Özel Mülkiyetin Nesneleştiriciliğinde ve Ortaklaşalığın Özgürleştiriciliğinde Beden

09.12.2015  /  Çetin Veysal  /  Etiketler: deneme, felsefe

I.

Özel mülkiyetin beden ve düşünceyi, insan ve toplumu, şimdi ve burada herşeyi olduğu gibi, geçmişi ve geleceği de nasıl nesneleştirdiğine bakılmalıdır ki, eski ve yeninin, olumlu ve olumsuzun ne olduğunun belirlenme olanakları görülebilsin. Nasıl bir bağla özel mülkiyet ilişki ve koşulları, insan, toplum ve her tür yaşam düzlemini baskı altına almaktadır sorusunun yanıtı, günümüz toplumsal ilişkilerinin ve koşullarının kaynaklarını ve üzerinde yükseldiği adaletsizliği, eşitsizliği ve özgürlüksüzlüğü açık seçik kılmakla anlatılabilir görünmektedir. Özel mülkiyet ve sonuçları günümüz kapitalizminde, yoksunluk, yoksulluk, eşitsizlik, duyarsızlık, adaletsizlik, özgürlüksüzlük, şiddet, saldırganlık, savaş ve daha başkaca insanlıkdışı durum, ilişki ve koşullarla görünür olur.

Özel mülkiyetin nesneleştiriciliğinde Beden araçsal bir nesneye dönüşür. Soyut emeğin üretimde sermaye dinamiği olarak yerini alması, insanın ve doğanın nesneleşmesi ile sonuçlanır. Özel mülkiyetçi toplumsal ilişkilerde insan ve doğa, amaçları dışında düşünen ve eyleyen bir varlıktır. Ne çalışmasının sonuçlarından ne de kendi varlığının amaç olmasından haberdardır. Özel mülkiyetçi toplumsal ilişki ve koşullar ya da günümüz toplumdışı toplumsallığı olarak kapitalizm, herkesin herkese düşman, rakip veya yarışmacı olduğu, herkesin herkesten kendi çıkarları uğruna koptuğu, herkesin başkalarını ötekileştirerek yok saydığı sözde toplumsallıklarda yaşamaktır.

Genellikle kabul edilir ki, günümüz toplumunda herkes kendi çıkarlarının peşinden koşar. Herkes herkese yabancıdır. Herkes kendi ailesi veya bireyselliğinde kendi çıkarlarını korumak ve geleceğini güvencelemek amacıyla diğer insanların varlıklarını, amaçlarını, haklarını hiçe sayar, başarı dediği belirsiz sonuçlara odaklanır ve bu başarı denen sonuca ulaşmak için her türlü araç ya da yolu mübah sayar. Hobbes’un o ünlü ifadesi gerçekleşir burada, “insan insanın kurdudur.” Ama günümüz “toplumsal” dehşetinin gerçekleşmesi pahasına!

Ama yine de yalan ve dolanla, herkesin iyiliğinden, mutluluğundan ve refahından söz edilir. Sanki dünyada milyarlarca aç ve yoksul yokmuşçasına, kıtlık ve susuzluk doğalmışçasına, şiddet ve baskı ile savaş insanların kaderiymişçesine, dünyada olan bitenler görmezden gelinir. Dünyaya gelen insanların küçük şanslı bir azınlığının dünyanın tüm nimetlerinden yararlanması ama büyük bir çoğunluğun yoksulluk ve yoksunluklarla, acı ve ızdıraplarla, açlık ve susuzluklarla cebelleşmesi alın yazısı gibi görülür. Her aklı olanın görebileceği bu açık seçik eşitsizlik, kimi zaman insanların akılsızlığı, kimi zaman insanların tembelliği, kimi zaman kader, kimi zaman Tanrı’nın insanları bir sınaması ya da başka şekillerde dile gelir.

Dünyanın egemenleri, zenginleri, yöneticileri ve onların egemenliklerinin ister dinsel, ister kültürel, ister politik, ister hukuksal sürdürücüleri olsun, tarihin bu karanlık döneminin ilişki ve çelişkilerini aydınlanmış insanlardan saklayamazlar. Dünyanın egemenlerinin zenginlerinin ve yöneticilerinin iktidarlarını nasıl elde ettiklerini gören komünistlerden saklayamazlar. Çünkü nerede ele geçirilmiş ve yığılmış zenginlik ve zenginler varsa, orada emek sömürüsünün olduğu aşikardır. İnsanların küçük bir kısmının zenginlikler içerisinde ne yapacağını bilemezken, çoğunluğununsa yarınını güven içerisinde nasıl yaratırım ve nasıl yaparsam aç kalmam dediği bir dünyanın adil, eşit, Tanrı’nın emrine uygun kabul edilebilir olduğu nasıl ileri sürülebilir!

Özel mülkiyet ve sonuçları emekçi kitleler arasında günümüz kapitalizminde aşağıdaki şekillerde açık seçik görünür olmaktadır: Toplumda küçük bir kesimin bir çok zenginliğe ve gereksinim ürünlerine istediğince ulaşabiliyorken, birçok insanın ulaşamaması yoksunluk, eşitsizlik olarak görünmektedir. Bu yoksunluk ve eşitsizliğin yarattığı varoluş korkularıyla herkesin kendini kurtarma derdine düşerek kimsenin kimseye duyarlılık göstermemesi de insanlar arasında duyarsızlığı yaratmaktadır.

Günümüzün yıkıcı, zalim, vahşet düşkünü ve insanı umursamayan toplumdışı toplumsallığını kuran özel mülkiyetçi saldırganlığın belirleyici ırasının çözümlenmesine yeni bir yaklaşım olanağı vardır. Hobbesçu “insan insanın kurdudur” belirlemesinin dışında bir dünya yaratmanın olanakları vardır. Terör, kan, kaygı, korku, yılgınlık, titreme, güvensizlik, geleceksizlik ve insanı her türden ruhsal çöküntüye sürükleyen duygu ve düşünceleri yaratan özel mülkiyetçi toplumsal ilişki ve koşullardan arındırmanın, barış, uyum, kardeşlik, sevgi, empati, sempati, karşılıklı dayanışma içinde serpilen yeni bir toplumsallık, yeni bir düzen ve yeni bir insan yaratılabilir. Aşağıdaki kısa yazı, yeni bir insan ve toplumun nasıl yaratılabileceği üzerine düşünmelerdir.

Yok edilmesi gereken bir insanlık hastalığı olarak özel mülkiyet, günümüz kapitalist toplumdışı toplumsallığının sağaltılması gereken kanseridir. Bu kanserden kurtulmak kolay olmamakla birlikte, hastalığın verdiği acılara sonsuzca katlanmak yerine, hastalıktan kurtulmanın yolları izlenirken bir süre acı çekilmesi yeğdir. Bu sağaltımsal acı, isyancının bilincinde ve bedeninde yaratacağı tahribatlardan doğmaz. Doğacak toplumun, yeninin yaratımlarında ortaya çıkacak insansal ilişki ve koşulların doğuracağı mutluluğun etkileridir.

II.

Tartışma, şimdi ve burada özel mülkiyetin dışında yeni türden ilişki ve koşulların kurgulanarak yapılandırılabilmesinin olanakları ve koşulları üzerinedir. Bir başka ifadeyle, bedenin nesneleşmesine karşı özgürleşmesinin yeni yaşam biçimiyle hangi türden ilişki içerisinde olduğunun belirlenmesi, bu sürecin yaratacağı etkilerden yeni bir komünizan toplumsal düzenlemeye temel olabilecek zeminin ne olacağı nasıl olacağı üzerinedir. Özgürlük ve bedenin özgürlüğü, tarihin her döneminde farklı konulaştırılarak, toplum ve birey özgürlüğünün bir parçası olarak ele alınmış, ancak bu özgürlüklerin birbirlerine etkisi ve buradan doğan sonuçların yeni toplumsal ilişkiler düzlemine yansımasının neler olabileceği ve bu etkilerin toplumsal ilişkilerde ne ölçüde ilişkilerin köklerine denli gidebileceği konusu insanların gözünde henüz yeterince açık seçik kılınmamıştır. Bu görev hala bu konuda düşünen insanların önünde duran soru-nlardan biridir.

Tikel-tekil bedenin özgürleşmesinin özgürlükle ilişkisi ve diğer tekil bedenlerin özgürlüğü ile etkileşiminin bağları, her bedenin özgürlüğünü yakından ilgilendirir. Her beden diğer bedenlerle ilişkilidir. Beden, ilk anlamıyla doğadır, genel bir bedendir. Sonra tekil insanın bedenidir, insan orada varlığa gelir, beden insanın uzamıdır. Beden, insanın yaşadığı uzam olarak onun yaşadığı coğrafyadır. Ama beden, uzam olarak aynı düzlemde zamandır. Beden zaman içerisinde görüldüğü denli zaman da beden içerisinde görülür. Zaman, oluş ve bozuluş olarak her daim şimdiki zamandır. Bu bağlamda beden de şimdi ve buradadır. İnsan bilinci zamanı şimdi, uzamı burada ile ilgisinde kurar. Bu anlamda zaman ya da şimdi, hem geçmiş hem de gelecek olarak aynı zamanda anda burada olanın bedensel tarihidir. Beden, öncelikle özdeş, özgür (özünü gürleten anlamında) ve tekildir. Daha sonra kendi içerisinde düşünce alanında çelişki ya da özdeşsizlik, başka beden ve bedenleşmeler olarak, karşıtlık olarak varlık gösterir.

Beden, uzam ve zaman olarak şimdi ve buradanın içinde eylem ve düşüncedir ki, düşünce ve eylem, ister zihinsel faaliyet ister üretim ve emek olarak çalışma ya da başka eylem biçimleri şeklinde olsun, kendisi, kendi üretimleri, uzam ve zaman ortaklığında başkayla özdeşleştirilemez bir çeşitlilikte görünüşleriyle dile gelir. Her beden, diğer teklerle olduğu denli doğa ile uzam ve zaman düzleminde başka bedenlerle zorunlulukla kesişir, ortaklaşır. Beden, aynı zamanda ilişkiler, koşullar ve olanaklardır. Bu anlamda, herşey herşeyle (doğa-doğa), herkes herkesle (insan ve insan) ve herşey herkesle (doğa ve insan) ilişki içerisinde olduğundan, bütün bedenler tekil özgünlükleri ve farklılıklarıyla birbirinden ayrılmaz çeşitlilikte düşünülebilir. Böylesi bir düşünceyle de, beden hem tekil ve özgün hem de birlik ve çeşitlilik olarak kavranmaya açıktır. Her iki niteliğin de, birbirinden ayrılmadan birlikte ele alınmak koşuluyla doğruluğu söz konusudur. Bu anlamda, tekil ve çokluk olarak beden, zaman ve uzama ortaktır. Tekil bedenden söz edildiğinde, beden tekildir ancak bedenin tekilliği, onun yalnızlığı ya da tek başına bir ayrıksılığı değil, başka zaman, uzam ve bedenlerle ilişki ve etkileşimlerini de göz önünde bulundurmayı, böylelikle başka şeylerle birlik içerisinde ele alınmayı zorunlu kılar.

Öncelikle belirtilmelidir ki, özgürlük yalnızca insana özgü bir nitelik olarak düşünülemez. Özgürlüğün ne anlama geldiği ile çeşitli tanımlamalara rastlanmaktadır. Doğru olan tanım, “düşünce-eylem olarak özgürlük nedir?” sorusunu yanıtlayan tanımdır. Bu sorunun yanıtı soru denli kesin değildir. Özgürlük, “...den bağımsız olmak ve ...için ...amacıyla devinmek ile kendini gerçekleştirmek” bağlamında değerlendirilirse bir düzleme, “şunu ya da bunu tercih etmek” olarak değerlendirilirse başka bir düzleme, “zorunluluğun bilincine varmak” olarak anlaşılırsa daha başka bir düzleme kapı açılır. Başkaca, özgürlüğün, insan istemelerine uygun olarak duygulanımın, yönelimin ya da düşüncenin, eyleminin ve iradenin kendini ve çevresini belirleyebilmesi anlamına gelen yaklaşımlarla da çok başka düzlemlere varılır. Ancak burada şu ya da bu yerine, her bir yaklaşımın özgürlüğün hakikatine kapı araladığı “hem o hem o” (ya o- ya o veya ne o- ne o dogmatik bakışı yerine) düşünüşüne vurgu yapılmasının çoğaltıcılığına işaret edilebilir.

Bedensel özgürlük, hem yer olarak dışsal uzamın devinimi-dinamiği olarak karşılaşmalar ya da ilişkiler şeklinde belirlenebildiği denli, hem de özgülük (kendilik) anlamında bedenin tinsel istemesinin, duygulanımının (ya da düşünme özgürlüğünün) ve yönelimsel karşılaşmalarının da içerildiği bir durum olarak görülebilir. Böylelikle bedensel özgürlük ve isteme ya da tinsel özgürlük ya da içsel özgürlük diye adlandırılan betimlemeler iç içe ve birbirinden ayrılmaksızın vurgulanmış olur. Böyle bakılırsa, insanın özgürlüğü bağlamında özgürleşme adımları(nın bir anlamı da), herkesin herkesle özgür(ce) eyleme-isteme(si) ve duygulanım ve yönelimleri doğrultusunda zaman, uzam ve beden düzleminde ayrılması ve birleşebilmesi anlamına gelir görünmektedir. Her insan, uzam ve zamanın ortak ögelerine bağlı olduğuna göre, kendi isteme ve yöneliminin muhatabı olanla(rla) anlaştığında, ortak özerkliklerde buluştuğunda, kendi uzam, zaman ve bedenlerinde istediklerini gerçekleştirebilmelerinin olanağı da ortaya çıkar. Buradan hangi felsefi türetimler ve toplumsal ilişki, alan ve düzlemlerin yeniden üretilmesinin gerektiği ve hangi düşünce ve kurguların çıkarılabileceği açık bir araştırma konusudur.

Bedenin özgürleşmesinden söz edildiğinde, öncelikle ve aynı zamanda insanın uzam bakımından, yalnızca kendi bedensel uzamı değil, bedensel uzamının ilişkiselliği kapsamını etkileyen ilgiler ve nedenler bağlamında özgürleşmeye işaret edilir. Çünkü bedenin özgürlüğü, öncelikle bulunduğu uzama egemenliğinde, kuvvetini uygulayabildiği düzlemde söz konusudur. Tıpkı düşüncenin özgürlüğünün bedenin özgürlüğüne dayanması gibi. Ancak böylesi bir kavrayış, özgürlüğün bedensel-varlıksal (ontolojik) dayanaklarını sağlam bilgisel (epistemelojik) bir temel üzerinde kurabilir. Bu hareket noktasına dayalı bedensel-varlıksal (ontolojik) özgürlük, yaşamın başka düzlemlerinde hangi etkilerle varlık bulacağını doğru olarak belirleyebilir olmayla, bilme ile ilişkilidir. Yani bedenin bilmeye öncel olduğu kavrayışla özgürlüğü anlamaya çalışmak, burada hareket noktası ya da başlangıçtır. Bu düşünmenin ortaya koyduklarından çıkabilecek etkilerden biri de, felsefi düşünsel yaklaşımlar üzerine kurulan karmaşık soyutlamalar düzenini anlamanın kolaylaşmasıdır. Buradan da, düşünme ve soyutlama olarak felsefenin ölümüne, düşünme uzamının bedenleşmesine, bedenleşen düşünmeye geçilebilir. Burada vurgulanmak istenen, beden ve düşünce ne denli anlama ve bilme süreçlerinde ayrı olarak değerlendirilse de, düşüncenin de beden olduğudur. Ancak bedenin özdeşliği olarak değil özdeşsizliği olarak, böylelikle beden ve düşünme doğanın farklı görünümü olarak çeşitlilikler olarak betimlenebilir ama aynı zamanda bir ve aynı bütün içerisinde, uzlaşmış karşıtlık ya da çelişki olarak, yani birbirlerini olumsuzlamaksızın yer alırlar.

Bedensel özgürleşmenin, bedenin dışında kaldığı düşünülen ama genellik içinde birlikte oldukları düşünme düzlemlerinde de özgürlüğü bulmak amacıyla harekete geçmesi, bedenin özgürlüğünün başka türden beden ve uzamlar düzleminde ilişkilenmesi, yankı bulması, karşılıklı ilişkilerle doğa yüzeyine yayılarak özgün tekilliklerde çoğalmasının olanaklılığı komünizan ideye de uygun görünmektedir. Bu anlamıyla en küçük toplumsal birim olarak tekil beden, özgün çeşitlilik ve farklılıklarla, özgünlüğün genelleşmesi olan toplum denen ortak düzleme kendini belirleyerek katılmaya yöneldiğinde, ilk ve doğru hareket noktası ile işe başlamış demektir. Zihinlerimiz bedenlerimizin dış dünyaya bir uzanımı, düşünce dünyamız ikinci bir bedensel uzam olarak görülüp ayrıca ele alınıp incelendiğinde, zihin ve düşüncelerimizin de görünür bedenlerimiz denli işgal altında olduğu anlaşılır. Ancak zihinlerimizi ve düşüncelerimizi belirleyen temel olarak bedenlerimizi görmemiz nedeniyle, kaynak olan coğrafi uzamımıza bakmamızın daha açık, etkili ve anlaşılır bir tartışmaya olanak tanıyacağı düşünülebilir.

Bu tartışmada ele alınan konuların Komünizm idesi ya da İnsansallık ilkesi (bkz. aşağıda ilk sav) bağlamında değerlendirilmesinde amaç, düşünce ve eylemlerin kendiliğindenliklerinin özel mülkiyetçilik ya da kapitalizm karşıtı olarak kalmalarına temel ya da olanak yaratmak olarak düşünülebilir. Böylesi bir düşünce, ilke ya da ide adı altında kitle ya da çokluğun hakikate yönelmesinde onun bu amacına bir hareket noktası sunma olanağına sahip olabilir. Bu durumda, toplumsal diyaloğun ortadan kalkması ve yalnızlaşmanın toplumdışılığına itilmemek amacıyla bu ide ve ilkelerin insana özgü olanının tekilce-tikelce kararlaştırılması, belirlenmesi gerekir. Ancak düşünceler ve ilke ya da idelerin doğruluğu üzerinde oydaşma olanağı farklı da olsa, düşüncelerin çeşitliliğine zarar vermeyen ama ortaklaşa bir zeminin paylaşımı da gereklidir. 

O halde denebilir ki, ilke, ide ya da düşüncelerin farklılıklarının karşılaştırılması ve her çeşitten düşüncenin özgürce kendini görünür kılması başlangıç olarak görülmelidir. Bunun anlamı, farklı düşüncelerin eşit ve adil ortama sahip olmasının, dayanılması gereken ilk temel ilişki olduğudur. Günümüz egemen toplumsal ilişkileri, kendi karşıtlarını yok sayma ve yok etme noktasından hareket ederek, kendileri dışında varlık gösterenlere eşitsiz ve adaletsiz olmayı beraberinde getirmek, kendi çıkarlarını korumak, ilerletmek ve sürdürmek amacındadır. Bu yazının düzlemi ve bağlamı da, böylesine haksızlıklar ve eşitsizliklerin köklerini açığa çıkarmayı amaçlamaktadır. 

Özetlersek: Karşılıklı yardımlaşma, ortak zenginliğin yaratılması, somut emeğin (faydalı emek, akılsal ve insan gereksinimlerini karşılayan emeğin) toplum ilişkilerinde belirleyici olması denli, bedenin özgürlüğü de, mülkiyetin ortaklığını, toplumun birlikte düzenlenmesini, yaşamın ortak alanlarını ve dayanışma kültürü içeren sevgiye bağlı ilgiyi de genişletebilir. Mülkiyetin ortaklığından türeyen topluluk düzeni ya da politikası, ortaklığı (kolektifliği) besleyebilir görünmektedir. Doğrudan demokrasi, çalışma ile üretim ve tüketimin somut emek üzerinden düzenlenmesi, ortak çıkarların gelişmesi, tikel-tekil bedenin de tam bir ortaklığına geçişine dönüşebilir. Burada asıl tartışılmak ve anlaşılır kılınmak istenen de bu düşüncedir. Bu hareket noktasından aşağıdaki düşünceler türetilebilir görünmektedir.

1. İnsansallık ilkesi[1]: İnsansal olan (ya da komünizan ide), insanı olumlu anlamda geliştiren, belirleyen ve insanın insan olmasına katkıda bulunan niteliklere işaret eden bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bu kavram, insanın toplumsallığını güçlendiren, günümüzün yanılsamalı toplum ilişkilerini değil, olumlu anlamda toplumsal ilişkileri, yani ortak üretim ve tüketim pratiği olan yardımlaşma ve dayanışmayı, bireysellikte toplumsallığı, toplumsallıkta bireyselliği içeren düşünce ve eylemlere işaret etmektedir. Daha açık dile getirilirse bu kavram; bencil bireysel çıkar ve başarılar yerine genel çıkar ve başarıları ya da bencil birey mülkiyetinin getirdiği adalet yerine, insansal ve ortaklaşa gereksinime dayalı üretim ve tüketimi ve karşılıklı yardımlaşmayı içeren, her bir teki kapsayan hak ve adaletin öne çıktığı ilke ve değerleri dile getirir. Böylesi bir kavrayış, kendiliğinden felsefi, etik ve estetik iyi, güzel, doğru ve adil olan karşılaşmaları, doğa varlıkları ve türümüz açısından ortak gereksinim ve mutlulukları gerçekleştirecek biçimde destekler. İnsansal olan, bireyin kendi varoluşsal olanak ve yetilerini gerçekleştirmeyi denediği düşünce ve eylem süreçlerinde kendini olduğu denli, öteki doğa varlıklarının da kendini gerçekleştirmesinin önünü açmasını, onların da kendiyle birlikte olanaklarını geliştirmesini ama aynı zamanda söz konusu düşünce, eylem ve davranışların önünde engeller varsa, bu engellerin ortadan kaldırılmasını da amaçlar. Bu anlamıyla insansal, yukarıda dile getirildiği gibi doğal olan, doğaya uygun olan ya da doğa olan anlamındadır. Demek ki insansal, doğa ve doğal olan anlamlarıyla iç içe kullanılmakta, öznenin doğa varlığı olması nedeniyle doğayı da içerecek şekilde tanımlanmaktadır. İnsansallık ilkesine sıkı sıkıya bağlılık ve en basit görülen duygu veya eylemde bu ilkeyi uygulamaya koymak, insanın nasıl olup da özgeci olmayan ya da “kötücül bencillikler” tarafından yenilemeyeceğini anlaşılır kılar. İnsansallık idesi, denebilir ki, komünizan idedir de.

2. Bedenin özgürleşmesi düşüncesi, yaşama egemen olan ilkelerin felsefi temellerinin neye dayandırıldığı ile ilişki içerisinde düşünüldüğünde, ortaya çıkan fikir gayet basit ve anlaşılırdır. Topluluğun ilk ilkesi bedensel (ontolojik) olursa, beden özgürleştiğinde düşünce de (tin) bedende taşındığından, tin kendiliğinden özgürleşebileceğinden, ilk kurucu ilke beden (ve özgürlüğü) olarak görülmelidir. Bedenin özgürleştirilmesi üzerine kurulan bir topluluğun diğer yaşam alanlarındaki ilkeleri bu varlıksal (ontolojik) ilkeye dayalı olarak türetilebilir. Bedenin özgürleşmesi de, insansal/komünist ideye ve eyleme sahip olmakla olanaklıdır.

3. Bedenin özgürleşmesi, aşağıda dile gelecek düşünceler bakımından anlaşılabilir: Dünyanın tüm zenginlikleri ortaktır. Bu düşüncedeki kavrayış, “herkes varolan zenginliklerden payını gereksindiği ve yeteneği ölçüsünde, olanaklar çerçevesinde, başkalarını yoksun bırakmadan ve paylaşarak almalıdır” minvalinde bir yaklaşıma vurgudur. Aslında bu da, “herşey herkesindir veya herkes herşeye ortaktır” demek anlamına da geleceğinden, bedenin de herşeyin bir parçası olduğu fikrinden türetilmesine dayandırıldığı yeterince açıktır. Bu anlamda birlik ya da çokluk, kitle ya da tikel, dolaylı/dolaysız ve aralıklı/aralıksız bir karşılıklı/karşılıksız ilişki/karşılaşma içinde görüldüğü anlamına gelmektedir.

4. Varlığını ve zenginliğini paylaşmak, bedenini paylaşmakla (askerlik ve feda eylemleri örneğinde görülür olmasına benzer şekilde) son bulacak bir önerme ve bu önerme böylelikle komünizan ide ya da insansallık ilkesidir. Sahip olduklarını, ellerinde bulundurdukları sıradan sahiplik nesneleri, zenginlikleri-varlıkları paylaşamayanlar, bedenlerini zaten başkaları için feda edemezler, paylaşamazlar. Oysa ancak kendini-bedenini paylaşabilecek cesarette olanlar, tüm zenginlikleri de rahatlıkla paylaşabilirler. Beden, insanın sahip olduğu yegane özel mülkiyeti ve hakkında karar verme yetkisini yalnızca bireyin kendisinde tuttuğu uzamdır. Bedeni başka ile paylaşmak, başka ya da öteki olanla ilişkilendirmek ve ortak zenginliğin bir parçası saymak önemlidir. Bu paylaşma kapitalizmde bile ailede hatta şimdilerde pek görülmeyen dostluklarda kısmen gerçekleşmekte ve eskil ortaklığın kalıtı olan sevgi ve barışın mirası olarak sürdürülmektedir. Ancak bu ortak zenginlik öncelikle bedeni taşıyan, onunla özdeşleşenle ilgisinde açık seçik belirlenebilir olur ve ancak bedeni kendi sayan ile birlik kurulabilir. Tekil insan bedeninin sevgiliye sunulması da, bedeni kendi sayan sevgilinin onu kendiyle özdeşleştirmesine (özel mülkiyetçi yanılsama olarak da baskılamasına, sahiplenmesine ve ele geçirmesine) dayanır.

Burada özdeşleşme, kendi yerine koyma, dayanışma, karşılıklı yardımlaşma olarak anlaşılabilir ve tersi ise, sahiplenme, ele geçirme, işgal etmedir. Oysa bedenin paylaşılması bir ele geçirme değil, kendi yerine koyma, kendi ile özdeşleştirme anlamında anlaşılmalıdır. Demek ki, bedenin paylaşılmasından anlaşılması gereken, ortaklaşmacı, karşılıklı yardımlaşmacı, empati, sempati, uyum ve sevgiden başka birşey değildir. Bu düzlemde bireyin-tekin eylemini de komünizan ideye uygun olarak gerçekleştireceği ve karşısındakinin düşünce ve eyleminin de ortak komünizan ideye uygunluğuyla gerçekleştiği bir zaman-uzam göz önüne alındığında, bedenlerin paylaşılmasıyla başlatılacak bir düşünmeden çıkacak olumsuz ve insan için “kötücül” sonuçlar taşıyan herhangi bir türetimsel düşünce ya da eylem bulunamayacaktır. Bedenin sahibince ve isteğine uygun olarak ortaklaşılması öyle bir sınırdır ki, aşılacak başka bir sınır durum yoktur. Bedende temellenen ortaklık, elbirliği, empati, verme, sevgi, saygı ve karşılıklı yardımlaşma, tüm doğal ve toplumsal zenginlikleri içerip aşar. Bedenlerin ortaklaşılması, diğer tüm düşünce ve eylemlerde birbirlerine yaklaşımlarının ilkesinin insansal ilke olması anlamına gelir. Bu nedenle, diğer herşeyin bedenin ortaklaşılması düzleminde değerlendirilmesi ve eyleme geçilmesi olanağının buradan hareketle bulunması akılcı görünmektedir. Bu belirleme, herkesin ve herşeyin özel olduğu kadar, özel olan hiçbir şeyin olmadığına da vurgudur. Herkes ve herşey, her bir tek özeldir ama hiç kimse ve hiçbir şey, başka kimse ve şeyler karşısında özel ayrıcalıklara sahip değildir.

5. Buradan hareketle bedenin özgürlüğünün özel mülkiyete olanak tanımadığı şöylece temellendirilebilir: Beden kendini kısıtlanmış ya da belirlenmiş bulmadığında, bedenin belirlenmemiş olması ya da özgürlükten pay alması olanaklı görünür. Spinozacı anlamda düşünürsek özgürlük, belirlenmemiş olma anlamında olduğu denli, belirlenmiş ve zorunluluklar ve zorunlukların bilgisini göz önüne alarak eyleyen olmaklığa, yani özgürlükten pay alan özgürleşime ya da bedenin kendini aktif olarak kendi gücüyle belirlediği bir duruma işaret edebilebilir. Böylelikle beden, kendi olanak, koşul, istek, duygu, yönelim ve eğilimlerini gücü aracılığıyla kendine göre belirleyecektir. Burada Stirnerci bir bedensel mülkiyet değil, tersine kendi özgünlüğü içerisinde olan ‘tek’in, bütünün parçası olarak her bir tekin de özerkliğini koruması ama ortak toplumsal çıkarlarla da bağlanması ile ilgisinde bedenin gücü ve ortaklığı dile getirilmektedir. Kısaca bedenin özgürleşmesi ve ortaklaşılmasının anlamı, doğa ve türümüzün ortak çıkarlarla birbirine bağlanmasına, karşılıklı yardımlaşma ve el birliğine vurgu yapar. Ama şimdi ve burada, gelecekte olabilecek tasavvur olarak sorunu çözdüğünü ileri süren her düşünce, somut sorunlar karşısında kaçış, içinde bulunduğu kapitalist özel mülkiyetçi ruha geri dönüştür.

6. Bedenin özgürlüğünün ve ortaklıkların özel mülkiyete olanak tanımadığı bilgisi, ortak mülkiyet anlayışını geliştirmeye de kendiliğinden olanak tanımaktadır. Tıpkı birbirine güvenen çiftlerin ya da çokların beraberliklerinde maddi sorun olmaması ve birbirlerinden birşey esirgememeleri gibi düşünülebilir bu. Bu durum, en azından günümüzde de yaşayan eskil komünal topluluklar (Mosuo’lar) örneğinde düşünülmelidir. İnsanın sahip olduğu ilk coğrafyası olan bedeninin paylaşılması ya da ortaklaşılması eylemi fikri, aynı zamanda ondan dışarıda kalan doğa bedeninin uzam olarak ortaklaşılmasını zorunlu kılar görünmektedir. Ancak bu geçiş, kendi doğal bedeni ve üretimlerinin ortaklığının özgünlüğünden, bir güç olarak başka düzlemlere ve doğaya yayılma değil, her doğanın kendi özgün düzleminde kalarak ve birbirlerini geliştirmeleri anlamına gelen tekil özgünlüklerin özerkliklerinin birliğidir. Özgürlüğün tek tek bedenlerde varlık bulmaması durumunda diğer tüm ilkelerin de ortadan kalktığı düşünülebilir. Bu nedenle, diğer yaşam düzlemleri olarak başkaca özgürlüklerin gerçekleşmesi için, bu özgürlükler adasının düşünme ve eyleminin merkezine ve temeline ontolojik temel olan her tekil bedenin özgürlüğünü koşulsuzca koymak gerekmektedir.

7. Tekil bedenlerin özgürleşmesinin başka bedenlerin özgürleşmeleriyle buluşmasının bir diğer sonucu da; politika ve hukukun, yönetici ve yönetilen ilişkilerinin, baskıcı bir kurum olarak ahlak ve dinin, aile ve mirasın, güvenlik güçleri ve istihbarat örgütlenmesinin, eğitimin okullaşması ve kültürün tekleşmesinin gereksizliğinin ortaya çıkmasıdır. Bunlar sırasıyla kısaca tekrar da olsa ele alınmalıdır ki, yaşam ilkelerinin kökleri de, toplumu oluşturan teklerce açık seçik anlaşılabilsin. Bedenin özgürleşmesi, özne bireyin kendi bedeni hakkında kendinin karar vermesi anlamına geldiğine göre, onun kendinden başkaları tarafından temsil edilmemesi, yani politik temsilin kaldırılması gerektiği sonucunu verir. Hukuk ise politik temsilin ortadan kalktığı yerde doğal bir yapıya kavuşur ve yabancılaşmadan kurtularak hak ve hakikati teklerin kendilerinde gerçekleşir bulur. Çünkü kötücül-mülkiyetçi olay, -gerçi kötücül-mülkiyetçi olayın komünizan idenin gerçekleştiği durumda olmayacağı varsayılsa da-, ortaya çıktığında doğrudan ilişkiselliklere bağlı düzlemin paydaşlarınca değerlendirilecektir. Yani burada doğrudan demokrasi işlemiş olacaktır. Bunlardan doğan bir diğer sonuç, yönetici ve yönetilen ilişkilerinin kendiliğinden son bulmasıdır. Baskıcılığını, teki bütüne uydurmada bulan eğitim, ahlak ve din gibi kültürel ögeler de, komünist idenin düşünme ve eylemle bireyde gerçekleşmesi ile etkisizleşir, teklerde varlığını sürdürse bile, yayılmacı egemenlik ve aşkınlığını kaybettiğinden, kısa zamanda toplum hayatından silinip gider. Aile ve miras, bedenin özgürleşmesinin, herşeyin herkesin ve herkesin de toplumsal ortaklığın bir zenginliği anlamına gelmesi bağlamında hükümleri kalmayan eskil sözlere ya da boş kapçıklara dönüşecektir. Herkesin herkesi koruyup kolladığı, herkesin herkesi düşündüğü ve kimsenin kimseyi gelecek kaygısı ve tehdit olarak görmediği bir ilişki dünyasında, güvenlik kuvvetlerinin (istihbarat gibi gizli yapıların da) saçmalığı açıkça ortada olacağından, insanlığa yük ve tehdit oluşturan bu baskıcı örgütlenmelerin de, insan ve toplum hayatında yeri olmaması nedeniyle ortadan kalkmasının doğal bir süreç olarak ortaya çıkabileceği düşünülebilir.

8. Özgürlük, zorunluluklar alanının hüküm sürdüğü karşılaşmalar ya da ilişkiselliklerin bir sonucu olarak belirlenmesi olarak ele alınırsa, irade sahibi öznenin bilgi ve arzusuna uygun eğilim, yönelim ya da tercihlerde bulunması (zorunluluk karşılaşmalarında -ilişkilerinde- seçim anlamında özgür isteme -irade-) anlamında ele alınırsa, bedenin özgürleşmesi, özün gürlemesi anlamına da gelir, özün gürlemesinin de, öznenin yeteneklerinin ve olanaklarının kendini keşfetmesi ve gerçekleştirmesi anlamına geldiği aşikardır. Bu anlam, eğitimin basma kalıp, dogmatik ve okullaşan tektipleştirici bir kültür değil, insan yeteneklerinin açığa çıkarıldığı ve öğrenmenin yapma, yaratma cesareti olduğu anlamına gelecektir ki, bu da insanın sahip olduğu olanakları dediğimiz gizil güçlerinin ortaya çıkarılması anlamına gelir. Aslında burada özgürlük, sürekli özgürleşme olarak harekete geçer ve daima kendine yeniden döner. Özgürlüğü kurgulamalar, zorunluluğun bilgisine sahip olmak olarak ya da tercihlerde bulunma iradesi göstermek veya “...den kurtulmak ve ...için bağımsızlaşmak” şeklinde görünmeyebilir. Yalnızca doğaları gereği, doğal olanın öne çıkarılması da özgürlüğün ya da özgürleşmenin kendisi olarak görülebilir. Komünizan idenin gerçekleştirildiği yerde, dünya ve sorunlar üzerine somut eylemler olmaksızın düşünmekten uzaklaşılır ve soyutlamalarla karmaşık kavramsallaştırmalar olarak ortaya koyulan ilişki ya da etkileşim düzleminden kurtulunmuş olması gerekir. Böylesi bir vurgu, tasarım ve yaratımın engellenmesi değil, yaşamın her aşamasının insansal ilkeye dayanması gerektiğinin altının çizilmesinden başka anlama gelmez. Soyutlama ve kavramsallaştırmalarla dünyayı anlamak ve anlamlandırmak yerine, şimdi ve burada yaşamak anlamına gelen yararlı eylem ilkesi, düşünme ve eylemin hareket noktalarından biri olarak gerçekleşecektir. Böylelikle yaşanması ve yapılması gerekenler geleceğe bırakılmamakta ve insana bir yük ya da zorunlu görev olacak ağırlıklar ve sorunlar şeklinde geleceğe ilişkin sorumluluğun ortaya çıkmasının engellenmesi olanaklı hale gelecektir. 

9. Bu yaklaşımlar, komünist, anarşist eylem ve felsefelerin gördükleri çelişkilerin şimdi ve burada hakkından gelinmesi ve sorunlar düzleminden pratik bir kopuşa işaret etmektedir. Komünizan ideye uygun olarak ailenin ortadan kaldırılması önemli sonuçlar ortaya çıkartabilir görünmektedir. İlkin, ailenin değil de, insanlar arasında aşk kurumunun yaratılması, kadını ve çocuğu özgürleştiren bir dinamik olarak belirlenebilir. Aile kurumunun dağılması ve hakiki aşkın ortaya çıkmasıyla, anne dışında kimden olduğu bilinmeyen ve çocuğun herkesin olmasından kaynaklı ortak miras kültürü yaratılarak, tüm üretilmiş zenginliklerin ya da mirasın topluma aktarılabilmesi ve ortak zenginliğe katılması olanaklı olabilir. Böylelikle bencil soy sürdürmeler yerine, anasoyu yoluyla dayanışan ve herkesin kardeş olduğu bir bedensel düzlem yaratılabilir görünmektedir. Tekillere-özellere aktarılan mirasın olmaması, üretilen zenginliklerin topluma devri anlamına geldiği kadar, duygu ve hislerin de bölüşülmesi, her türden değerin paylaşılarak çokluğa ait olması anlamına gelir ki, herşeyin ortaklaşılması temelinde karşılıklı ilişkilerde kendiliğinden sevgi ve uyum içinde dayanışmacı tutumların yoğunlaşması söz konusu olacaktır. Bu türden düşünce ve tutumları, kapitalist toplum ilişkilerini içselleştirmiş ve ona bağlanmış insanının bırakın yaşamasını, anlaması bile olanaksız görünmektedir. Bu bağlamda ilk hareket noktasını, komünizan ideyi yaşamak isteyen, amaç edinenler için, özel mülkiyetçi ve kapitalist kültürü toplumsal yaşama, üretime yeniden katacak düşünce ve eylemlerden uzak durmak olarak belirlemek zorunlu görünmektedir.

Burada hemen insanların aklına geleceği bir sorun gibi görülecek konuyu aydınlatmak gerekir: Ailenin ortadan kalkmasıyla doğacak aşk birliklerinde çocuğun babasının kim olacağı, kadının durumunun nasıl anılacağını düşünmek bile, erkek egemen mantığın baskın ve erk düşüncesine ait özelliklerine vurgu yapar. Kadın ve çocuk, komünizan idede, yaşamda kendilerini belki de ilk defa özgürce belirleyecekleri süreci yaşayacaklar, bu sonuç erkeklerin de, ilk defa hakikaten özgürleşmelerinin olanaklarını ve koşullarını yaratacaktır.

10. Tekil bedenler kendilerini ortak beden olarak yararlı emek ve akla uygun üretim içinde gördükleri yerde, sermaye yaratan soyut emek, değişim değeri yaratan, meta olan ve meta üreten, alınıp satılan emek gücüne denk düşen çalışma veya iş hayatı ortadan kalkacaktır. Böylelikle herkes topluluğun gereksinim duyduğu şeylerin üretiminde yeteneği ve gücünce yer alarak üretime katılır olabilecektir. Üretim araçlarına herkes ortakça sahiptir, oltaya ya da çapaya bile. Bu ilişkilerin yaratılması, aynı zamanda gerçekliğin sözde muhalefetlerinin de eleştirisidir. Bu bağlamda kapitalist düzende, yabancılaşmış ve fetişleştirilmiş sözde toplumsal yaşamda, insanlara yutturulmuş olan parlamenter burjuva demokrasileri ve politik partileri, demokratik kitle örgütleri, sivil toplum örgütleri ve sendikaları da, aslında bir tür kapitalist düzence çoktan emilmiş kuruluşlar olarak görmek gerekir. Bu kuruluşların toplumu ve tekleri kapitalist bütüne uydurmanın araçları olarak işlev görmeleri, bu kurumların ve kuruluşların sömürüyü meşrulaştırmalarından anlaşılabilir. Düzen içi çerçeveye sığdırılan seçenek politik parti ve örgütlerin, piyasa için meta üretimine karşı yürütülen ve sömürüyü ortadan kaldırmaya yönelik mücadele örgütlenmeleri gibi gösterilmelerine karşı, bu yapıların, bu düzenin içinde yer almak gerekliliğine vurgu yapan ve buradan hareketle de isyan ve ütopyanın olanaksızlığı ve gerçekliğin yenilmezliğini anlatan seçeneksizlikler ve çıkmaz sokaklar oldukları ancak özel mülkiyet ve kapitalizmin temel yapıtaşları olan temellerin yıkılmasını hedefleyen eylemlerin gerçekleşmesinde ortaya çıkabileceği görülmektedir.

11. İnsansallığın yaratıcılık, sevgi ve empati, ortaklaşalık ve elbirliği gibi ilkeleri üzerine kurulabilecek bir yaşam, özel mülkiyetçi günümüz yaşamını belirleyen baskıcı, toplum hayatını terörize eden, korku yayarak hayattan bıktıran yasalar ve şiddetle varlığını her bir insan tekine dayatan vahşi kapitalist toplumla karşılaştırıldığında, sözde modern toplumların içinde bulundukları zorunluluklar manzumesi olan toplumsal ilişkilerin iyice yapay, temelsiz ve anlaşılmaz bir yabancılaşma olarak ortadan kaldırılmasının zorunluluğuna inancı artırmakta, bedenin ortaklığına ve özgürlüğüne inanan ve düşünen insanda isyan duyguları uyandırmaktadır. Herşeyin herkese ait olduğu ve bedenin ortaklığının ortaya koyduğu düşünceler zorunlu çalışmayı dışladığından, günümüzde yaşamak için zorunlu çalışmanın insanın kendi gereksinimleri için değil de, zengin başkaları için olduğu gerçeğini anlayan insanların isyana katılmaları doğaldır. Böylelikle hem herşeyin herkesin olduğu gerçeği bilinmektedir ama hem de insanların zorunlu çalışmayı yaşamda gereksenen kimi nesnelere ulaşmak için yapıyor olmaları iğrenç gerçeğinde, zamanlarının çalınması, bedenlerinin gasp edilmesi, düşünce ve eylemlerine tecavüz edilmesi anlamına geldiğini görürler ve bu bilinç, kapitalist düzene karşı ayaklanmanın “şimdi-burada” olması gerekliliği düsturunu oluşturur. Bu kavrayış, emekçinin emeği karşılığında belli bir para alma dolayımıyla gereksinimlerini karşılaması düşüncesinin aldatmaca olması, ücretli işe, insan emeğinin alınıp satılmasına karşı çıkması bilincini yaratır. Zorunlu çalışmanın, emeğini satarak hayatta kalmanın bir onursuzluk olduğunu ve onurun ellerinde kalan ve sarılmaları gereken tek şey olduğunu anlayarak günümüz yaşam biçimi karşısında isyana sarılırlar. Komünizan tekilliklerin topluma yayılmaları ölçüsünde, bir başlangıç olarak bu düzene isyan, onları komünizan ideye zamanla bağlar. 

12. Bedenin özgürleşmesi olarak cinselliğin özgürleşmesinin asıl amacının da, aslında sevgi ve aşkın genelleşerek tüm toplumda görünür ve yaşanır olmasına, tüm uzamlarda bedenselleşerek varlık bulmasına olanak yaratmak olduğu da görülmektedir. Başka bir deyişle, cinsellik, sevgi ve aşk birliğinde, aşka (komünist ideye) ulaşmak, soyutlama olan aşktan cinsellik ve sevgiye ulaşıldığı anlamına gelir. Kısacada olsa burada aşk sorunu ortaya koyulabilir. Çünkü aşk ya da komünist ide veya insansallık dediğim kavramlar, esasen cinsellik ve sevginin komünizme uygun asıl anlamlarının gerçekleşmesi ve yaşama geçirilmesinden sonra doğması gerektiğini vurgular. Hakiki anlamda cinsellik ve sevgi gerçekleştikten sonra ulaşılacak aşk süreci kendiliğinden doğal ve doğa olan cinsellik ve sevginin daha uyumsal, daha barışçı ve toplumsallığın yeniden yeniden üretilen biçimlerinde gizli olacağından, gerçekleşme ya da gerçeklik olarak görünürlüğü değil, cinsellik ve sevgide empati, sempati, karşılıklı yardımlaşma, verme gibi düşünce ve eylemler içerisinde yaratılması nedeniyle, tıpkı felsefe gibi sürgit üretilen insansal içerisinde kaybolup gidecektir. Günümüzün yabancılaşmış, yanılsamalı ve fetişist toplumsal ilişkilerinde yaratılamayan sevgi edimlerinin -empati, sempati, karşılıklı yardımlaşma, verme, barış, uyum- gerçekleşememesinden doğan günümüz koşullarında aşk genelleşebilir ve gerçekleşebilir değildir. Zaten gerçekleştiği anda da ortadan kalkacağından, günümüze aitliği ve hakikat oluşunu sürdürmektedir. Çünkü aşk’a ulaşan, ideyi gerçekleştirmiş, böylelikle de yeniden somut gerçeğine, beden ve cinselliğe, toplumsallığın elbirliği ve dayanışmasına, empati ve sempatiye yeni ve aşılmış tarzda doğal toplumsallığına dönmüş demektir. Cinsel özgürlükten sevgi ve aşk nasıl türetilebilir diye sorulduğunda, verilebilecek yanıtın: İnsansal ilkeye uymakla ya da kısaca, her tekin kendi özgünlüklerini gerçekleştirmesinin önüne engel koymamakla, aynı eylemle başkalarının da kendilerini gerçekleştirmelerine olanak sağlamakla, şeklinde olacağı hemen anlaşılmaktadır. İnsansallık idesi ya da komünizan ideyle harekete geçen her uyanış, eylem ve örgütlülük biçimleriyle hakikati de bir biçimde kendinde barındırır. Komünizan ideyi bilen ve doğruluğunu onaylayan her tekil bedenin, insansallığın başka bütün bedenlere yayılmasının kendi özgürleşmesinin temeli olduğu bilinciyle örgütlenmeye yönelmesi, kapitalist vahşet çağının ve ilişkilerin yeryüzünden silinmesinin biricik çözüm yoludur.

13. Özel mülkiyete dayalı kapitalizmin ilke ve kuralları çerçevesinde yaşayanların komünizmi gerçekleştirmesi olanaksızdır. Antropolojik bilgilere de dayanarak (Na ya da Mosuo, Polinezya ve Somoa, vb. örnekleri) denebilir ki, herkesin herşeye sahip olmasından doğan zenginliklerin ortaklaşa sahiplenilmesinden, bedenlerin de ortaklaşa sahiplenilmesine geçilmektedir. Maslow'un ihtiyaçlar piramidi örneğinde de dile getirdiği gibi, yaşamsal olan gereksinimler ontolojik temelde dururlar ve bunlar giderilmeden daha yukarıda duran gereksinimlerin giderilmesine ulaşılamaz. Bu temel gereksinimler, beslenme, barınma cinsellik olarak belirlenmiştir. Burada toplumsal olmanın kendisinin asıl gereksinim olduğu ile işe başlamanın zorunlu olduğuna vurgu yapmanın asıl temel olduğu düşüncesinin başa koyulması gerektiği belirtilmelidir. Temel ihtiyaçların ortaklaşa, adil, eşit ve özgürlüğe dayalı olarak giderilmesinden, bedenlerin ortak bir zenginlik olarak görüldüğü ortaya çıkar. Ortak zenginlik olarak görülmeyen beden, kendine ve topluma yabancılaşıp özelleşerek, değer ya da kıymetini topluluk gözünde kaybeder. Bu durum, bedenin topluluktan yabancılaşması anlamına gelir. Bedenin ayrımcı özelleşmeden kurtulması, ortaklığın temelidir. Günümüzün özel mülkiyetçi çatışmasının kaynaklarının asıl dayanağı da, ister varlıksal ister tinsel olsun, bedenin paylaşılamamasıdır. Coğrafya olarak dünyanın bedeni, ürünlerin bedeni ve insanların sahip oldukları kendi bedenlerinin ayrımcı özelleşmesi, insanlar arasındaki çatışmanın kaynağıdır. Günümüz toplumlarında görülen tüm gerilim, saldırganlık, çatışma ve yıkıcılıkların kökü de ortaklaşa olmayan bir özelleşme ya da öznelleşmenin varlığından kaynaklanır. Ortak yaşamın ilkelerinin felsefi temellerinin neye dayandırıldığı düşünüldüğünde, ortaya çıkan fikir gayet basit ve anlaşılırdır. Topluluğun ilk ilkesi varolmadır, varolma ise özgürlüktür.  

Nihayet beden ne zaman ortaklaşılabilirse o zaman hakikaten ortaklık kurulabilir. Bunun anlamı şudur: Komünizan ideye/insansal ilkeye uygun düşünüp eylemeye yönelmeyi düşünenler, bedenlerini de yanyana koymak, aynı coğrafyayı paylaşmak ve ortak üretip ortak tüketmek düşüncelerini hayata geçirmek durumundadırlar. Anda ve zamanda, şimdi ve burada komünizan idenin insanlara yüklediği sorumlulukla birlikte yaşamak. Bu da demektir ki, kapitalizmin toplumsal düzenlemelerinden uzaklaşmak, bunu hemen burada ve bugün yapmak asıl görev olarak kabul edilmelidir.

Ayrıca komünizan ideye bağlı olduğunu söyleyenlerin somut durumlarından çıkarılması gereken sonuç; ortaklaşılamayan zenginliklere sahibiz, karşılıklı dayanışılamayan alanlarımız var, başkasını kendi özel alanımızda istemiyoruz, başkalarıyla yanyana durmayacağız ama bu karşılıklı yardımlaşma ve ortaklaşalık ve adil, eşit paylaşım fikri doğrudur ama gerçekleştirilebilir değildir, düşüncesine vurgudur.

Bedeni suçlamak özgürlüğü suçlamaktır,

özgürlük suçlanamayacağına göre, bedeni suçlamak günahtır.

Bedenimiz bize ait değil, biz bedenlerimize aitiz.

Bedenimiz Bizdir, Biz bedenimiziz.

Beden özgürlüktür, özgürlük bedendir.

Beden başkayı içeren Bendir. Ben, Bizdir. Biz de doğadır.

 

[1]Bu ilke ilkin “İnsansallık ve Felsefe” başlıklı makale olarak Aratos Dergisi’nde yayımlanmış, daha sonra da “Felsefe Bir İşe Yarar mı?” başlıklı kitabımda daha geniş olarak ele alınmıştır. Burada biraz değiştirilerek kullanılmaktadır.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top