HAREKET

12.11.2013  /  Giorgio Agamben, Çeviri: Serhat Celâl Birdal  /  Etiket: Çeviri

Bugün sizle paylaşmak istediğim düşünceler bir rahatsızlıktan doğdu ve bir süre önce Venedik’te Toni ve Casarini’yle birlikte katıldığımız bir toplantı sırasında kendime sorduğum soruların izini sürdü. Bir sözcük toplantıda kendini sürekli hatırlattı: Hareket.

Kendi geleneğimizde uzun bir tarihe sahip olan sözcüklerden biridir bu ve öyle gözüküyor ki bugün Toni’nin müdahaleleriyle de en fazla geri döneni. Toni’nin kitabında da çokluğun tanımlanmasına girişildiği her yerde bir anda stratejik bir konumda belirebilmektedir hareket sözcüğü; örneğin çokluk kavramının egemenlik ile anarşi arasındaki o yanlış alternatiften ayrıştırılma ihtiyacı hissedildiğinde. Rahatsızlığım ve sorularım sözcüğün, ben de dâhil, onu kullananlar tarafından hiçbir zaman tanımlanmamış olduğunu ilk kez fark ettiğimde ortaya çıktı. Geçmişte, düşünüş pratiğimin örtük bir kuralını işaret eden şu formülü sıkça kullanırdım: ‘Hareket, mevcut ve orada olduğunda, mevcut değilmiş gibidir; mevcut olmadığında ise mevcutmuş/oradaymış gibi.’ Şimdi ise ‘hareket’ sözcüğünün gerçekte tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyor olduğumu fark ediyorum. Herkesin anlıyor göründüğü ama kimsenin tarife yanaşmadığı bir sözcük bu. Öncelikle, örneğin, sözcük nereden geliyor? Belirleyici bir siyasal olay hangi aşamasında ve neden hareket olarak adlandırılıyor? İşte bugün zihnimi meşgul eden düşünceler, bu kavramı tanımlanmamış olarak bırakmanın hiç de makul ve olanaklı olmayacağına dair bir farkındalıktan türedi. Hareket üzerine düşünmek zorundayız çünkü kavram bizim ‘düşünülmemiş’ kalanımızdır ve öyle kaldığı sürece de tercihlerimiz ile stratejilerimizi uzlaştırabilmemizi tehlikeye sokacaktır. Bu, ne terminolojinin, düşüncenin şiirsel ve dolayısıyla üretici uğrağı olduğu gerçeğinden türeyen salt filolojik bir endişedir, ne de ben sırf kavramları tanımlamak ‘işim’ olduğu için bir alışkanlığın sonucu olarak buna girişmek istemekteyim. Kavramların harcıâlem (a-critical) kullanımının birçok yenilgi ve başarısızlığın sorumlusu olabileceğine sahiden inanıyorum. Ve dolayısıyla açık bir şekilde, bu sözcüğü tam olarak tanımlamayı deneyen bir incelemeyi başlatmayı öneriyorum ve burada salt olarak ilk elden, ileriki bir incelemenin ana eksenini belirleyecek bazı temel noktaları ortaya koymak suretiyle bunu yapacağım.

Öncelikle biraz sıradan tarihsel bilgi: Bilimlerde ve felsefede uzun bir tarihe sahip olan hareket kavramı siyasette 19. yüzyılda sadece teknik olarak geçerli bir anlam edinebilmiştir. Kavramın ilk kez görünürlük kazandığı uğraklardan biri 1830 Temmuz Devrimidir; bu dönemde değişim güçleri karşıtlarını “düzen partisi” (parti du l’ordre), kendilerini ise “hareket partisi” (partie du movement) olarak adlandırmayı tercih etmiştir. Kavram, ancak hem Marx hem de Schmitt’i etkileyen bir yazar olan Lorenz von Stein’la birlikte daha belirgin bir çerçeveye oturabilmiş ve stratejik bir uygulama alanına sahip olabilmiştir. Fransa’da Toplumsal Hareketlerin Tarihi (1850) adlı eserinde Von Stein, hareket nosyonunu Devlet [State, stato, Latin dillerinde aynı zamanda ‘durum’ anlamına da gelir. ç.n.] nosyonuyla diyalektik bir karşıtlık içinde kullanmıştır. Devlet durağan ve hukukî öğeyi temsil etmekteyken hareket, toplumun dinamik güçlerinin bir ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyleyse hareket her halükarda toplumsaldır ve devletle hep bir antagonizm içinde bulunur; başka bir deyişle, toplumun, hukuk ve devlet kurumları üzerindeki dinamik üstünlüğünün bir dışavurumudur. Bütün bu ayrıştırma çabalarına rağmen yine de von Stein’ın da hareketi tam olarak tanımlayabildiğini söylemek zordur: Kavrama bir devingenlik ve bir işlev kazandırmış olsa da, o da ne bütünlüklü bir tanım yapabilmiş ne de sözcüğe bir yer (topos) tayin edebilmiştir.

Hareketlerin tarihine ilişkin ilginç bazı tarihsel göstergelere Arendt’in totaliteryanizm üzerine olan kitabında rastlanılabilir. O da hareketi tanımlamamaktadır, fakat bununla beraber Birinci Dünya Savaşı arifesinde ve ertesinde Avrupa’daki hareketlerin, mevcut partilerin kriz dönemine girmesine bağlı olarak bu partilere stratejik bir karşıtlık içinde nasıl istisnaî bir gelişim gösterebildiklerini ortaya koyabilmiştir. Bu dönem boyunca bir olgu ve bir kavram olarak hareket gerçek bir patlama yapmıştır ve terminoloji hem Sağ hem de Sol tarafından önemli oranda benimsenmiştir: Faşizm ve Nazizm her zaman için kendilerini önce hareket sonra parti olarak tanımlamayı tercih etmiştirler.

Terim, siyaset alanının ötesine de taşabilmiştir: Freud, 1914’te kaleme aldığı ve tam olarak neyin üyesi olduğunu açıklamaya çalıştığı bir kitabında, bunu bir okul, disiplin ya da kurum yerine psikanalitik bir hareket olarak adlandırmayı yeğlemiştir. Burada da hâlâ bir tanım mevcut değildir, fakat bazı tarihsel uğraklarda apaçık bir biçimde, belirli kilit sözcükler herhangi bir tanıma ihtiyaç duymadan kendilerini karşı konulmaz bir biçimde dayatabilir ve birbirlerine karşıt konumdakiler tarafından benimsenebilir. İncelememin en şaşırtıcı evresi de herhalde tam da bu noktada, kavrama karşı açık bir körlüğün hüküm sürdüğü bir zamanda onu tanımlamayı deneyen tek kişinin bir Nazi hukukçusu, Carl Schmitt, olduğunu fark etmemle başladı.

1933 tarihli Devlet, Hareket, Halk: Siyasal Birliğin Üçlü Yapısı (Staat, Bewegung, Volk: Die Dreigliederung der Politischen Einheit) adlı bir metinde Schmitt hareket nosyonunun siyasal kurucu işlevini tanımlamaya çalışmıştır. Bu oldukça şaşırtıcı bir girişimdir; Schmitt bu metninde Nazi Reich’ının anayasal yapısını tarif etmeyi denemektedir. Tezlerini kısaca özetlemeye çalışacağım, zira bir Nazizm düşünürü söz konusu olduğunda olası bir terminolojik gelişigüzelliğin daha baştan önü alınmalıdır. Schmitt’e göre Nazi Reich’ının siyasal birliği üç öğe üzerine inşa olmaktadır (edilmektedir): devlet, hareket, halk. Reich’ın anayasal bileşimi bu üç öğenin ayrıştırılması ve eklemlenmesine dayalıdır. İlk öğe durağan siyasal yanı temsil eden devlettir: resmî kurumların oluşturduğu aygıtlar bütünlüğü. Halk ise, buna mukabil, hareketin gölgesinde ve koruması altında büyüyüp gelişen siyasal-olmayan (unpolitical) yanı temsil etmektedir. Ve nihayet hareket hakiki ve dinamik siyasal öğedir ve özgül biçimini ve yönünü Nasyonal Sosyalist Parti’yle ilişkisinde bulmaktadır; Führer ise, Schmitt’e göre, hareketin sadece kişileşmiş halidir. Schmitt bu üçlü yapının Sovyet devletinin anayasal aygıtlarında da mevcut olduğunu ileri sürmektedir.

Devlet, hareket ve halktan müteşekkil bu üçlü yapıya biraz daha yakından bakmaya çalışalım. Dikkat çekmek istediğim ilk nokta, hareket nosyonunun önceliğinin-birincilliğinin halkın siyasal-olmayan olarak konumlandırılmasında ve işlev görmesinde yatmakta olduğudur (halkın hareketin gölgesi ve koruması altında büyüyüp gelişen siyasal-olmayan öğe olduğunu hatırlayalım). Bu noktadan çıkan önemli ilk sonuç şudur: Hareket, belirleyici siyasal kavram olmaya, demokratik ‘halk’ kavramının bir siyasal beden olarak düşüşe geçmesiyle dönüşebilmektedir. Hareketler oluşmaya başladığında demokrasi sona erer. Özü itibariyle demokratik hareketler diye bir şey yoktur (eğer demokrasiyle, geleneksel anlamda demokrasiyi, kurucu siyasal bir beden olarak halkla ilgili bir şeyleri kastediyorsak tabiî). Soldaki devrimci geleneklerle Nazizm ve Faşizm bu öncül üzerinde uzlaşabilmektedir. Yeni bir siyasal bedenin imkânı üzerine düşünmeyi deneyen Toni gibi modern düşünürlerin, halk kavramından uzaklaşıp tercihlerini Hobbes’un halka karşıt olarak konumlandırdığı çokluktan yana kullanmaları tam da bu yüzden hiç de tesadüf olmamıştır. Ben ve benim gibi leksiyografik (sözlük anlamlarıyla ilgili) hassasiyete sahip olanlar için, İsa’nın çevresinde hiçbir zaman bir laos ya da demos (eski Yunancada ‘halk’ için kullanılan teknik terimler) olmadığını, ama sadece bir okhlos’un (kitle, çokluk, turba) toplandığını bilmek önemlidir. Hareket kavramı, kurucu siyasal beden olarak halk nosyonunun gölgede kalmasını gerektirmektedir. Hareket kavramını kullanırken farkında olmamız gereken ilk nokta budur.

Schmittyen hareket kavramıyla ilgili dikkat çekilmesi gereken ikinci önemli nokta, halkın sadece siyasal-olmayan bir öğe olarak değil, ama gelişimi hareket tarafından korunması ve sürdürülmesi gereken siyasal-olmayan bir öğe olarak düşünülmüş olmasıdır (Schmitt burada biyolojik gelişim anlamına gelen wachsen sözcüğünü kullanır). Siyasal-olmayan bu halka idarenin siyasal-olmayan alanı karşılık gelir; Schmitt bu noktada Faşizmin korporatist devletine de göndermede bulunmaktadır. Halkın bu siyasal-olmayan belirleniminde, bugünden bakıldığında, Schmitt’in hiçbir zaman ilintilendirmeye yanaşmayacağı bir biyopolitik karaktere dair örtük bir onaylamayı ayırt edememek olası değildir. Halk, kurucu siyasal bir bedenden bir nüfusa dönüştürülmüştür: korunması ve beslenmesi gereken demografik-biyolojik ve tam da bu yüzden siyasal-olmayan bir varlık. 19. yüzyıl boyunca halk siyasal bir varlık olmaktan çıkıp salt demografik ve biyolojik nüfuslar olmaya doğru evrildiğinde, Schmitt’in kuramından bakıldığında hareket de bir zorunluluğa dönüşmüştür. Bu, halkın nüfusa dönüşümünün tamamlandığı çağımızda ayırdına varmaya çok daha fazla zorunlu olduğumuz bir noktadır; zira Halk bugün artık tam da Foucaultcu anlamda biyopolitik bir varlıktır ve bu da hareket kavramını zorunlu ve vazgeçilmez kılmaktadır. Eğer biyopolitika kavramını, Toni’nin yaptığı gibi (bu noktada farklı bir perspektiften ve belirli bir ihtiyat payını koruyarak da olsa ona yakın olduğumu söylemeliyim) farklı bir biçimde düşünmek istiyorsak ve eğer zaten baştan sona siyasal olan ve dolayısıyla hareket tarafından siyasallaştırılmaya hiç de ihtiyaç duymayan biyopolitik olanın içkin siyasallığı üzerine düşünmeye çabalıyorsak, o halde hareket nosyonunu da yeniden düşünmeye mecburuz demektir. Biyopolitik olanın siyasetini yeniden düşünmeyi arzu ediyorsak bu nosyonu harcıâlem bir şekilde kullanamayacağımız aşikârdır.

Hareket kavramını tanımlayabilmek bizim için elzemdir çünkü Schmitt’i okumayı sürdürdüğümüzde meydan okuyucu açmazlarla (aphoria) karşı karşıya kalırız: Hareket belirleyici ve özerk siyasal öğe ve halk da kendinde siyasal-olmayan öğe olarak tarif edilmiş olmasına rağmen, hareket kendi siyasal varoluşuna ancak ve ancak halkın siyasal-olmayan bedeni içinde kendinin siyasallaşmasını sağlayacak ayrımlar atamak suretiyle sahip olabilir. Schmitt’te bu içsel ayrım onun grupların kimliği ya da ırklar olarak adlandırdığı şeydir. Burada Schmitt ırkçılıkla en üst düzeyde özdeşleştiği ve Nazizmin sorumluluğuna da en fazla ortak olduğu evreye ulaşmaktadır. Bu yadsınamaz bir olgu olarak ortada durmaktadır, ama yine de bu tercihin, halkın siyasal-olmayan bedeninde içsel ayrımlar tanımlamaya mecbur olmanın, hareket nosyonunun gördüğü işlevin dolaysız bir sonucu olduğunun da ayırdına varabilmeliyiz. Hareket özerk bir varlık olarak siyasal öğeye karşılık geliyorsa, o kendi siyasetini nereden türetebilecektir? Hareketin siyaseti yalnızca, onun halkın içinde bir düşman, ki bu Schmitt örneğinde ırksal olarak dışsal-yabancı bir unsurdur, yaratabilme kapasitesi üzerine inşa edilebilir. Hareketin olduğu her yerde bir düşman tanımlamak suretiyle halkı dikey olarak kesen ve bölen bir ayrım mevcut olacaktır. Bu, hareket nosyonunu halk ve çoklukla ilişkisi içinde neden yeniden düşünmeye zorunlu olduğumuzu da açıklayan noktadır. Schmitt’te hareketten dışlanmış unsurlar, üzerinde karar verilmesi zorunlu şeyler olarak geri döner: Siyasal olan, siyasal-olmayan üzerine karar vermek durumundadır. Hareket tamamıyla siyasal bir biçimde, neyin siyasal olmadığına karar verir. Bu, ırka dair bir karar olabileceği gibi, bugün olduğu gibi hükümetlerin halkların yönetilmeye muhtaç biyolojik bedenlerine, eş deyişle, nüfusa dair idarî kararları olarak da tezahür edebilir.

Şimdi sorularımı sıralayabilirim: Öncelikle, hareket kavramını kullanmayı sürdürmeli miyiz? Kavram siyasal-olmayanın siyasallaşmasının eşiğini imliyorsa iç savaştan başka bir biçime yol veren bir hareketten söz edebilir miyiz? Ya da hareket kavramını ve bu kavramın biyopolitikayla olan ilişkisini hangi doğrultuda yeniden düşünebiliriz?

Yanıtları burada veremeyeceğim, zira bu ancak uzun erimli bir incelemenin sonunda mümkün olabilecektir; ama yine de birkaç noktaya dikkat çekebilirim: Bilindiği gibi Aristoteles’te hareket kavramı, kinesis, potenza (olanak) ile energeia (act, edim) arasındaki ilişki bağlamında merkezî bir öneme sahiptir. Aristoteles, hareketi, eyleme geçişi değil, potenzanın potenza olarak kalma edimini karşılamak için kullanmaktadır. İkinci olarak, o, hareketin, tamamlanmamış (ateles), eksik ve ereksiz bir edim olduğunu varsaymaktadır. Burada Aristoteles’in görüşüne ufak bir ayarlama yapmayı önereceğim; hem böylece Toni de, bir kereliğine de olsa belki de benle aynı fikirde olabilecektir: Hareket potenzanın potenza olarak kuruluşudur. Bu doğruysa, o halde hareketi artık çokluğa ya da halka dışsal ya da onlardan özerk bir şey olarak düşünemeyeceğiz demektir. O artık hiçbir zaman halkın bir kararına, örgütlenmesine ve yönlendirmesine tabi olamayacak ya da çokluğun veya halkın siyasallaşmasının bir unsuru olarak görülemeyecektir.

Aristoteles’teki bir diğer ilginç yön, hareketin tamamlanmamış ve ereksiz bir edim olarak tarif edilmesidir ki bu, hareketin bir ereğin yokluğu ya da genel olarak bir yoksunlukla özsel bir ilişkiyi koruduğunu bize anlatmaktadır. Hareket her zaman için kurucu bir biçimde kendi eksikliğiyle, kendi amacının, ereğinin

(telosunun) ya da ergonunun (iş, işlev, görev) yokluğuyla olan ilişkidir. Toni’yle hiçbir zaman uyuşamadığımız nokta, tam da onun üretkenliğe yaptığı vurgudur. Burada bir iş ya da işlevin yokluğunun hareket için merkezî bir öneme sahip olduğunun altını kalın kalın çizmeliyiz, zira bu siyaset için bir erek ve görev tanımlayabilmenin olanaksızlığını ifade etmektedir. Hareket, her siyasetin belirsizliği, tanımlanamazlığı, eksikliği ve imkânsızlığıdır; her zaman için bir fazla ya da artan bırakacaktır.

Bu bağlamda düşünme pratiğimin örtük bir kuralı olarak yukarıda zikrettiğim mottoyu ontolojik terimlerle yeniden formüle edebilirim: Hareket mevcut ve orada olduğunda yokmuş ya da kendinden mahrummuş gibi olandır; mevcut olmadığındaysa, mevcut ve oradaymış gibi, kendi kendini aşandır. Hareket bir fazlalıkla (excess) bir eksiklik arasındaki, kendi kurucu tamamlanmamışlığı içinde her siyasetin sınırını imleyen belirsizlik eşiğidir.

* 8 Mart 2005 tarihinde makeworlds.org’da yayımlanmıştır: http://www.makeworlds.org/node/160 (son güncelleme tarihi 07.04.2011)

*Bu yazı FelsefeYazın'ın 18. sayısında yayımlanmıştır.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top