FELSEFE VE SOSYAL BİLİMLER: AYRILSAK DA BERABERİZ

23.09.2014  /  Toros Güneş Esgün - Gülçin Ayıtgu  /  Etiket: akademi

 

Minerva’nın baykuşunun alacakaranlıkta uçtuğunun ilan edilmesinin 194’üncü, filozofların dünyayı anlamakla yetinmeyip onu değiştirmeye davet edilmesinin 169’uncu yılında, felsefenin bir türlü kurtulamadığı bir ikilem: Felsefe ya bir theoria etkinliğidir ve önce izler, sonra her şey olup bitince konuşmaya başlar, ya da felsefe praksis’tir, “hayatın içinde”dir ve dünyanın tüm sorunlarının kurtuluş anahtarı onda gizlidir. Karşımıza çıkartılan bu ikilem karşısında felsefenin alanı iyice daralır ve onun sosyal bilimler ile belirsiz ilişkisi her zamankinden daha fazla krize girer. Teori ve pratik arasında bir uçurum açıp, bu uçurumun kenarlarında dolaşma girişimi felsefe ve sosyal bilimlerin kendi hapishanelerini oluşturması anlamına gelir. Akademik etkinliklerden, makale ve kitaplara, disiplinlerarasılık iddiasındaki çabalardan, siyasal müdahalelere kadar bugün felsefe ve sosyal bilimlerin karşı karşıya getirildiği her mecrada çözülemeyen bir problemin mevcut olduğunu düşünüyoruz: Felsefenin adı teorinin cephesine yazılırken, sosyal bilimler pratiğin içinden konuşma iddiasında... Bu yüzden felsefe pratikten, sosyal bilimler ise teoriden yoksun olmak eleştirisine maruz kalmakta. Bu eski ikilem hem felsefeye hem sosyal bilimlere zarar vermekten öteye geçmiyor ve bugün göründüğünden daha derin bir şekilde işliyor bize göre. Bu nedenle bu yazıda söz konusu ikilemin yarattığı krize dikkat çekmek ve felsefe ile sosyal bilimler arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğine ilişkin yeni bir tartışma başlatmak istedik.[1]

Felsefeye getirilen eleştirilerin başında gelen, felsefi çalışmanın yaşamdan kopuk olması ve güncel problemler karşısında söz söylememesi yargısı en başta pozitivizmin sosyal bilimler üzerindeki, bugün hala tam olarak aşılamayan etkisinden doğar. Bir “bilim” olarak toplum araştırması, “saha”da olmayı, istatistikleri, ölçme-değerlendirme tekniklerini şart koşarken, bir “bilim” olmayan felsefe ise bu bağlamda “saha”lardan uzakta, tribünde oturarak kavramların sessizliğine gömülmüş gibi görünür. Bu bakış açısı pozitivist mantığın aşıldığına inanılan bir çağda, pozitivizmin hayaletinin tam da “saha”nın orta yerinde karşımıza çıkabildiğini göstermektedir.

Bugün hala geçerli olan pozitivist mantık yüzünden kuramlar olgulara yapıştırılmaya çalışılırken kuramın da olgunun da değerini yitirdiğine tanıklık ediyoruz. Bu tanıklığımızın bir örneği olarak TSBD’nin 13. Ulusal Sosyal Bilimler Kongresi’nde feminist kuram açısından kadınların çalışma pratiklerine dair inceleme yapan bir sosyal bilimcinin çalışmasını gösterebiliriz. Konuşmayı dinlemek üzere salona gittiğimizde araştırmacının seçtiği örneklem grubuyla yapmış olduğu görüşmelerden bir kısmını izledik. Sonuç olarak sunum yapan akademisyen, kadınların büyük bir kısmının zor şartlarda çalıştığını ve ortada çok ciddi bir emek sömürüsü olduğunu bize slaytlarla bir kez daha gösterdi. Konuşma uzadıkça ne zaman feminist kuramla bir ilişki kurulacak diye beklemeye başladık. Sonunda konuşmacı şöyle bir ifade kullandı: “Acaba kadınların çalışırken üşümemek için üstlerine oturdukları süpürgeleri cadı süpürgesine benzetebilir miyiz?”, bu sorunun ardından salondan ufak gülüşmeler geldi ve sonuç olarak bu kötü şartlarda yaşayan kadınlardan, örneğin akademisyen kadınların sahip olduğu kadar feminist bilinç beklenemeyeceği, yine de az da olsa onların da belli farkındalıkları olduğu sonucuna varıldı! Bu konuşmada vaat edildiğinin aksine feminizmin üretim koşullarına ilişkin nasıl bir değerlendirme yaptığını göremediğimiz gibi bir taraftan da işçi kadınlara sadece birer “olgu” muamelesi yapılıp onların yaşamlarındaki gerçeklikleri göremeyip onlara karşı üstten bir tavır sergilenmesi bizi rahatsız etti.  Bu tekil örnek, elbette her sosyal bilimcinin benzer bir yaklaşımda olduğunu göstermiyor, ancak teorinin yaşama bu şekilde yapıştırılması ve örneğin yoksulluğun kongre salonlarında slaytlardan “izlenmesi” bize göre “pratikte olmak” anlamına gelmiyor, sosyal bilimlerin varolan acıları istatistiklere dökmek ya da “vah”lanarak sergilemekten daha öteye gitmesi, olguya hapsolmayıp düşünce ve söz üretmesi bekleniyor.

Sosyal bilimin aksine kavram alanına ait görülen felsefede ise pozitivizmin yarattığı kompleks bazı durumlarda ters yönde iş görebiliyor. Kavram yaratmakla, problemleri görmekle değil, sadece kavramları analiz etmekle uğraşan bir yaklaşım felsefeden pozitivizmin görmeyi istediği pasif/dünyadan kopukluğu gerçekleştiriyor. Bu kopukluğun sonucu olarak örneğin savaşların, adaletsizliğin ve dünyadaki diğer sorunların sebebini insanların “adalet”, “özgürlük” vb. kavramlar üzerine düşünmemelerine bağlayan felsefi yaklaşımlarla da karşılaşmaktayız. Böyle tarihsiz bir kafayla yaşama bakmanın acı sonucu insanın toplumsallığını, onun yaşamı kavrama ve değiştirme mücadelesini görmezden gelmek, felsefenin eleştirelliğini kısırlaştırmak, “olması gereken” e ilişkin akıl yürütmelerini en baştan kabullenilmiş reçetelere uydurmaya çalışarak nefes alınamaz bir theoria alanı yaratmaktır.

Toplumu ve tarihi paranteze alarak theoriaya saplanan yaklaşımdan çok daha vahim olan bir başka yaklaşım ise, ne kavram yaratmakla, ne kavram analiziyle ne de herhangi bir problemle ilgilenen, herhangi bir düşünce ortaya koyma derdi gütmeyen ve ne yazık ki giderek felsefeye dair önyargıları besleyen bir yaklaşım temsil ediyor. Felsefeden ortaya karışık bir sepet yapan bu tarz, “kavram”ı “modern aklın dayatması” olarak görüyor ve hiçbir tutarlılığa, amaca sahip olmayan, aynı paragrafta birbiriyle çelişen, anlamı tamamen yok eden bir "serbest sohbet”  tutturuyor. Bunun örneğine ise geçtiğimiz mayıs ayında Ankara’da gerçekleştirilen Türkiye Felsefe Öğrencileri Birliği Yüksek Lisans Öğrencileri Kongresi’nde rast geldik. Bir konuşmacı, “Felsefede 31. Çekmenin Gerekliliği Üzerine” başlıklı konuşmasında seri katilleri yaşamın absürdlüğü karşısında başkaldırı timsalleri olarak sunarken, sonrasında hem  “modern aklı” eleştirip, hem de aynı anda annesini öldürüp tecavüz eden birini “deha” olarak adlandırabildi! Etik açıdan söylediklerini eleştirenleri, “ahlakçılıkla”, konuşmanın içeriğini “tutarsız ve anlamsız” bulanları ise “kavramlara içerik dayatmakla”, "tutarlılık" takıntısı ile etiketleyen konuşmacının salondan büyük alkış aldığını da burada not düşmek gerekiyor!

Hem felsefecilerin hem de sosyal bilimcilerin içine düştüğü ikilemin ve felsefecilerin kavramlara gömülmeleri, sosyal bilimcilerin olgu peşinde koşmalarıyla açığa çıkan kompleksin altında teoriyi yaşamdan ve praksisten ayrı değerlendirme hatası yatmaktadır. Oysaki teori,  yaşamın farklı dinamiklerinden beslenerek ortaya çıkar ve teorik bir çalışma da bu dinamiklerin bir parçasıdır. Felsefe ortaya çıktığı koşullardan bağımsız düşünülemez. Bu durumun farkına varılmış olacak ki son yıllarda bir kısmı “proje” odaklı olmak üzere disiplinlerarası çalışmaların arttığına ve felsefecilerle sosyal bilimcilerin ortaklaşa çalışmalar yaptıklarına tanık olmaktayız.  Bu tanıklık bizi disiplinlerarası çalışmaların nasıl yapıldığına ve felsefenin bu çalışmalar arasındaki konumuna dair düşünmeye sevk ediyor. Zira bizce, bu çabaların büyük bir kısmında teori-pratik ikileminden kurtulamamış bir anlayışın izleri görülmekte.

Aslında yine bizzat pozitivizmin ve kapitalizmin bilgi alanlarını parçalamasının bir ürünü olan “disiplinlerarasılık” kavramı ile genellikle bazı alanların isimlerinin ya da o alanlara ilişkin çalışmaların izole bir şekilde “yan yana” getirilmesi anlaşılmakta. Bu da her bir disiplinden parça katarak adeta bir kolaj oluşturmak anlamına geliyor ve bu “yan yana” olma hali, birbiriyle etkileşime girmemiş, diğer alanların düşünsel mirasından beslenmemiş yapay bir birlikteliğe yol açıyor. Disiplinlerin ayrışmasının bu şekilde üstesinden gelmeye kalkışmak bir işe yaramak şöyle dursun, sosyal bilimlerin ve felsefenin kendi içinde çok daha fazla ayrışmasına ve artık beraber bilgi üretemez hale gelmesine sebep oluyor. Örneğin sosyal bilimlerde, antropolojiden beslenmeyen bir sosyoloji, iktisattan beslenmeyen bir siyaset bilimi giderek kısırlaşarak kendi alanını da kaybetme tehlikesi yaşıyor.  Benzer bir durum felsefenin kendi içindeki bilgi alanlarının ayrışmasında da söz konusu oluyor.  Bunun en önemli göstergesi üniversite bölümlerinde felsefenin sadece Felsefeye Giriş dersi düzeyinde diğer bölümlerde yer bulmasıdır. Tarih felsefesi, hukuk felsefesi, sanat felsefesi, bilim felsefesi gibi dersler ilgili bölümlerde felsefeciler tarafından değil, o bölümün uzmanları tarafından veriliyor ve bu alanlara ait felsefe odaklı araştırmalar tali olarak görülüyor. Bu da felsefenin diğer bilimlerle ilişkisini zedeliyor. Söz konusu alanlarda “uzmanlaşan” felsefeciler ise bu sefer felsefi bilginin diğer alanlarından kopmaya başlıyor.  Sonuç olarak; ontolojik  kavrayıştan yoksun bir siyaset felsefesi, epistemolojiden bağımsız bir bilim felsefesi, etikten bağımsız bir hukuk felsefesi gibi, ne felsefenin diğer alanlarıyla ilişkilenebilen ne de sosyal bilimlerle beraber bilgi üreten kendi içine kapalı alanlar ortaya çıkıyor… Bu yüzden giderek ayrışmış felsefe alanları, bir başka alana eklemlenmiş ve onun altında sıralanmış bir “analiz” aracına indirgeniyor. Örneğin ülkemizde din felsefesi denilince akla dinin hizmetinde bir felsefe geliyor, ya da aynı şekilde bilim felsefesinden beklenen sadece bilimin kavramlarının analizi oluyor. Bu anlayış felsefenin pratikten kopmasına, diğer alanlarla ilişkisini kaybetmesine ve giderek insan ve toplum hayatı hakkında söz söyleyemez konuma gelmesine, diğer bilimler karşısında “ben bilmem eşim bilir” konumuna hapsolmasına sebep oluyor. Alanların karşılıklı diyalog kurarak “yeni” olanı yaratabildikleri bir pratik oluşturulması ihtimali giderek azalıyor.

Kant’ın  Fakülteler Çatışması adlı çalışmasında tıp, teoloji ve hukuk fakültelerinin felsefe ve tin bilimlerinden üstün tutulmasına dair getirdiği eleştiri bugün hala çok yakıcı bir şekilde güncelliğini koruyor. Toplum mühendisliğine dair üç önemli alanın karşısında felsefenin ve sosyal bilimlerin düzeni tehdit eden alanlar olarak görülmesi ve diğer alanların arasında eritilmeye çalışılması akademinin bilgi üretilen değil, meslek sahibi olunan yer olarak görülmesiyle paralel olarak gerçekleşiyor. Bugün psikoloji, iktisat, hukuk gibi alanlar dışındaki sosyal bilimlerin ve felsefe bölümlerinin üniversitelerin en düşük puanla alan bölümleri olması bu durum ile açıklanabilir.  Bunun bir sonucu olarak felsefe derslerinin kaldırılacağı, felsefe bölümlerinin küçültüleceği gibi söylentiler de dolaşıma sokuluyor ki bu durum antropoloji, arkeoloji, sanat tarihi bölümlerini de kapsıyor. Batıda Bologna süreciyle beraber bu durumun yaşandığı üniversiteler olduğu da bilinmektedir. Felsefe ve sosyal bilimlerin bazı alanlarına yönelik bu dışlama ve müdahale girişimi arasında da bir ortaklık olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir deyişle, sistem bir yandan felsefe ve sosyal bilimleri hem birbirinden ayırırken hem de kendi içlerinde atomize ederek kendine tabi kılmaya çalışıyor. Bu hareket, eğitim sisteminden kültürel hayata kadar her mecrada bu alanların dışlanması sonucunu doğuruyor. Öğretim kurumlarında din derslerinin çoğalmasına karşılık ilk elden gözden çıkarılan dersler felsefe dersleri olurken bunun sonucu olarak, öğretmen atamalarında da en az kadro felsefe ve sosyal bilim mezunlarına ayrılıyor. Giderek bu alanlarda çalışma yapmak isteyen genç insanlar işsizlik tehdidi yüzünden meslek sahibi olabilecekleri ama hiç sevmedikleri alanlara yönlendiriliyor. Felsefe ve sosyal bilimleri tercih eden öğrencilerin büyük bir kısmı da ne yazık ki sadece bir diploma edinmiş olmak amacıyla üniversiteye geliyor. Bilgi üretimine karşı bu yavaş ama etkili saldırı üniversitedeki piyasa mantığının da, eğitimdeki gerilemenin de karşısındaki en büyük gücün “yan yana” gelmiş değil, “bir araya” gelmiş felsefe ve sosyal bilimler olduğuna işaret ediyor.

Alanlar arasındaki ayrışma, sorgulamanın ve başka türlü olanı aramanın anlamsız görülmesine hizmet ediyor. Sorgulamanın anlamsız göründüğü yerde ne theoria etkinliğinin ne de praksis alanında olup bitenlerin önemi kalıyor.  Bunun sonucunda hem kavram üretmek, problemler hakkında kafa yormak anlamsızlaşıyor, hem de tarihsel süreçteki dinamikler ve dönüşüm olanakları göz ardı ediliyor. Sonuç olarak bugün yaşamın muktedirler tarafından sürekli şekillendirildiği ve buna ayak uyduramayanların sistemden dışarıya atıldığı, felsefe ve sosyal bilimlerin etkisinin ve eşgüdümlü çalışmasının planlı olarak azaltıldığı bir düzenle karşı karşıya kalmaktayız.

Felsefe ve sosyal bilimlere yöneltilen bu saldırı karşısında tek çıkar yol, bize göre disiplinlerarasılığı yeni bir biçimde tanımlamak ve bu yolla teori ve pratik arasındaki ikileme bir son vermektir. Felsefi bir temelden yoksun bir sosyal bilim ile toplum ve tarihten kopmuş bir felsefe ne kadar yan yana getirilmeye uğraşılsa da gerçek anlamda bir disiplinlerarasılığı kuramaz. Bunun için her tür felsefi çabayı “teoriye hapsolmakla” suçlamak yerine teorinin de bir pratik olduğu koşulları yaratmak gereklidir. Masanın başına oturdukları anda felsefecilerin dünyaya sırtlarını çevirdiğini zannedenler, yazmanın, tartışmanın ve eleştirinin de bir mücadele hattının parçası olabileceğini fark etmeli.  Yakın tarihimizde Türkiye’de kitap okumanın, mahallelerde parklarda bir araya gelerek sohbet etmenin,  dans etmenin, susarak yürümenin hatta durmanın bile bir eylem biçimi olabileceğine tanıklık etmişken felsefecilerin ve sosyal bilimcilerin olup bitenleri tartışarak neler yapılabileceğine dair fikir yürütmelerinin bir eylem biçimi olarak tanınmaması, yaşamın ve mücadelenin dar alanda kısa paslaşmalara dönüşmesi ve tek bir biçime hapsedilmesidir. Bu anlayış, pratiğe davet etme sanısıyla hem felsefeyi hem sosyal bilimleri tamamen sözsüz ve iddiasız kılmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Güncel siyasal pratiklerden bağımsız bir şekilde felsefe yapılamayacağı çok açık bir şekilde ortadayken değiştirici güce sahip eylem olanaklarının daha iyi anlaşılabilmesi için gerçek anlamda disiplinlerarası olan bir çalışma biçimine ihtiyacımız var. Bunun için –nadir de olsa bazı örneklerine rastladığımız gibi—teori ve pratiği yalıtık bir şekilde üst üste koymayan, onların nitelikli diyaloğuna ve beraber bilgi üretmesine imkân tanıyan çalışmalara ihtiyacımız var. Diyaloga katılan disiplinlerin farkının korunduğu ama katkısının eritilmediği, felsefecinin sosyal bilimciden, sosyal bilimcinin felsefeciden öğrenebileceği bir mecra yaratmak ve böylelikle bu alanlara yönelik saldırının karşısında nitelikli üretimlerin oluşturduğu sağlam bir çatı örmek gerekiyor.

Felsefe geçmişte olduğu gibi bugün de bütünselliği ve yaşamın her alanından beslenen çeşitliliği sayesinde sosyal bilimlerin her alanı için verimli topraklar vaat ederken eski zamanların bilgelerinin yerini bugün her daim öğrenci kalan ve karşılaşmalardan korkmayan, “dünyaya açık” olmakta direten ve en önemlisi üzerine düşündüğü toprağın bizzat içinde filizlenmeye uğraş veren bilgi emekçileri alıyor.

 

 


[1] Felsefenin nesnesinin ve sosyal bilimler araştırmasının sınırlarının ne olduğuna ilişkin tartışmalara ise, çok daha geniş bir yazıda yer verilmesi gerektiğinden burada değinilmeyecektir.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top