FÜHRER HUKUKU KORUR

27.02.2017  /  Carl Schmitt, Çeviri: Toros Güneş Esgün  /  Etiketler: Çeviri, politika, tarih

-Adolf Hitler’in Uzun Bıçaklar Gecesi Hakkındaki 13 Temmuz 1934 tarihli meclis konuşması üzerine-

I. 3 Ekim 1933 tarihli, Leipzig’teki Alman Hukukçular Günü’nde Führer, devlet ve hukuk hakkında konuşmuştu. Törellikten [Sittlichkeit] ve adaletten ayrılamaz olan tözsel bir hukuk ile sahici olmayan bir tarafsızlığın içi boş yasallığı arasındaki karşıtlığa işaret etmiş ve bu tarafsız yasallığın içinde kendini yok eden ve düşmanlarına teslim olan Weimar düzeninin içsel çelişkilerini ortaya koymuştu. Cümlesini şöyle bitirmişti: “Bu bizim için bir uyarı olmalı.”

Führer, tüm Alman halkına hitap ettiği 13 Temmuz 1934’teki meclis konuşmasında ise tarihten gelen bir başka uyarıyı daha hatırlattı. Bismarck tarafından kurulan güçlü Alman Krallığı dünya savaşı sırasında yıkılmıştı, çünkü belirleyici bir anda “kendi savaş kanununun maddelerini kullanma” gücüne sahip değildi. Liberal bir “hukuk devleti” düşüncesiyle felç edilen, politik güdüden yoksun sivil bürokrasi, asilere ve devlet düşmanlarına hak ettikleri cezaya uygun muamele gösterme cesaretini bulmadı. Meclis tutanaklarının 310. cildindeki 9 Ekim 1917 tarihli açık oturumun raporlarını okuyanlar sarsılacak ve Führer’in bu uyarısını anlayacaklardır. Alman Meclisi, dönemin hükümetinin, asi hizbin elebaşlarının Bağımsız Sosyalist Parti vekilleriyle görüşmeler yaptığına ilişkin aktarımı karşısında bir partinin anayasal hakkı olan kitlesel propaganda yapmasının kısıtlanamayacağını ve ihanete dair kesin kanıtların eksik olduğunu söyleyerek yüksek tonda bir öfkeyle yanıt verdi. İşte şimdi, bir sene sonra o kesin kanıtları Bağımsız Sosyalistler yüzümüze fırlattı. Alman halkı, dört sene boyunca, emsalsiz bir cesaret ve dehşet verici bir fedakârlıkla tüm dünyaya karşı koydu. Fakat halkın siyasal liderliği halkın zehirlenmesine[1] ve Alman hukukunun ve onurunun yok oluşuna karşı verilen kavgada hazin bir şekilde başarısız oldu. Bugün hâlâ Dünya Savaşı dönemindeki Alman hükümetinin çekingenliğinin ve bocalamalarının kefaretini ödüyoruz.

Böyle bir çöküşün utancına yönelen tüm törel öfke Adolf Hitler’de toplandı ve onun şahsında politik bir hareketin işleyen kuvvetine dönüştü. Alman talihsizliğinin tarihindeki tüm deneyim ve uyarılar onda yaşam buldu. Çoğu insan böylesi uyarıların sertliğinden korkarak, kaçamak ve dengeleyici bir yüzeyselliğe sığınırken, Führer Alman tarihinden çıkan dersleri ciddiye alır. Bu ona yeni bir devlet ve yeni bir düzen kurmak için gerekli hakkı ve kuvveti verir.

II. Führer, en yüksek yargıç olarak liderliğinin gücüyle tehlike anında doğrudan hukuk yarattığı zaman, hukuku en kötü suistimallerden korur: “Bundan böyle Alman ulusunun kaderinden sorumluyum ve aynı zamanda  Alman halkının en yüksek yargıcıyım.” Gerçek lider daima bir yargıçtır da. Liderlikten yargıçlık doğar. Her kim ki ikisini birbirinden ayırır veya karşı karşıya koyarsa, yargıcı ya bir karşıt lidere ya da karşıt liderin maşasına dönüştürür ve böylelikle devleti yargı yardımıyla oltaya çekmeye çalışır. Bu, sık denenen ve sadece devleti değil, aynı zamanda hukuku da zedeleyen bir yöntemdir. Ceza hukukundan büyük bir özgürlük fermanı, “Suçluların Magna Chartası”[2]nı (Franz von Liszt’inki gibi) çıkarma arayışı, liberal yasa düşüncesinin hukuki körlüğünün ayırt edici özelliğiydi. Bu düşünceye göre, anayasa hukuku da vatan hainlerinin Magna Charta’sı olmak durumundaydı. Hukuk böylece, suça ilişkin öngördüğü ve hesapladığı işleyişler sayesinde suçluya kazanılmış öznel bir hak veren bir hesaplama işlemine dönüşür.  Oysa devlet ve halk boşluksuz bir yasallık içinde tamamen birbirine bağlıdır.Bazı liberal hukuk âlimleri yerine göre acil durumlarda devlete el altından sahte acil çıkışlar için izin verirken, diğer bazıları ise bunu hukuk devleti adına reddeder ve “hukuki” bulmaz. Bu tarz bir hukuk anlayışıyla, liderin “halkın en yüksek yargıcı” olarak eylediğine ilişkin sözü hiçbir şekilde kavranamaz. Böyle bir anlayış, liderin yargıçlık edimini ancak ve sadece sıkıyönetim durumuna ait, sonradan meşrulaştırılan veya cezai muafiyet gerektiren bir tedbir olarak anlamlandırabilir. Mevcut anayasamızın temel bir önermesi olan siyasal liderliğin üstünlüğü ilkesi, böylelikle önemsiz ve boş bir söze, meclisin Alman halkı adına Führer’e gösterdiği minnettarlık ise, bir ceza muafiyetine veya hatta beraat hakkına dönüştürülür.

Gerçekte tek esas yargı ise Führer’in fiiliydi. Führer yargının altında durmaz; aksine kendisi en yüksek yargıdır. Bu yargıçlık, yeni olgulara, boşluksuz yasallığın kurgularına yeniden alan açmak için yasanın göz açıp kapayıncaya kadar emr-i vaki yaptığı hukuksuz bir alandaki cumhuriyetçi bir diktatörün eylemi değildi. Liderin yargıçlığı, her halkın hukukunun kaynağı ile aynı kaynaktan çıkar.  O, en acil durumda en yüksek hukuku korur ve bu hukukun yargısal, intikamcı gerçekleşmesi en yüksek düzeyde ortaya çıkar. Hukukun tümü, halkın yaşama hakkından doğar. Her devlet yasası, her yargıç kararı, bu kaynaktan çıktığı ölçüde hukuk içerir. Geriye kalan hukuk değildir, aksine maharetli bir suçlunun alay edeceği, bir “pozitif zorlayıcı normlar” manzumesidir.

III. Führer kendi yönetimi ve devleti ile Weimar düzeninin devlet ve yönetimi arasındaki farkı keskin bir karşı konumlanışla vurguladı: “Yeni krallığın eskisinin kaderini üstlenmesini istemiyorum.” “30 Ocak 1933’te[3] bilmem kaçıncı kez yeni bir hükümet kurulmadı, aksine yeni bir rejim, eski ve hasta bir dönemi bertaraf etti.” Bu tür sözlerle Führer Alman tarihinin sönük bir döneminin tasfiyesini talep ediyorsa, o halde bu bizim hukuk düşüncemiz, hukuk uygulamamız ve yasa yorumlayışımız bakımından da hukuki bir menzildir. Şimdiye kadarki yöntemlerimizi ve düşünce biçimlerimizi, yüksek mahkemelerin şimdiye kadar hâkim olan öğretilerini ve geçici kararlarını, tüm hukuk alanlarında yeniden kontrol etmek zorundayız. Eski ve hasta bir dönemde ortaya çıkan hukuki kavramlara, argümanlara ve içtihatlara körü körüne tutunamayız. Mahkemelerimizin gerekçeli kararlarının bazı önermelerini elbette eski düzenin yozlaşmışlığına karşı bir başkaldırı olarak anlamalıyız; ancak, bu bilinçsizce sürdürülürse, bugün aksi anlama gelebilir ve yargıyı bugünkü devletin düşmanı haline getirebilir. 1932 yılı Haziranında krallık mahkemesi, liberal-bireyci bir pozisyondan konuşarak, yargıç bağımsızlığını, “yurttaşı baskıcı bir hükümetin olası keyfiyetine karşı hukuksal olarak tanınmış hakları içerisinde korumak”ta görmüştü. “Yargıçlık sadece devletin başına ve hükümete değil aynı zamanda yürütme organlarının kendisine karşı bir cephe alışın içine çekildi.” Bu, o dönem açısından anlaşılırdır. Fakat bugün bizim, tüm kamusal-hukuksal kurumların ve yargının da yeni içeriğini büyük bir kararlılıkla geçerli kılma yükümlülüğümüz vardır.

18. yüzyılın sonunda yaşlı Häberlin[4], devletin kendini koruma hakkı problemini yargı meselelerinin ve yönetim meselelerinin sınırlandırılması problemiyle bağlantılı olarak ortaya koydu ve tehlike durumlarında ya da devletin büyük zarar gördüğü durumlarda hükümetin her yargı meselesini hükümet meselesi üzerinden açıklayabileceğini öğretti. 19. yüzyılda ise Fransız yürütme hukukunun babalarından biri olan Dufort, yargısal onaya sunulan her hükümet ediminin[5] (act de gouvernement) amacını iç ve dış, açık ya da gizli, mevcut ya da gelecekteki düşmanlara karşı toplumun savunulması olarak tanımladı. Bu tür belirlemelerde insanı hep düşündüren de, onların kendilerini her koşulda, liberal hukuk devletlerinde dahi hukuksal tanınmayı temin eden, siyasal “hükümet edimleri”nin hukuksal açıdan kendine özgü olan özel durumuna dayandırmalarıdır. Fakat bir hükümet edimini yasa koyma, hükümet ve yargının liberal bir devlette olduğu gibi birbirini kuşkucu bir şekilde kontrol etmediği bir lider devletinde haklı kılan asıl şey, başka bir edim ile  kıyaslanamayacak yükseklik derecesindeki bir edimi geçerli kılmak zorunda oluşudur. Führer, bu edim sayesinde kendi en yüksek liderliğini ve yargıçlığını muhafaza eder.

Tasarruflarının içeriğini ve kapsamını Führer’in kendisi belirler. Führer konuşmasıyla, 1 Haziran pazar gecesinden itibaren “normal hukuk” durumunun yeniden yürürlüğe girdiğinin güvencesini tekrar verdi. 3 Temmuz 1934 tarihli, devletin kendini koruma tedbirleri hakkındaki yasa[6], hükümet yasası formunda, Führer’in doğrudan fiillerinin zamansal ve içeriksel kapsamını tanımlıyor. Üç günlük zaman diliminin[7] dışında ya da içinde gerçekleştirilen, Führer’in fiili ile hiçbir bağı bulunmayan, Führer tarafından yetkili kılınmamış her özel fiil, Führer’in hukuku ne denli yüksek ve katışıksızsa, o denli korkunç bir haksızlıktır. Prusya başvekili Göring’in 12 Temmuz, adalet bakanı Gürtner’in 20 Temmuz 1934’teki açıklamaları uyarınca, bu tür yasaklanmış özel tasarruflara karşı sert cezalar getirildi. İkircikli durumlarda, yetkili ve yetkisiz eylemlerin sınırlandırılmasının, mahkemelerin meselesi olamayacağı, hükümet edimi ile Führer ediminin özgüllüğü hakkındaki önceki değinilerden kendiliğinden anlaşılabilir.

IV. O üç günün her birinin toplam zaman dilimi içerisinde Führer’in yargısal edimleri ortaya çıktı. Bunlar sayesinde Führer, hareketin lideri olarak, özellikle hareketin en yüksek lideri olarak astlarının ihanetlerinin kefaretini ödetti. Hareketin liderinin lider olmak bakımından bir yargıçlık görevi vardır, ki bu görevden gelen içsel hak bir başkası tarafından kullanılamaz. Führer, devletimizde siyasal iradenin sadece tek bir taşıyıcısı olduğunu, onun da Nasyonal Sosyalist Parti olduğunu, meclis konuşmasında açıkça vurguladı. Fakat devleti taşıyan yaşam ve cemaat düzenlerinin kendi içsel hakkı aynı zamanda, devlet, hareket ve halk biçiminde öğelenmiş ve düzenlenmiş toplumsal bir varlığa aittir.[8] Bu toplumsal varlık özel bir biçimde, Führer’e bağlılık yemini[9] üzerine kurulmuştur. Partinin kendi görevini yerine getirmesi de, en az Alman halkının siyasal birliğinin kaderi kadar buna bağlıdır. “Siyasal olanın içinde biriktiği bu güçlü görevi başka hiçbir konum, yargısal biçimde üretilmiş, partiye ait hiçbir yurttaş mahkemesi ya da SA[10] üstlenemez. Burada o, sadece kendine dayanır.” Böylece siyasal lider suçun özel mahiyetinden dolayı burada yeniden belirli bir biçimde en yüksek yargıç haline gelir.

V. Führer 1918 senesindeki kopuşu[11]hep yeniden hatırlatıyor. Bugünkü durumumuzu o günler belirliyor. 30 Haziran’daki mühim olayları doğru değerlendirmek isteyenler bu olayları ve onların akabindeki günleri siyasal durumumuzun bütünlüklü bağlamından çekip alamazlar ve belli ceza muhakemesi metotlarına göre siyasal tözü unutturana ve geride yalnızca “saf hukuksal cürüm” ya da “suç teşkil etmeyen fiil” kalana kadar yalıtıp, kılıflayamazlar.  Bu tür yöntemlerle hiçbir yüksek siyasal tasarruf yargılanamaz. Fakat bu da son on yıldaki halkın zehirlenmesi sürecine ve söz konusu yalıtma işleminin bir el çabukluğuyla hukuk devletine uygun olduğunu göstermeye dayalı, uzun süredir denenen, Alman düşmanı propagandaya dâhildir. 1917 sonbaharında hukuki düşüncelerinde yanılan tüm Alman parlamenterler ve hatta kapitalistler gibi komünistler de, aşırı dinciler gibi ateistler de, belirgin bir ağız birliği içinde Almanya’nın siyasal kaderinin böyle prosedürel kurgulara ve geriletmelere teslim olmasını istediler. O dönem tinsel anlamda çaresiz kalmış bir bürokrasi, bu tür hukuksal taleplerin siyasal anlamını bir kere olsun sezmedi. Adolf Hitler’in yaptıklarına karşı Almanya’nın bazı düşmanları da benzer taleplerle geleceklerdir. Onlar bugünkü Alman devletinin dost ve düşmanı ayırmakta güç ve irade sahibi oluşunu küstahça bulacaklardır. 1919’daki gibi bir kez daha yenilecek ve siyasal varoluşumuzu liberalizmin tanrılarına kurban edecek olsak, bize bütün dünyanın takdir ve alkışını vaat edecekler. Siyasal durumumuzun bütününün şiddetli arka planını gören herkes, Führer’in ikaz ve uyarılarını anlayacaktır ve içindeyken iyi hukukumuzu korumak zorunda olduğumuz bu büyük tinsel kavgaya kendini hazırlayacaktır.

 

Deutsche Juristen Zeitung, Heft 15, 01.08.1934

 

 

  * Çevirinin son okuması ve Türkçe söyleyişe dair önerileri için Serhat Celâl Birdal ve Sinem Önem Uçkan’a teşekkür ederim.

                                                                               


[1] Almanca Volksvergiftung sözcüğü Alman ırkının ve kanının yabancılarla karışarak zehirlenip bozulduğuna ilişkin Naziler tarafından kullanılan özel bir terimdir. (ç.n.)

[2] Alman ceza hukukçusu Franz von Liszt, suçun ortaya çıktığı toplumsal koşulları ve suça sebep olan toplumsal nedenleri göz önünde bulundurarak suçlunun rehabilite edilip topluma yeniden kazandırılması düşüncesini ortaya koyarak ceza kanununu “Suçluların Magna Charta”sı olarak formüle etmiş ve bu düşünceleriyle Alman muhafazakârlarının tepkisini çekmiştir (ç.n.). 

[3] 30 Ocak 1933, Hitler’in iktidara geliş tarihidir (ç.n.).

[4] Karl Friedrich Häberlin, 1756-1808 yılları arasında yaşamış, Alman devlet hukukçusu. (ç.n.)

[5] Act de gouvernement, Fransız hukukunda siyasal meselelerin yargı tarafından değil, siyasal egemenliğin temsilcisi olan hükümet tarafından karara bağlanabileceğini ifade eden bir terimdir. (ç.n.)

[6] Söz konusu yasa Nasyonalist Sosyalistlerin kendi içlerindeki muhalifleri, SA liderlerini ve başka muhalif muhafazakarları kanlı bir şekilde bastırdığı 30 Haziran 1934’teki Uzun Bıçaklar Gecesi’ni hukuksal bakımdan meşrulaştırmak amacıyla çıkarılmış bir yasadır ve tek bir cümleden oluşmaktadır: “Vatan hainlerinin saldırılarının bastırılması amacıyla 30. Haziran, 1 Temmuz ve 2 Temmuz’da icra edilen önlemler, devletin kendini koruma hakkı uyarınca adildir.” (ç.n.)

[7] Hitler’in doğrudan emriyle Uzun Bıçaklar Gecesi tasfiye ve cinayetlerinin gerçekleştirildiği 30 Haziran ile 2 Temmuz arasındaki üç gün kastediliyor. (ç.n.)

[8] Schmitt’in kurduğu bu ilişkiyi anlamak için onun “Devlet, Hareket, Halk” kitabından çevirdiğimiz bir kesit, “Siyasal Birliğin Üçlü Yapısı” faydalı olacaktır (ç.n.). Bknz: http://viraverita.org/yazilar/siyasal-birligin-uclu-yapisi

[9] Führereid, adıyla bilinen yemin 1934 yılında özellikle askeriye içerisindeki memurların Hitler’e bağlılık yemini etmesini ifade ediyor. Sonraki yıllarda diğer toplumsal kesimler de bağlılık yemini etmeye zorlanmıştır.(ç.n.)

[10] Almanca açılımı Sturmabteilung olan SA, fırtına birliği anlamına gelir. Zamanla ulusal ordu kadar büyük bir güce sahip olan SA’nın kurucusu olan Ernst Röhm, Hitler’in emriyle Uzun Bıçaklar Gecesi’nde öldürülmüştür. (ç.n.)

[11] 9 Kasım 1918’de II. Alman Krallığı yerine Weimar Cumhuriyeti kurulmuş, cumhuriyet 30 Ocak 1933’te Hitler’in 3. Krallığı (3. Reich) ilan etmesine kadar sürmüştür.  (ç.n.)

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top