İstisna Hali Kavramına Bir Giriş

19.01.2015  /  Önder Kulak  /  Etiketler: felsefe, politika

20. yüzyılın ortalarından günümüze, hukuk, şiddet ve siyaset arasındaki ilişkiler daima önemli bir tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmalar sırasında istisna hali kavramının -ya da eşdeyişle olağanüstü hal kavramının- diğer kavramlara nazaran daha fazla öne çıktığı söylenebilir. Özellikle son dönem toplum, hukuk ve siyaset felsefesi çalışmalarında istisna hali kavramına önemli bir yer ayrılmıştır. Hatta 20. yüzyılın liberal, muhafazakar ve eleştirel birçok düşünürü, bu kavramı hukuk, şiddet ve siyaset arasındaki ilişkileri anlamada merkezi bir konuma taşımıştır. Bunların başında ise Carl Schmitt ve Walter Benjamin gelir. İstisna hali bu farklı bakış açılarına bağlı olarak, birbirinden farklı felsefi öncüllerle ele alınır. Bu farklılıklara değinmeden önce bir tanım yapmak ve kavramın sınırlarını belirlemek yararlı olacaktır.

Hukuk, Şiddet ve Siyaset İlişkisi

Bir toplumdaki hukukun, dolayısıyla yasaların, iktidar lehine geçici, kalıcı ya da bazı tikel koşullara bağlı olarak askıya alınması istisna hali kavramıyla karşılanır. Bu durum, siyasetin, çoğunlukla iktidarın, yargıyı yadsıdığı, kendi görece özerk alanını ortadan kaldırdığı ve kimilerine göre bir yasasızlık hali kimilerine göre de bir serbest yasalılık hali kurarak yasaların uygulanmasını da kendi eline aldığı, geçici veya kalıcı dönemlere ya da tikel uygulamalara işaret eder. Peki istisna halinin koşulu ve gerekçesi nedir?

Bugün yasaların belirli genellemeler içerdikleri, özel ve beklenmedik koşullarda yetersiz, etkisiz ya da işlevsiz kaldıkları, hemen herkes tarafından kabul edilmektedir. Yasalara dair bu durum istisna haline açık kapı bırakır ve onun koşulunu yaratır. Buna bağlı olarak, örneğin istisna halinin koşulları çoğu toplumda yasalarca belirlenmiştir. Bunun anlamı istisna halinin iktidara, hukuk alanından bir hak olarak tanınmasıdır. Buradaki gerekçe çoğunlukla mevcut ilişkilerin ve dolayısıyla hakların korunması olarak gösterilmektedir. Böylece iktidar yasaları geçici olarak askıya alır ve görece olağan ortam tekrar kurulana kadar askıya alma edimini sürdürür; ve sonunda bu edimi sonlandırır. Ne var ki istisna hali her toplumda geçici bir durum olarak kabul edilmez. Kimi toplumlarda istisna hali kalıcıdır. Bunun anlamı iktidarın, toplumda işlemediğini gördüğü ve bu duruma hukukun müdahale edemediğine karar verdiği her koşulda istisna halini uygulamasıdır. Buradaki en önemli şey iktidarın, eşdeyişle egemenin verdiği kararlardır. Bu noktada egemen çoğunlukla ya özneler-üstü olarak kabul edilir ya da topluluk için karar verebilecek yegane kimse veya kimseler olarak görülür. Bu kişi veya kişiler yasaları askıya alır, istisna halini uygular ve bunun sonucunda mevcut düzeni korumak üzere yasaları tekrar yapılandırırlar. Bu ve diğer geçici istisna hali örneklerinin dışında, belirli koşullara bağlı ara durumlar da söz konusu edilebilir. Bunlar sadece kısıtlı koşullar altında geçerli olup, bütün bir hukukun askıya alınmasına karşılık gelmezler. Bir yandan geçicidirler, çünkü yasaların çizdiği belirli bir çerçevede, ancak uygulama alanında, belirli koşullar uyarınca ortaya çıkarlar ve daha sonra yine yasalara bağlı olarak sonlanırlar. Diğer yandan, yasalarca belirlenen koşulların sürekli olması bu tikel uygulamaları da kalıcı hale getirebilir.

İstisna hali kavramı liberal ve muhafazakar düşünürler tarafından çoğunlukla mevcut düzenin korunması bakımından konu edilir. Oysa kavramın karşılık geldiği toplumsal gerçeklik, aynı zamanda bir toplumsal değişime de olanak verebilir. Dolayısıyla koruyucu olmaktan çok kurucu bir içeriğe de sahip olabilir. Şöyle ki, bir yasasızlık veya bir serbest yasalılık halinde, güç dengeleri her zaman ilişkileri koruyan tarafın lehine olmaz. Bu noktada kurucu bir güç etkili olabilir ve yeni bir düzen oluşturabilir. Böylesi bir toplumsal çatışma ortamında çoğunlukla tarafların sahip oldukları güç, şiddet formunda kendini gösterir. Burada koruyucu ve kurucu şeklinde yapılacak ayrımlar, hukuk ve siyaset arasındaki ilişkide şiddetin işlevine de gönderme yapar. Buna ek olarak, koruyucu ve kurucu nitelemelerinin hukuk ve siyaset ilişkisinde ne anlama geldiklerini görmek, istisna hali ve şiddet ilişkisini kavramak için de önemli bir fırsat sunar.

Farklı biçimler altında değişkenlik gösterse de, hukuk hakların ve dolayısıyla kurulu toplumsal ilişkilerin koruyucusudur. Öyleyse hukuk, daha baştan, kurulmuş bir ilişkiler ağını mevcut bulur ya da bu kurulum içerisinde şekillenir. Ayrıca yargı kurumları meşruiyetlerini daima mevcut/kurulu düzenden, dolayısıyla da bu ilişkilerin kurulmasındaki etkin öğe olan siyasetten alırlar. Bu noktadan da bir toplumdaki kurucu öznelere ulaşılabilir. Bu kurucu özneler her kimse, bireysel ve toplumsal anlamda hakları, kendi yorumlarına dayanarak, yasalarla belirlerler. Bu oluşturulan yasaların değişimi veya kaldırılması, yeni yasaların eklenmesi ancak ya kurucuların ve bu kurulanı sürdüren/koruyan kimselerin rızasıyla ya da toplumsal çatışmayla mümkün olur. Kuruculara bütün bu olanakları veren şey nedir? Bu olanağı veren başlıca öğenin şiddet olduğu söylenebilir. Yargının bu “kendini koruma içgüdüsü” gerek kurulu ilişkilerin kökten değişimine karşı, gerekse yasama, yürütme ve yargının kendi mevcudiyetlerini korumaları bakımından bir mekanizmaya bağlıdır. Bu mekanizmanın bir ayağı yasaların yapılması, diğer ayağı uygulanmalarıysa, üçüncü ayağı da şiddettir.

İşte tam da burada istisna hali, hukuk tarafından belirli bir denetim altında tutulan şiddet kullanma olanağının, mevcut düzenin korunması uğruna serbest bırakılması gibi bir fırsat verir. Böylece bu şiddeti kullanacak erkler her kimse, kendi olağan durumlarında kullanamadıkları şiddeti, bu istisnai koşullar için kullanabilme olanağına sahip olurlar. Öyle ki, istisna hali bir toplumsal değişim olanağına karşı ilan edildiyse, bu çatışmanın sonucunda, ya muzaffer yeni bir kurucu erk ortaya çıkar, ya da muzaffer olan koruyucu erkin kendisi olur ve mevcut düzen korunur.

Carl Schmitt ve İstisna Hali Kavramı

Schmitt 20. yüzyılın bu önemli tartışmasına bir kriz belirlemesinde bulunarak girer. Schmitt bu krizi açıklarken devletin yıkımından bahseder. Bu krizin başlıca sorumlusu liberal düşüncedir. Schmitt liberal düşüncenin devletin yapılanması noktasında etkili olmasını bu krizin başlıca nedenlerinden biri olarak görür. Devlet bu yapılanmaya bağlı olarak “tarafsız” bir öğe haline getirilmiştir. Böylece “devletin herkese eşit mesafede olduğu” düşüncesine bağlı olarak, bireylerin ya da grupların durmadan birbirleriyle çatıştıkları ve neticede “halk”ın ve devletin iradesini yitirdiği bir tablo ortaya çıkar. Oysa devlet bir totalite olarak “doğası gereği” farklılığa değil de özdeşliğe dayanır. Bu koşullarda devlet herkesi ilgilendiren büyük kararlar veremez ve halkın iyiliğini düşünemez. Dahası bir bütün olarak halkın varoluşu tehdit altındadır. Ancak modern “siyaset felsefesi” devletin, aklın koyduğu normlara ve insanlık ideallerine dayanması gerektiğinde ısrar eder. Tıpkı Tanrı yerine insanlık ve tarih ilkeleri getirdiği gibi, “dünyanın dışında duran bir Tanrı” tasarımına koşut şekilde, “devletin dışında duran yasa koyucu” fikrini hakim kılmak ister. Buna çoğunlukla insanın “iyi” bir varlık olduğu ve “iyi yöneticilerle iyi bir toplum” oluşturabileceği düşüncesi eşlik eder. Schmitt bu gibi insan tasarımlarına karşı çıkar ve insanın “kötü” olduğunu, “ne zaman ne yapacağı kestirilemez bu varlığın” “dizginlenmesi” gerektiğini düşünür. Bunun için de “teolojiye geri dönmek ister” ve kendi önerdiği görüşleri siyasal teoloji kategorisi altına alır.

Schmitt düşüncelerini hukuk, şiddet, siyaset ve egemen kavramları etrafında örer. Bu noktada “egemen istisna haline karar verendir” (Schmitt, 1996: 14) argümanını öne çıkarır. Schmitt egemenin hukuk bakımından tanımının daima istisnayla birlikte düşünülmesi gerektiğini söyler, çünkü istisna anına karar vermek, ancak egemenin bulunduğu noktadan mümkün olabilir. İnsan etkinliklerinin önceden kestirilemez olmasından dolayı istisna, hiçbir zaman önceden bütünüyle hesaplanamaz. Bu yüzden yasalar, istisnalar bakımından işlevsizdirler. Bunlar belirli genellemelere dayanırlar ve genelin dışına çıkan her tikel durumda etkisiz kalırlar. Öyleyse istisna halinde anayasa ve yasalara değil bizzat egemenin kendisine bel bağlanması gerekir. Bu noktada egemen, bu belirsizlik ya da kriz durumunu yöneten ve istisna haline karar vererek “ne yapılması gerekiyorsa onu yapan” figür olarak görülür. Diğer yandan yasaları da belirli “hakikatler” değil teolojide Tanrı kavramına karşılık gelen bu figür, yani otorite yapar. Otorite ya da egemen, tıpkı istisna halinde verdiği kararlarda olduğu gibi bunu “hiçlik”e dayanarak yapar.

Bu durumda egemen, hem yasaların yapılması hem de istisna hali bakımından dayanılacak tek mercidir. Schmitt bu düşüncesine bağlı olarak, devletin yıkımıyla neticelenen krizin ancak diktatörlükle aşılabileceğini düşünür. Ne var ki bu komiseryal bir diktatörlük, yani varolan yasaları askıya alarak mevcut hukuku korumak üzere gerçekleştirilen geçici bir diktatörlük olmamalıdır. Schmitt egemen diktatörlüğü önerir. Bu diktatörlük biçiminde istisna hali, diğerinden farklı olarak, geçici değil kalıcı bir niteliğe sahiptir. Bunun anlamı egemenin, toplumda “bir şeylerin işlemediğine” kanaat getirdiği yerde, müdahalede bulunabilme olanağına sahip olması, eşdeyişle istisna haline karar verebilmesidir. Diğer diktatörlük biçiminde istisna hali, yasaların korunması için askıya alınırken, egemenin “uykudaki” bu yasalara bir müdahalesi yoktur. Diğer bir ifadeyle, askıya alma ediminin sona ermesiyle beraber, önceki ilişkiler kaldıkları yerden devam ederler. Bu diktatörlük biçimindeyse, istisna hali düzenin tekrar egemen tarafından yapılandırılmasına imkân verir. Bunun anlamı, egemenin işlemediğine karar verdiği her noktaya müdahale ederek, mevcut ilişkileri yeniden kurabilmesidir. Schmitt bunun, mevcut düzenin ve dolayısıyla hukukun korunması bakımından olmazsa olmaz bir onarma edimi olduğunu düşünür. Bu noktada egemen meşruiyetini ve gücünü doğrudan halktan alır. Burada egemen “bir şeylerin işlemediğini” düşündüğü yerde onları koruması için halktan itaat bekler. Schmitt egemeni, halkın onun bedeninde cisimleştiği kişi veya kişiler olarak belirler. Bu kişi veya kişiler krizi tespit eder, dost-düşman ayrımını yapar ve bizi belirler. Bundan sonra, Schmitt’in bu noktada her şeyden arınmış olarak çıplak diye nitelediği insan, hayatını ve bulunduğu toprağı korumak üzere ya bizin bir parçası olur, ya da bizin karşısındaki düşman olarak konumlanır. Bu noktada savaş ne olumlu ne de olumsuzdur, siyasetin koşulu olarak savaş, sürekli bir çatışma alanı olan siyaset içinde başat bir yer kaplar. Bütün bu istisna hali mevcut düzenin egemen tarafından tekrar yapılandırılmasına imkân verir. Bu noktada istisna hali bir dönem veya tikel bir duruma işaret etmemektedir. Aksine Schmitt istisna halini hukukun korunması bakımından kalıcı bir onarma edimi olarak görür.

Walter Benjamin ve İstisna Hali Kavramı

Georgio Agamben istisna hali kavramının 20. yüzyıl siyaset felsefesindeki köklerini Schmitt’te değil Benjamin’de bulur. Hatta Agamben’e bakılırsa, Benjamin’in Schmitt’ten etkilendiğinden çok daha fazla Schmitt Benjamin’den etkilenmiştir. Agamben ikili arasında bir tartışma olduğunu düşünür. Bu tartışma Benjamin’in Siyasal Teoloji’yi okuyarak, Alman Trajik Dramasının Kökeni’nde Schmitt’ten alıntılar yapmasıyla başlamıştır. Agamben sonrasında, Schmitt’in Siyasal Teoloji ve Diktatorya çalışmalarının Benjamin’e yanıt, ya da en azından onu doğrudan karşısına aldığı metinler olarak okunması gerektiğini düşünür (2010: 172). Bu noktada Benjamin için temel metin kuşkusuz Şiddetin Eleştirisi’dir.

Benjamin bir şiddet eleştirisi söz konusu olduğunda ahlakın, hukukun ve bu ikincisine bağlı olarak siyasetin konu edilebileceğini düşünür. Bu noktada doğal hukuk ve pozitif hukukun şiddeti bir şekilde mevcut ilişkileri sürdürmek üzere kabul edilebilir bir görünüme soktuklarına dikkatleri çeker. Bunu da, araç-amaç ilişkisine dayanarak yaparlar. Benjamin şiddetin ve dolayısıyla şiddetin hukuk ve siyasetle olan ilişkisinin, tarihsel-felsefi bir noktadan eleştirilmesi gerektiğini düşünür. Bu eleştiri Benjamin’e bakılırsa, kurulu düzenin korunmasını ya da yeni bir egemenlik biçiminin kurulmasını değil, egemen olmanın kendisini ve böylece şiddetin bir araç olarak ortadan kaldırılmasını ister.

Benjamin şiddeti, yasa koyucu şiddet ve yasa koruyucu şiddet olarak ikiye ayırır. Bunlardan ilki toplumsal ilişkileri kurma noktasında şiddeti kullanır, siyaset alanında kendini erk olarak belirler ve yasaları yapar. Diğeri ise kurulu bir ilişkiler ağını korumak üzere şiddeti kullanır. Bu noktada kolluk güçleri, koruyucu şiddet bünyesinde, görece bir kurucu nitelik kazanabilir ve düzeni korumak bakımından, özellikle tikel uygulamalarda istisna halini kullanabilirler. Hukuk ve siyaset bu gibi durumlarda karşı karşıya kalır, ne var ki düzenin korunması için siyaset, kolluk güçleri formunda hukukun önüne geçer. Benjamin yasa koyucu şiddet biçimini neticede mitsel şiddet kategorisi altına alır. Bu tıpkı mitolojide olduğu gibi kurucu bir içeriğe sahiptir. Ne var ki dün kurucu şiddeti deneyimleyen bugün koruyucu şiddeti deneyimler ve bu kısır bir döngü oluşturur. Adım adım felakete giden insanlık ise bu döngüyle yıkıma biraz daha yaklaşmış olur.

Benjamin mitsel şiddete karşı ilahi şiddeti, yasa yıkıcı şiddeti önerir. Bu şiddet kendinde bir amaç olup, her türlü egemenlik biçimini ortadan kaldırmak üzere kullanılır. Benjamin şiddet sözcüğünün Almanca’daki karşılığı, Gewalt’ın çoklu anlamına uygun şekilde, biri alışıldık anlamda olmak üzere, iki farklı şiddet biçimi belirler. Bunlardan biri şiddet olmayan, ama yaptırım ve bir tür zor içerdiğinden dolayı bu kategoriye dahil edilebilecek, genel grev olarak belirlenir. Benjamin genel grevin hukuk ve siyaset arasında bir boşluk, bir işlevsizlik anı doğurabileceğini, böylece bu yasasızlık anından dolayı bu kısır döngünün parçalanarak tarihte bir kırılmaya olanak verebileceğini düşünür. Bu “hakiki” istisna hali (1969: 257) yeni egemenlik biçimleri yerine mesihe bir kefareti yerine getirerek eskisinden ayrı, yeni bir toplum kurabilme imkânı tanır.

Değerlendirme

Schmitt ve Benjamin arasında önemli bir zıtlık olduğu hemen farkedilebilir. Benjamin şiddetin, bir toplumsal düzenin -dolayısıyla yasaların da- kurulması ve korunması bakımından, olmazsa olmaz bir yeri olduğunu düşünür. Buna göre şiddet, yasaların önünde durmaktadır, ama hukuk da, toplumsal bir düzenin kurulmasıyla beraber, şiddet üzerinde belirli bir “söz hakkı” kazanır. Hukuk, siyaset alanındaki şiddeti denetim altına alır ve “nerede, nasıl ve kime karşı” kullanılacağını yasalarla belirler. Benjamin hukuk ve siyaset arasındaki bu ilişkinin kimi durumlarda koptuğu ve “bir boşluk anı” doğurduğunu belirtir. Bunun anlamı, artık hukukun denetiminden ve belirleniminden yoksun bir şiddet alanının ortaya çıktığıdır. Öyleyse normların etkisiz olduğu ve dolayısıyla eylemlerin yasalar tarafından yargılanmasının olanaksız olduğu bu alan, şiddet formunda kendini gösteren bir güçler savaşıdır. Bu durum mevcut ilişkileri koruyanlar ve yeni bir düzen kurmak isteyenler arasında cereyan edebilir. Benjamin bunun sonucunun, ya düzenin korunması ya da yeni bir düzenin kurulması şeklinde olacağını belirtir. Bu yüzden bu bir kısır döngüdür ve bir egemenlik biçimini bir diğeri takip eder. Oysa Benjamin bu kısır döngüyü, dolayısıyla her türlü egemenlik biçimini ortadan kaldıracak bir başka şiddet biçimi olduğunu düşünür. Bu hukuk ve siyaset arasındaki ilişkide bir “kısa devre” oluşmasına neden olur ve ortaya çıkan şiddet alanında -örneğin genel grev gibi- “saf”, yasa yıkıcı bir şiddet kullanarak, toplumsal ilişkileri kökten değiştirebilme olanağını elde eder.

Schmitt fikirleriyle Benjamin’i karşısına alır. Her şeyden önce, normların dışında “saf” bir şiddet olanaklı değildir. Öyle ki, hukuk ve siyaset arasındaki ilişki, Benjamin’in belirttiği bir koşulda da korunur. Schmitt bu noktada istisna haline bağlı olarak bir “olağanüstü hal” fikri geliştirir ve böylece egemenin kendisini hukukun koruyucusu, hukuk ve siyaset arasında doğabilecek olası “bir boşluk anı”na karşı hukuku yeniden yapılandıran bir merci olarak belirler. Schmitt, mevcut düzenin ve dolayısıyla hukukun korunması bakımından, hukukun istisna halinde, iktidarın, eşdeyişle egemenin yasaları askıya almasını bir hak olarak tanıdığını belirtir. Bu da normlarla olan ilişkinin korunması anlamına gelir. Schmitt -en azından egemen diktatörlükte- “bir boşluk anı”nın ortaya çıkamayacağını, çünkü egemenin kendisine bir hak olarak tanınan askıya alma ediminin, ilişkideki bir süreklilik dahilinde devreye girdiğini belirtir.

Agamben bu tartışma için önemli olan bir noktaya dikkat çeker. Benjamin Tarih Üzerine Tezler’de “istisna”nın artık bir “kural” haline geldiğini belirtir (1969: 257). Agamben bunu Benjamin’in Schmitt’e son yanıtı olarak okur. Schmitt istisnai -ya da olağanüstü- durumlarda, egemenin “normalara bağlı kalmayı sürdürerek”, yasaları askıya aldığını ve ilişkileri bir yeniden yapılandırma sürecine sokarak onardığını söylemişti. Ne var ki istisna hali, istisnai olmaktan çıkar ve zaman içerisinde bir kurala dönüşür. Böylece sürekli başvurulan bir araç haline gelir. İstisna halinin kural olması durumu, egemenin neticede, “hukukun koruyucusu” olmaktan çok, “hukukun yerine geçtiğini” düşündürür. Toplumsal ilişkiler ve dolayısıyla yasalar, istisnai olarak değil sürekli, “gereksinim oldukça” müdahaleye uğrarlar. Bu da her şeyden önce, yasaları yapan erk veya erklerin bu yasaların dışında kalmaları ya da kendilerine belirli muafiyetler oluşturmaları anlamına gelir. Bu durum da normların olmadığı ya da geçersiz kılındığı ve bir anlamda iktidarın söyleminin yasaların yerine geçtiği bir alan oluşturur. Agamben bunları, Schmitt’in fikirlerinin kendi içinden doğan eleştiri noktaları olarak düşünür. Schmitt’in istisnai olarak ortaya koyduğu şey, bir kural olarak yerleşir ve tam da Benjamin’in söylediği gibi bir “boşluk anı”, eşdeyişle bir “işlevsizlik anı” doğurur.

Bu “işlevsizlik anı”, Avrupa’daki son dönem liberal, muhafazakar ve eleştirel düşünürler arasındaki sert tartışmaların başlıca konularından birisini oluşturur. Öyle ki geçmişte “demokrasi”nin tanımlanmasında hukuk, şiddet ve siyaset arasındaki ilişkiler, kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü gibi ilkeler üzerinden kurulurken, bugün bu ilkelerin fiili birçok deneyim tarafından aşındırılmış olduğu görülür. Bu olguya ister olumlu, ister olumsuz, ya da eleştirel yaklaşsın, tartışmalara katılan her düşünür açısından istisna hali kavramının son derece önemli bir yeri olduğunu söylemek mümkündür.

 

Kaynakça

AGAMBEN, G. (2005). Olağanüstü Hal (çev. Kemal Atakay). İstanbul: Varlık Yayınları.

AGAMBEN, G. (2010). “Olağanüstü Hal”, Şiddetin Eleştirisi Üzerine içinde (çev. Ferit Burak Aydar). İstanbul: Metis Yayınları, ss. 165-175.

BENJAMIN, W. (1969). Illuminations: Essays and Reflections  (çev. ve Ed. H. Arendt ve H. Zohn). New York: Schocken Books.

BENJAMIN, W. (1994). The Correspondence of Walter Benjamin 1910-1940 (çev. ve Ed. Gershom Scholem ve Theodor Adorno), Chicago: University of Chicago Press.

BENJAMIN, W. (2003). The Origin of German Tragic Drama (çev. John Osborne). London & New York: Verso.

BENJAMIN, W. (2010). “Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Şiddetin Eleştirisi Üzerine içinde (çev. Ece Göztepe). İstanbul: Metis Yayınları, ss. 19-43.

SCHMITT, C. (1995). The Concept of the Political (çev. George Schwab), Chicago & London: The University of Chicago Press.

SCHMITT, C. (1996). Siyasal İlahiyat (çev. Emre Zeybekoğlu). Ankara: Dost Kitabevi.

SCHMITT, C. (2000). The Crisis of Parliamentary Democracy (çev. Ellen Kennedy), Cambridge, Massachusetts & London: The MIT Press.

SCHMITT, C. (2001a). Four Articles 1931-1938 (çev. ve ed. Simona Draghici). Corvellis: Plutarch Press.

SCHMITT, C. (2001b). State, Movement and People (çev. ve Ed. Simona Draghici), Corvellis: Plutarch Press.

 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top