gerekir. Böylesi savunmalar, şiddet, cinsiyetçilik ve ırkçılık eylemlerini yabancı, yani Batılı değerlerle ölçmeye hiçbir hakkımız olmayan yaşam tarzı ifadeleri olarak meşrulaştırmak suretiyle bu yaşam tarzlarının her biri içindeki karşıtlıkları maskeler. Zimbabwe Başkanı Robert Mugabe’nin BM Genel Kurulu’ndaki konuşması, vahşi homofobiyi meşrulaştırma aracı olarak kullanılan tipik bir sömürgecilik karşıtı savunmadır:

            İnsan haklarına saygı gösterip onu yüceltmek her devletin yükümlülüğü olmakla birlikte Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda da özel bir yere sahiptir. Antlaşma’nın hiçbir yerinde kimseye bu evrensel yükümlülüğü yerine getirmede başkalarını yargılama hakkı verilmemiştir. Bu itibarla bu mühim meselenin siyasallaştırılmasını ve kerameti kendinden menkul zamane reislerinden bağımsız düşünme ve hareket etme cesareti gösterenlere zulmeden çifte standart uygulamalarını reddediyoruz. Değerlerimize, normlarımıza, geleneklerimize ve inançlarımıza ters düşen “yeni haklar”ın salık verilmesine yönelik girişimleri de bir o kadar reddediyoruz. Bizler gey değiliz! İnsan hakları ülküsünü dünya çapında ilerletecek olan, işbirliği ve karşılıklı saygıdır. Cepheleşme, restleşme ve çifte standartlar değil!

Mugabe’nin empati içeren “Bizler gey değiliz” çıkışı, Zimbabwe’de geylerin muhakkak bulunduğu gerçeğine karşın ne anlama geliyor? Şu anlama geliyor elbette; geyler, her eylemine doğrudan suçlu muamelesi yapılan ezilmiş bir azınlığa indirgeniyor. Fakat altta yatan mantık da anlaşılıyor: Gey hareketi küreselleşmenin kültürel etkisi olarak algılanıyor, bir de küreselliğin geleneksel sosyokültürel formların altını oyduğu bir başka durum olarak; öyle ki geylerle mücadele sömürgecilik karşıtı mücadelenin bir veçhesi gibi görülüyor.

Aynısı, diyelim, Boko Haram için de geçerli değil mi? Kimi Müslümanlar için kadının özgürleşmesi kapitalist modernleşmenin yıkıcı kültürel etkisinin en gözle görülür özelliği olarak beliriyor. Bu yüzden, kabaca ve betimleyici olarak “[bilhassa kadınların] Batılı eğitim alması yasaktır” diye tercüme edilebilecek olan Boko Haram, iki cinsiyet arasında hiyerarşik düzenleme yapılmasını dayatırken, kendini modernleşmenin yıkıcı etkisine karşı savaş verir gibi algılayabiliyor.

İşin gizemi şurada: Hiç şüphesiz sömürüye, tahakküme ve sömürgeciliğin başka yıkıcı ve aşağılayıcı veçhelerine maruz kalmış olan Müslüman aşırılıkçılar niçin Batı mirasının (en azından bizim gözümüzdeki) en iyi tarafını —eşitlikçiliğimizi ve kişisel özgürlüklerimizi hedef alıyor? Bariz cevap, hedeflerini iyi seçtikleri yönünde olabilir: Liberal Batı’yı bu denli tahammül edilemez yapan şey, yalnızca vahşice sömürüp tahakküm etmekle kalmayıp bir de hasara tahkir eklemek suretiyle bu vahşi gerçeği tam zıddı kılığında sunmaları —özgürlük, eşitlik ve demokrasi kılığında.

Mugabe’nin belirli bir yaşam tarzını savunurkenki gericiliği Macaristan Başbakanı sağcı Viktor Orban’ın eylemlerinde tam yansımasını buluyor. 3 Eylül 2015’te Sırbistan sınırını kapatışını, Hristiyan Avrupa’yı, akın akın gelen Müslümanlardan korumaya yönelik bir eylem olarak mazur gösterdi. Temmuz 2012’de Orta Avrupa’da yeni bir ekonomik sistem kurulması gerektiğini söyleyen Orban’la bu Orban aynı kişi: “Umarım Tanrı bize yardım eder de ekonomik açıdan ayakta kalabilmemiz için demokrasi yerine benimsemek zorunda kalacağımız yeni bir siyasal sistem icat etmek zorunda kalmayız. … İşbirliği kuvvet meselesidir, niyet değil. Belki işlerin böyle ilerlemediği ülkeler de var, İskandinav ülkeleri örneğin. Fakat bizim gibi yarı Asyalı ayak takımı halklar sadece kaba kuvvet karşısında birleşir.”

Bu satırlardaki ironi bazı eski Macar muhaliflerden kaçmadı: Sovyet ordusu 1956’daki Komünist karşıtı ayaklanmayı ezip geçmek için Budapeşte’ye girdiğinde kuşatılmış Macar liderlerin Batı’ya durmaksızın gönderdiği mesaj şuydu: “Biz burada Avrupa’yı savunuyoruz” (Asyalı Komünistlere karşı tabii). Komünizm çöktükten sonra artık Hristiyan muhafazakâr hükümet bugünün Batı Avrupa’sını simgeleyen Batı’nın çokkültürlü tüketimci liberal demokrasisini ana düşmanı olarak resmediyor ve son yirmi yılın “çalkantılı” liberal demokrasisinin yerine koymak için daha organik yeni bir komüniter düzene gerek duyuyor. Orban, Putin’in Rusya’sı gibi “Asyalı değerlere sahip kapitalizm” örneklerine duyduğu sempatiyi çoktan belirtti, yani eğer Orban üzerindeki Avrupa baskısı sürerse onu Doğu’ya bu mesajı gönderirken hayal etmemiz kolay: “Biz burada Asya’yı savunuyoruz!” (İronik bir kırılma olsun diye söylüyorum, Batı Avrupalı ırkçı bakış açısına göre günümüz Macarları erken Orta Çağ Hunlarının soyundan gelme, öyle değil mi? Attila bugün bile popüler bir Macar ismi.)

Bu iki Orban arasında bir çelişki var mı: Liberal demokratik Batı’ya gönül koyan Putin dostu Orban ve Hristiyan Avrupa’nın savunucusu Orban. Yok. Orban’ın iki yüzü, Avrupa’ya yönelik başlıca tehdidin Müslüman göçü değil kendi içindeki göçmen karşıtı popülist savunucuları olduğuna dair (çok lazımmış gibi) delil sunuyor.

Peki, Avrupa demokratik açıklığının dışlamaya dayalı olduğu çelişkisini kabul etse ne olur? Başka bir ifadeyle, Robespierre’in uzun zaman önce söylediği gibi  “özgürlük düşmanlarına özgürlük yok” dese? Prensipte bu elbette doğru, ama işte bu noktada çok kesin olmak gerek. Norveç’in katliamcısı Andres Breivik hedef seçiminde bir bakıma haklıydı: Yabancılara değil, mütecaviz yabancılara karşı fazla hoşgörülü olan, kendi toplumu içinden kimselere saldırdı. Sorun yabancılar değil —bizim kendi (Avrupalı) kimliğimiz. Süregiden Avrupa Birliği krizi, ekonomi ve finans kriziymiş gibi görünse de temel boyutunda ideolojik-politik bir kriz. AB mevzuatına ilişkin birkaç yıl önceki referandumların başarısızlığı, seçmenin Avrupa Birliği’ni, insanları harekete geçirecek herhangi bir vizyondan yoksun, “teknokrat” bir ekonomik birlik olarak algıladığına dair açık bir sinyal verdi. Yunanistan’dan İspanya’ya kadarki son protesto dalgasına dek, insanları harekete geçirme kabiliyetine sahip tek ideoloji, göçmen karşıtı Avrupa savunusu oldu.

Hayal kırıklığına uğramış radikal Sol’un yeraltında, 1968 hareketinin neticesinde terörizme başvurmuş olmayı yeğlemenin daha yumuşak bir tekrarı olarak dönüp duran bir fikir var: yalnızca radikal bir felaketin (tercihen ekolojik bir felaketin) kitleleri uyandırabileceği ve böylece radikal özgürleşmeye yeni bir itici güç katabileceği gibi çılgınca bir düşünce. Bu düşüncenin en son sürümü mültecilerle ilgili: yalnızca gerçekten yüksek sayıda mülteci akını (ve Avrupa mülteci beklentilerini karşılamakta apaçık yetersiz kalacağı için mültecilerin yaşayacağı hayal kırıklığı) Avrupalı radikal Sol’u yeniden canlandırabilir.

Bu düşünsel akışı müstehcen buluyorum: Böylesi bir gelişmenin göçmen karşıtı şiddete kesinlikle devasa bir patlama yaşatacağı gerçeği bir yana, bu düşüncenin gerçekten çılgınca tarafı, radikal proletarya açığını ülke dışından ithal ederek kapatıp ithal devrimci aracı üzerinden devrime erişme projesi olması.

Bu, elbette, hiçbir şekilde liberal reformizmle yetinmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. AB’nin süregiden düşüşüne yanıp yakılan (Habermas gibi) birçok liberal solcu, onun geçmişini idealize ediyor gibi: Kaybetmekle sızlandıkları “demokratik” AB hiç var olmadı. Yunanistan’a kemer sıkma dayatmak gibi son AB politikaları Avrupa’yı yeni küresel kapitalizme uygun hale getirme yönünde umutsuz girişimlerden ibaret. AB’ye yönelik olağan Sol-liberal eleştiri —aslında “demokratik yetmezlik” hariç sorunsuz— demokrasi eksikliği şikâyeti hariç temelde onları destekleyen eski Komünist ülkelerin eleştirmenleriyle aynı saflığı ele veriyor: Her iki durumda da “demokratik yetmezlik” küresel yapının bir parçasıydı ve parçasıdır.

Ancak burada daha şüpheci bir karamsarım: Geçenlerde, Almanya’nın en büyük günlük gazetesi Süddeutsche Zeitung’un okurlarından gelen mülteci kriziyle ilgili soruları yanıtlarken en çok dikkat çeken soru tam da demokrasiyle ilgiliydi, fakat sağcı-popülist bir kırılmayla: Angela Merkel yüz binleri Almanya’ya davet ettiği ünlü kamuoyu çağrısında hangi demokratik meşruiyeti kullanıyordu? Demokratik istişare olmaksızın Alman yaşam tarzına böylesi radikal bir değişiklik getirme hakkını ona veren neydi? Amacım tabii ki göçmen karşıtı popülistleri desteklemek değil, demokratik meşruiyetin sınırlarına açıkça işaret etmek. Aynısı sınırların radikal biçimde açılmasını savunanlar için de geçerli. Demokrasilerimiz ulus devlet demokrasileri olduğundan, nüfusa demokratik yollarla danışılmaksızın bu talebin —pratikte o ülkenin mevcut durumuna yönelik devasa bir değişim dayatılması— mevcut durumun askıya alınması anlamına geleceğinin farkındalar mı acaba? (Cevapları elbette mültecilere de oy kullanma hakkı verilmesi olurdu —fakat bunun yeterli olmadığı açık, çünkü bu ancak mülteciler ülkenin siyasal sistemine zaten entegre olduktan sonra gerçekleşebilir). AB’nin kararlarında şeffaf olmasına yönelik çağrılarda da benzer bir sorun ortaya çıkıyor: Korkum o ki, birçok ülkede halkın çoğunluğu Yunan borç indirimine karşı olduğu için, AB müzakerelerini kamuya açmak ülke temsilcilerinin Yunanistan’a karşı daha da sert tedbirler almayı savunmalarına neden olabilir.

Burada eski sorunla karşılaşıyoruz: Çoğunluk ırkçı ve cinsiyetçi yasalara oy verirse demokrasiye ne olur? Şu sonuca varmaktan korkmuyorum: Özgürleştirici politikalar meşruiyetin biçimsel demokratik prosedürlerine a priori bağlılık duymamalı. Hayır, insanlar çoğu zaman ne istediğini BİLMEZ veya bildikleri şeyi istemez veya düpedüz yanlış şeyi ister. Burada basit bir kısa yol yok.

Muhakkak ki ilginç zamanlarda yaşıyoruz. 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top