“MARX’IN HALLERİ”NE BAKIŞ

03.01.2014  /  Gülçin Ayıtgu  /  Etiket: kitap değerlendirmesi

Marksizm, tarihin kırılma ve kopuş anlarında bizi bir taraftan sıkıştırırken bir taraftan da bu hareketin oluşturduğu darboğazlarda nefes almamızı sağlamaktadır. Önder Kulak ve Kurtul Gülenç’in Marx’ın Halleri başlıklı çalışmaları da Marksist teorinin her çağda farklı hallere bürünen bu “bunalım”ını ve “çıkış”larını, günümüze ışık tutarak değerlendirme çabasının bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır. Marx’ın Halleri, çeşitli problemler ve kavramsal tartışmalar çerçevesinde Marksist düşünce geleneğinin yapı taşlarından Antonio Gramsci, Georg Lukacs, Karl Korsch, Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Walter Benjamin, Herbert Marcuse, Louis Althusser’le diyalog içerisine giren bir metindir.  Yazarlar, Marksist teoriyi kavramsal ve teorik olarak üç bağlamda ele almaya çalıştıklarını belirtmişlerdir. Birinci bağlam, Marksist teoride eleştiri vurgusunu ön plana çıkararak, Marksizm’in “tarihsellik” özelliğini tartışmak, ikinci bağlam Marksizm’in felsefi boyutunu incelemek ve üçüncü bağlam ise Marksizm’in felsefi ve politik boyutunu çeşitli düzlemlerde bir araya getirmektir.[1]Yazarların Marksist düşünce geleneğiyle kurmuş oldukları bu ilişki biçimi, gerek Marksist düşünce geleneğinin gerekse yazarların kendi aralarındaki çatışma ve uzlaşımlarının gerilimli ve bir o kadar da verimli hallerini bize kitap boyunca göstermektedir.

 

Kendisini sürekli yenileyerek doğallaştıran kapitalizm karşısında tarihin sonunun, karanlığa doğru bir düşüşün ve neo-liberal bir zaferin ilan edildiği çağımızda yazarlar, Marksist teoriye ilişkin politik düzlemdeki ilginin azalmasına rağmen, bugün Karl Marx’ın Kapital’de betimlediği bir dünyayı yaşamakta olduğumuzu vurgulayarak geleceğe yönelik bir olanak, tahayyül yakalama çabasındadırlar. Buradaki çaba, “iyi yaşam” ın olanağını sadece pozitif bir tutum olarak kavramak değil, tarihsel ve siyasal olarak açıklama isteğinin sonucudur ve bu istek bugünün yarattığı “zaruriyet” ve “aciliyet” durumuna gönderme yapmaktadır.

“Hiçbir şeyin katılaşmaya dahi fırsat bulamadığı”[2]bir dönemde yaşadığımıza dikkat çeken yazarlar, şimdinin bu kaygan zemininin bizi, “belirsizlik” ve pozitif bir ütopya doğurmanın olanaksızlığına doğru götürdüğünü vurgulamaktalar. Bu belirsizlik ve olanaksızlık ortamında Marx’ın Feuerbach üzerine on birinci tezini[3] hatırlatarak ve onu praksis alanında canlandırırcasına kitabın on bir makaleden oluştuğunu söyleyebiliriz. Makaleler Marksist teorideki epistemoloji tartışmalarıyla başlamakta ve bu bölümde önemini farklı şekillere bürünerek gösteren “yabancılaşma”, “meta fetişizmi”, “şeyleşme” kavramları Kulak tarafından ayrıntılı bir şekilde incelenmektedir. Gülenç ise bu bölümde eleştirel bir epistemoloji ve toplum felsefesinin düşünsel temellerini ele almaktadır. Kitabın daha çok felsefi boyutunu oluşturan diğer bölümünde insan doğası kavramı, Marksist teoride yer alan farklı yaklaşımlar göz önünde bulundurularak Kulak ve Gülenç tarafından değerlendirilmektedir. Diyalektik kavramından hareketle Bertell Ollman tarafından geliştirilen “içsel ilişkiler felsefesi”, kapitalizmin karmaşıklaşan ilişkiler ağını daha açıklanabilir kılmak adına Gülenç tarafından ayrıntılı bir şekilde incelenmektedir. Ayrıca “insan doğası”nın tarihsel değişimle bağını kurabilmek ve insanın ihtiyaçlarından yola çıkarak yapılabilecek soyutlamalar için de içsel ilişkiler felsefesi önemli bir işleve sahiptir. Yine bu bölümde Gülenç, Frankfurt Okulu’nun Aydınlanma eleştirisini göz önünde bulundurarak eleştirel toplum kuramıyla bağlantısını açan bir makale kaleme almıştır. Kulak ise bu bölümde Frankfurt Okulu’nun bir üyesi olan Adorno’yu merkeze alarak kültür endüstrisi ve yabancılaşmayla beraber gerçekliğin yitirildiği noktalara değinmektedir. Kitabın son bölümü tarih ve siyaset tartışmalarına odaklanmıştır. Bu bölümde Kulak ve Gülenç tarafından Benjamin ve Marx’ın tarih düşüncelerindeki kesişim ve ayrılma noktalarıyla birlikte, Benjamin’in Marksist düşünce içindeki konumu tartışılmıştır. Yine bu bölümde Gülenç tarafından tarih alanı ve politika arasındaki ilişkiyi sorgulayan ve post-modern siyasetin eleştirildiği birer makale yer almaktadır. Kitabın oluşturduğu bu teorik ve siyasal bağlamı açmak adına her bölümden en az bir makaleye değinerek yazarların Marksist teori içindeki arayışları ve çıkardıkları sonuçlar serimlenmeye çalışılacaktır.

Doğalcılık ve Marksist Eleştiri başlıklı makalesinde Gülenç, doğalcılık kavramını Marx’ın ideoloji ve idealist felsefe geleneğine yönelik eleştirisiyle beraber ele alıp, bu eleştiriyi din, devlet, ekonomi gibi konular üzerinden değerlendirmektedir.

Gülenç’e göre  felsefe tarihinde  Bacon’ın bizi yanlış bilgiye götürdüğünü iddia ettiği idolleri ile ideoloji kavramı arasında bir geçişin olduğunu varsayabiliriz. Bu bağlamda siyasal literatürde de ideolojinin olumsuz anlamı Bacon’ın idoller eleştirisi ile başlamıştır.[4]Marx’ın eleştiri düşüncesiyle de ideoloji kavramı birbirine bağlıdır ve kapitalizm eleştirisi de bu bağlam üzerinden şekillenebilir.[5]Marx’ın ideoloji ve idealizm eleştirisine baktığımızda da özellikle Alman idealizmine yönelik eleştirilerinin başlangıçta Feuerbach’ın din eleştirisiyle şekillendiğini belirten yazar, Marx’ın idealizm eleştirisinin önemine dikkat çekmektedir.  

İdeoloji kavramıyla yanlış bilincin ilişkisini tartışan Gülenç, soyut ve somut emek kavramlarını açarak, Marx’ın tarih söz konusu olduğunda -genel bir ön kabulün aksine- tüm bir zaman diliminde değil, rastlantısallığı ortadan kaldıracak şekilde geçişlerde ve sınırlarda geçerli olan bir yasa ortaya koymaya çalıştığını belirtir.[6] Ortaya konulan bu yasayla birlikte Marx’ın kapitalizm tahlilinde eleştirel olduğunun altını çizen Gülenç, Marx’ın politik ekonomiye yönelik eleştirilerinin aynı zamanda ekonomi kategorilerine dönük doğalcılaştırma faaliyetinin bir eleştirisi olduğunu belirtir ve bu durum da bilimi ideoloji haline getirmektedir.[7] Çünkü “Kapitalist ekonomi kategorilerini doğallaştırmak kapitalist işleyişi kaderleştirmek anlamına gelmektedir.”[8]

Yazara göre ikinci dünya savaşı sonrası ortaya çıkan Marksist düşünürlerin çoğunun “her şey ekonomidir” düsturunu reddetmelerinin ve Marx’ı Hegel üzerinden okuma ihtiyacı hissetmelerinin nedeni Marx’ı klasik indirgemeci-nedenselci tutumdan kurtarmaktır. Bunun için de Marx’ın temeline yani Hegel’e gitme, bir zorunluluk olarak karşılarına çıkmıştır ve bu durum bir tesadüf değildir. Ayrıca indirgemeci bir tutumdan Marx’ı kurtarmaya çalışanların ortaklaştıkları bir diğer noktada “tarihsellik” vurgusunu arttırmak için “özne”yi merkeze almaya çalışmalarıdır.[9] Bunun çok açık örneğini Frankfurt Okulu’nun çalışmalarında görmekteyiz ve Gülenç kitap boyunca Frankfurt Okulu üzerine olan metinlerinde bu konuya daha derinlikli olarak da değinmiştir.

Gülenç ve Kulak’ın ortak metni olan Marksizm ve İnsan Doğası Eleştiriler-Tartışmalar başlıklı çalışmada yazarlar Marx’ın eleştirel düşüncesinde insan doğasının yerini sorgulamaktadırlar. İnsan doğası ve evrensellik kavramı arasında kurdukları ilişkide yazarlar, tarihsel olarak Aristoteles’ten günümüze kadar birçok filozofun “insan”a dair belirlenimlerinde, “evrensellik”i içerisinde barındıran ifadelere başvurduklarını belirtirler. Bununla birlikte post-modern düşüncenin “insan”ın herhangi bir evrenselliğinden ya da özünden bahsedilemeyeceği yönündeki bilindik savlarının gerekçelendirilmesinin de olabildiğine çetrefilli olduğu bu makalede belirtilir.[10]

 Marksist düşünce geleneğindeki isimlerin çatışmasını göstermek ve bu çatışmadan bir sonuç doğurmak adına yazarlar, insan doğası kavramıyla Marx’ın ilişkisini bir kopuş üzerinden okuyan, insan doğası kavramını idealizmin temel kavramı sayan Althusser ile başlatmışlardır.[11] Yazarların Althusser’den sonra ele aldığı düşünür ise insan doğası olmaksızın Marksizm’in kuramsal yanının eksik kalacağını iddia eden Norman Geras’tır.[12]

Geras bilindiği üzere insan doğası ve insan tabiatı kavramlarını birbirinden ayırarak insan doğası kavramının sabit, evrensel bir öze, insan tabiatı kavramının ise tarihsel olarak değişken bir yapıya gönderme yaptığını belirtir. Yazarlara göre tarihsel toplumsal koşulların değişebilirliğine gönderme yapan insan tabiatı kavramı aslında kendi içinde insan doğası kavramını da taşımaktadır. Dolayısıyla Geras’ın düşüncesi de Marx’ın kuramında sabit özelliklere sahip bir insan tabiatı olduğu üzerinedir.[13]Yazarlara göre Marx’taki “ihtiyaç” kavramı tarihsel açıdan tanımlanmakla birlikte doğal ve toplumsal bağlamlarda da bir iç içe geçmişliği ifade eder. Dolayısıyla Geras’taki gibi tarih üstü bir soyutlamaya sahip olan “ihtiyaç” kavramıyla Marx’ta karşılaşmayız, tam tersine Marx’ta tarihsel eklemlenmelerle varlığını sürdüren bir “ihtiyaç” kavramından söz edebiliriz.[14] Sonuç olarak Geras’ın fazlasıyla analitik kalarak diyalektik düşüncenin kendisini yitirdiğinin altını çizen yazarlar, Althusser ve Geras’tan sonra “insan doğası” kavramını diyalektik bir bakışla incelemeye çalışan Sean Sayers’ı ele almaktalar.[15]Yazarlar Sayers’ın iddialarını kendi iddialarıyla da örtüşen beş madde halinde sunmaktadırlar:

“i)Tüm insanlar için ortak-doğal gereksinimlerin varlığından –ancak ve ancak bu söylemin bir soyutlama olduğu bilinci var ise– söz edilebilir; ii)Doğal ve toplumsal istekler/arzular birbirinden bütünüyle ayrılmış, dışsal olarak ilişkilenen şeyler değildir; aksine bu istekler iç içe geçerek bir bütünlük oluşturmakta, içsel olarak ilişkilenmektedir; iii)İkinci maddenin uzantısı olarak doğal ve toplumsal/tarihsel alanlar birbirine zıt konumlanmış alanlar olarak görülemez; bu alanlar ancak bütünsel-diyalektik bir yaklaşımla kavranabilir; iv)Geras’ın iddia ettiği gibi yalnızca doğal-fiziki gereksinimlerin Marx’ın toplum kuramına zemin oluşturduğu iddiası eksik bir iddiadır; v)İnsan doğasının –gerçekte ne olduğunun-anlaşılabilmesi analitik bakışı aşan bir tarihsel-diyalektik açıklamayı gerekli kılar.”[16]

Sayers’in doğal ve toplumsal olan arasında kurmuş olduğu ilişki, yazarların da belirttiği gibi Bertell Ollman’ın içsel ilişkiler felsefesindeki perspektifinin bir yansımasıdır. İçsel ilişkiler felsefesi “bir şeyin içerisine girdiği ilişkileri o şeyin ne olduğunun asli parçaları olarak ele alıyor ve buradan yola çıkarak da bu ilişkilerin herhangi birinin uğradığı aynı zamanda o şeyin parçası olduğu sistemin bütününün niteliksel değişimi anlamına geleceğini öngörür.”[17] Parça ve bütünün bu şekildeki birlikteliğinde bizi gerçekliğe götürecek olan da o “şey”in kendisi değil, onun ilişkileridir. Bu ilişkiler üzerinden yapacağımız soyutlama  dünyada olup biteni araştırmamızı, bulgularımızı düzenlememizi mümkün kılan bir yöntemin temelini oluşturur. Bu bağlamda toplumsal olayları ve ilişkileri salınımlara izin vererek okumamızı sağlayan içsel ilişkiler felsefesi yazarlar tarafından da olumlanmaktadır. Çünkü içsel ilişkiler felsefesinden hareketle insanın kendi doğasının sınırlarının her daim değişebileceği sonucuna ulaşırız ve bu sonuç da insan doğası probleminde tarihsellikten kopmayan bir “evrensellik” tarifine gidebilmemizin yolunu açmaktadır.[18]

İnsan doğası probleminde çokça tartışılagelen, 1844 El Yazmaları’nda geçen tür varlığı/species-being (Gattungswesen) kavramını yazarlar bu makalede ayrıca ele almamışlardır. Konunun içerisinde zaman zaman “tür varlığı” tartışmasına gönderme yapmakla birlikte, insan doğası tartışmasında bu probleme ayrı bir şekilde yer vermemelerinin bir sebebi de, Marx’ın 1844 El Yazmaları’nı yazarken belirli bir oranda Hegel ve Feuerbach etkisi altında olduğu ve sonrasında bu etkinin azaldığı yönünde olmasındandır. Tabii yazarlar burada özellikle Alhusser’in belirttiği gibi mutlak bir epistemolojik kopuşun varolduğunu değil, süreklilik dahilinde bir kopuş noktasının olduğunu belirtmekteler.[19]

Yazarlar Marksist düşünce içindeki insan doğası sorununa yine en son Marx’a dönerek cevap aramaktadırlar. Üretim sürecinde doğa nesneleri ile kurulan ilişki düşünüldüğünde, insanın doğa nesnelerini kendisi için nesnelere dönüştürdüğü düşüncesinin genel bir karşılığı yoktur. Çünkü nihayetinde üretim işlemi sonunda işçi kendi ürettiği ürünün çok azını elde etmektedir, çok azının üzerinde hak talep edebilmektedir. Hal böyle iken, genel bir insan kavramından söz edebilmek zorlaşmaktadır. Ayrıca insanın sadece insan olmayıp her daim bir toplumun ve sınıfın parçası olduğu, bir bağlamda “insan” soyutlaması yapmanın ve bunun üzerinden bir siyaset tahayyül etme çabalarının anlamsızlığı da söz konusudur. Sonuç olarak yazarlar Marx için insan doğası kavramının insan varlığına içkin birtakım değişmez, tarih üstü nitelikler taşımadığını, bununla birlikte ortak bir toplumsal gerçeklikte yaşayan insanların benzer ya da ortak niteliklere sahip olduklarını belirtmektedirler.[20]

Kapitalist Toplum, Kültür Endüstrisi ve Gerçekliğin Yitirilmesi başlıklı makalesinde Kulak birçok kişinin zaman zaman kendisini sormaktan alamadığı şu soruyu bizlere yöneltmekte:

“Nasıl oluyor da, saatlerce makinelerin uzantısı, kölesi olan ve buna rağmen temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanan insanlar, kendi elle tutulur, gerçek sorunlarından daha fazla A dizisindeki X ve Y karakterlerinin kurgusal sorunları ile meşgul olurlar? Bu büyük insan yığınlarını gözlerini kırpmadan saatlerce soğuk bir ekran karşısında tutmayı başaran güç nedir? İnsanlara gerçek dünyalarını unutturan bu sır nasıl açıklanabilir?[21]

Yazar, kültür endüstrisini anlamak adına yukarıdaki soruları yöneltir ve bize Adorno’nun kültür endüstrisi ve siyaset-toplum felsefesi üzerine olan çalışmalarını işaret eder. Kulak’a göre sermayenin zenginleşmesi için geliştirilen ekonomik çalışmalardan kültürün kendisini ayıramayacağımız bir tarihsel zeminde yaşamaktayız.  Bu bağlamda egemen sınıflar kendi çıkarları doğrultusunda şeyleşmiş bilinci yeniden yeniden kültürel yaşama sokarak özneler için sahte ihtiyaçlar yaratıp kendisini varetmektedirler. Yazar kültürel etkinliklerin metalaşması üzerinden geliştirilen bu sektörün, toplumun rasyonalize olması için önemli bir araç sunduğunu belirtir. Bu rasyonalizasyon sürecinde Kulak, Adorno’nun toplum ve siyaset felsefesinde önemli bir yere sahip olan “şeyleşme” kavramını açar. Nesnelerin insanlara hakim olmaya başladığı ve insanların varoluşlarının da nesnelerle kurduğu bu ilişki tarafından belirlenmesi şeyleşmenin kendisidir:

“Şeyleşme, insanların nesnenin ağırlığı altında deneyimledikleri her türlü teorik ve pratik varoluşa karşılık gelen toplumsal gerçeklik olarak tanımlanabilir.”[22]

Bir taraftan da kültür endüstrisinde, sistemin kendisinden kaçış ve mücadele olanaklarının ortadan kalkması için öznelerin kültürel metalarla rasyonalizasyon sürecinden geçmek zorunda bırakıldığının altını çizen yazar, bu durumun toplumsal düzene karşı geliştirilen mücadele zeminini de ortadan kaldırmaya çalıştığını belirtir. Mücadele zemininin ortadan kaldırılma çabasının ve Adorno’nun “çıkışsızlıkla” sonlandırdığı kültür endüstrisi ve onun tüm körleştirmelerinin karşısında, “farklı” bir kültür oluşturabilmenin olanaklarına Brecht ve Benjamin’den hareketle ulaşabileceğimizi belirten Kulak sözlerini, kültür endüstrisinin halkın kurtulması gereken bir afyon olduğunu belirterek bitirir.

Yazarların mevcut tarih anlayışına karşı tarihte gerçekleştirdikleri kazıda karşılarına çıkan isim Walter Benjamin’dir.Walter Benjamin Versus Karl Marx: Tarih ve Ütopya başlıklı çalışmalarında yazarlar Benjamin’in Şiddetin Eleştirisi ve Tarih Üzerine Tezler kitabını birlikte okuyarak Benjamin’in bir “manifesto” sunup sunmadığını irdelemeyi kendilerine amaç edinmişlerdir. Önlerine böyle bir amaç koymalarının nedeni, Benjamin’in tarih üzerine düşüncelerindeki bütünselliği yakalamaktır.[23]

Tarih felsefesinde hesaplaşılması hiçbir zaman bitmeyen en önemli kavramlardan biri “ilerleme”dir. Klasik bağlamda ilerleme, olayların ard arda belirli bir zorunluluk çerçevesinde nedensellik ve ereksellik çizgisinde gelişmesi anlamına gelmektedir. Benjamin doğrusal bir gelişime işaret eden bu ilerleme anlayışının tam karşısında kendisini konumlandırır, çünkü ona göre böyle bir ilerleme, insanın tarihteki kurucu rolünü dışlayan bir yaklaşımı temsil eder.

Benjamin kendi yaşadığı çağı felakete doğru bir gidiş olarak adlandırmaktadır ve felaket dediği şey de egemen sınıfların kendi rolleri gereği ürettiği ilerleme düşüncesinin kendisidir. Bu yüzden ilerleme, egemenlerin tarihinin bir parçasıdır ve yine egemenlerin koşullarının sürekliliğinin devamını sağlamak üzerine kurulu bir mittir. Yazarlar Benjamin’in “ilerleme” kavramına yönelik eleştirilerini yetersiz bulurlar. Bunun en önemli nedeni ise, “ilerleme” kavramını sadece egemenliklerin birinden diğerine geçmesi olarak tanımlaması ve bu tanımın, tarihin aynı zamanda ezilenin sürekliliği kırma tarihi olduğu düşüncesini dışlamasıdır.[24]Benjamin’in tarih düşüncesindeki egemenlerin bu konumu, Marx ve Engels’in tarihi sadece egemenlerin değil, ezilen sınıfların ve toplulukların hareketi olarak görmesini de dışarıda bırakan bir yaklaşımı doğurmuştur. Ayrıca egemenlerin konumu üzerinden böyle bir tarih okuması yapmak, yazarların da dikkat çektiği gibi egemenin varoluşundan hareketle işçinin varoluşunun açıklamasına neden olur ve buradaki sorun, ikisinin arasındaki bu ilişkiyi tarihsel süreçte konumlandırdığı yerdir. Çünkü ona göre sadece dünün deneyimlenmesi bağlamında bir fark sahibi olan işçi, kendi varlık koşullarını oluşturan tarihsel dönemin oluşumunda etkisizdir. Benjamin’in işçinin konumuna dair bu açıklaması bir taraftan “devrim” sürecinde ezilenleri “pasif” bir tarafa da yerleştirmektedir. Yazarlar Benjamin’in bu düşüncelerini eleştirerek, ezilenin egemenin karşısında karşı bir kültür oluşturduğunun altını çizerler ve bu karşı-kültürün tarihin kendisinden dışlanamayacağını belirtirler.[25]

Yazarlar çokça tartışılageldiğini belirttiğimiz “ilerleme” kavramına dair de tarihsel süreçle bağlantılı olarak bir açıklama getirmektedirler. Buna göre, gerçeklik ile olanak ilişkisi söz konusu olduğunda tarihsel düzlemin belirli bir anında ilerleme olarak adlandırılabilecek olanın, tarihsel düzlemin başka bir anında gerileme olarak adlandırılabileceğini ve tarihin de böyle bir parçalı bütünsellikten oluştuğunu belirtirler. Bu bağlamda “ilerleme” ve “gerileme” kavramlarının kendi başına, hangi söylemlere bağlandığından bağımsız bir anlamları olduğu iddia edilemez.[26]

Yazarlar bu makalede özellikle Benjamin ve Marx arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri yakalamaya çalışırlar. Buna göre Benjamin Marx’taki tarihsel birikim düşüncesini bir yanılgı olarak okur ve içinde bulunulan gerçekliğin egemene ait olduğunu, bu gerçeklikten kurtulabilmek için “şimdi-zaman”a ait olan kırılmanın, olağanüstü halin gerçekleşmesi gerektiğini belirtir. Bu bağlamda yadsımanın yadsınması düşüncesinin Benjamin’de olmayışı onu Marx’tan ayıran bir özelliktir ve dolayısıyla devrim de Benjamin için bir durdurma anına denk gelmektedir. Bu an aynı zamanda kırılmayı yaratan miras ile şimdiki zamanda gerçekleşir. Bu miras geçmişten bugüne uzanır ve ütopyanın da olanağıdır.

Benjamin’in materyalist tarihsiciliğinin temel kavramı telos’tur. Telos kavramı onda nedensellik değil, toplumsal anlamda gerçekleştirilmesi gereken, nihai amaç olmayan, mutlak bir zorunluluk taşımayan bir eylemlilik durumu olarak vardır.

Benjamin’de çokça tartışılan mesih kavramını yazarlara göre ne sadece dinsel bir çerçevede ne de kavramın içerisini boşaltarak okumak doğrudur. “Mesih”,  basit bir şekilde “işçi sınıfı” olarak tanımlanamaz, çünkü yanılgının kendisi işçi sınıfı üyelerinin bazılarına aittir. Böyle bir durumda işçi sınıfının Deccal’ı bile alt eden öncü devrimcilerine Mesih denebilir. Buna ek olarak yazarlar Benjamin’de telos’un Mesih düşüncesiyle temellendirildiğini belirtirler.

Yazarlar Marx ve Benjamin arasında yapmaya çalıştıkları karşılaştırmanın sonuçlarını makalenin sonunda açıklarlar. Buna göre hem Marx hem de Benjamin ezilen ve egemen sınıf arasındaki ilişkiyi sınıf savaşımı üzerinden açarlar. Benjamin Marx’tan farklı olarak tarihsel ve dönemsel değişimlerin yarattığı niteliksel farkların, ezilenler ve egemen sınıf arasındaki mücadeleye etkilerini göz önünde bulundurmaz. Yine Marx’tan farklı olarak Benjamin, arkasında Mesih fikrinin yer aldığı telos düşüncesine sahiptir. Marx’ta gördüğümüz yadsınmanın yadsınması ve tarihsel birikim düşüncesi yerine Benjamin, tarihteki  kopma ve kırılma anlarını işaret etmiştir. Bu sonuçlardan hareketle yazarlar Benjamin ve Marx arasında keskin bir karşıtlık ilişkisi kurmadıkları gibi, birbirlerini tamamlayan bir çizgide de onları buluşturmamışlardır, hatta birçok noktada Benjamin’in Marx’tan uzaklaşarak bir tarih felsefesi oluşturduğunu belirtmişlerdir; ancak yine de bu durum onlar için Benjamin’in Marksist düşünce geleneği içerisindeki önemini göz ardı etmemizi gerektirmez. Kendilerinin de belirttiği gibi Benjamin’in felsefesi, devrimci öznellik bağlamında Marksizme ciddi katkılar sunabilir niteliktedir.[27]

Geçmişten günümüze farklı hallere bürünerek süregelen tarihsel, siyasal ve felsefi problemleri, birbirleriyle kesiştirerek çok iyi bir şekilde serimleyen bu kitap, Marksist teorideki eleştiri vurgusunu temele alıp, Marksizm’in felsefi ve siyasal düzlemleri arasındaki eklemlenmeyi tartışmaya açmaktadırlar. Bu eklemlenmeler tarihsel süreç içerisindeki “iz”lerin de bir takibi niteliğindedir. Örneğin, Adorno’ya dair belirlenimler yaparken uğranılan isim Heidegger, Frankfurt Okulu’nda ise Hegel olarak karşımıza çıkabilmektedir. Dolayısıyla problemlerin serimlenmesi aslında bir kavga alanının betimlenmesi ve çözümlenmesi şeklindedir. Son olarak özellikle felsefe tarihi ve Marksist düşünce geleneği arasında kurmuş olduğu bağlantılarla daha da özgün bir hale bürünen bu çalışmanın,  Türkiye’deki Marksist düşünce geleneğinin gelişimi için,  önemli bir dayanak noktası oluşturabileceğini söyleyebiliriz. Elbette yazarların da belirttiği gibi, bu dayanak noktasını oluşturan düşüncelere dair  “eleştirinin kendisine de dokunduğunun farkındalığıyla…”[28]

*Bu yazı daha önce FelsefeYazın dergisinin 20. sayısında yayınlanmıştır.

KAYNAKÇA

Bertell Ollman, Diyalektiğin Dansı Marx’ın Yönteminde Adımlar (çev. Cenk Saraçoğlu), Yordam Kitap, İstanbul, 2006.

Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler (Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu içinde) (çev. Sevim Belli),  Sol Yayınları, Ankara:1992.

Kurtul Gülenç, Önder Kulak, Marx’ın Halleri Marksist Düşüncede Diyalektik Bir Yolculuk, Kalkedon Yayınları, İstanbul: 2012.

 

 

[1] Kurtul Gülenç, Önder Kulak, Marx’ın HalleriMarksist Düşüncede Diyalektik Bir Yolculuk, Kalkedon Yayınları, İstanbul: 2012, s.17.

[2]A.g.e., s.11.

[3]"Filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar; oysa sorun onu değiştirmektir." Karl Marx, Feuerbach Üzerine Tezler (Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu içinde) (çev. Sevim Belli),  Sol Yayınları, Ankara:1992, s.64.

[4]Kurtul Gülenç, Önder Kulak, Marx’ın Halleri Marksist Düşüncede Diyalektik Bir Yolculuk, Kalkedon Yayınları, İstanbul: 2012, s.28.

[5]A.g.e.,s.25.

[6]A.g.e., s. 40-52.

[7]A.g.e., s.53.

[8]A.g.e., s.53.

[9]A.g.e., s.55.

[10]A.g.e., s.150.

[11]A.g.e., s.153.

[12]A.g.e., s.156.

[13]A.g.e., s.157.

[14]A.g.e., s.183.

[15]A.g.e., s.166.

[16]A.g.e, s.166-7.

[17] Bertell Ollman, Diyalektiğin Dansı Marx’ın Yönteminde Adımlar (çev. Cenk Saraçoğlu), Yordam Kitap, İstanbul, 2006, s.22.

[18]Kurtul Gülenç, Önder Kulak, Marx’ın Halleri Marksist Düşüncede Diyalektik Bir Yolculuk, Kalkedon Yayınları, İstanbul: 2012, s.171.

[19]A.g.e., s.185.

[20]A.g.e., s. 184-5.

[21]A.g.e., s. 231.

[22]A.g.e., s.237.

[23]A.g.e., s. 256.

[24]A.g.e., s.262.

[25]A.g.e., s. 265.

[26]A.g.e., s.266-7.

[27]A.g.e., s. 285-6

[28] A.g.e., s.19.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top