Dindarlık ya da Öfke? Charlie Hebdo Katliamı Üzerine

15.01.2015  /  Seyla Benhabib, Çeviri: Özgür Uçar  /  Etiket: Çeviri

11 Eylül 2001’in üzerinden on yıldan az bir süre geçmişken, Fransa’daki korkunç kargaşanın yol açtığı en büyük kayıp, İslam ve Batı arasında küresel bir çatışma arayanların galip gelirken, Müslüman entelektüeller ve akademisyenler ile diyalog, iletişim ve kültürel ayrışmalarımızın karşılıklı bir eleştirisini arayanların “İslamofobi karşıtı-karşıtları” gibi görünmesi olmuştur.

Michael Walzer,  DISSENT’te daha yeni (Ocak, 2015)  yayımlanan makalesinde, İslam’ı, köktendinci İslamcıları ve Cihad yanlılarını eleştirmekten kaçınan Amerikalı Solcuları eleştirmekte ve bunları birbirine karıştırmanın sanıldığından daha kolay olduğunu ileri sürmektedir (http://www.dissentmagazine.org/article/islamism-and-the-left). Eğer bizler İslam dini içindeki siyasal İslam’ın şiddet eylemlerinin kökenlerinin; en azından bazılarının araştırılmasında başarılı olamazsak, bu hareketlere karşı durmaktan ziyade, suç ortaklığı yapmış oluruz.

Fransa’daki korkunç olaylardan hemen önce, Avrupa’dan, Birleşik Devletler’den ve başka yerlerden çok sayıda entelektüel Michael Walzer’in görüşlerini paylaşıyordu. Charlie Hebdo’ya yönelik saldırının gerçekleştiği hafta, Michel Houellébecq’in Fransa’nın 2020 yılında Müslüman bir devlet başkanına sahip olacağını öngördüğü yeni romanı “La Soumission”un piyasaya sürülmesi sadece bir rastlantı mıydı? Bir diğer çok satan kitap, Ėric Zemmour’un “La Suicide français” kitabı, İslamlaşma, küreselleşme ve Amerikanlaştırma karşısında acizlik içinde olan ve bırakılan güçleri hedef almaktadır. Açılımı “Batı'nın İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar” olan Alman örgüt PEGIDA, 5 Ocak tarihinde Dresden’de 18.000 kişiyle bir yürüyüş gerçekleştirdi. Avrupa’nın her yerinde, göçmen karşıtı partiler yükselişte ve “göçmen karşıtlığı” basitçe “Müslüman karşıtlığı”nın yerine kullanılıyor gibi gözükmekte. “Avrupa’nın Tehlikeli An’ı`” ile karşı karşıyayız (Steven Erlanger, NYT, Ocak 8, 2015).

Charlie Hebdo saldırılarının gerçekleştiği gün Yemen’de 26 kişi, Irak’ta ise daha fazla sayıda insan hayatını kaybetti. Hala sayan var mı? İki hafta önce Pakistan’ın Peşaver kentinde 130 öğrenci çocuk katledildi. Her hafta Suriye, Irak, Afganistan, Libya, Somali ve benzeri ülkelerden yüzlerce mülteci Avrupa sahillerine ulaşıyor. Kuzey ve kuzeydoğu Afrika’dan, Orta Doğu’nun çok geniş bölgelerine ve Afganistan dağlarının bir ucundan diğer ucuna, yerkürenin büyük bir kesiminde, parçalanan ülke ve topluluklar baş döndürücü bir hızda ölüm sarmalına kapılmış durumda. Dünyanın bu kesiminde neler oluyor? Peki bunun, Avrupa, Avustralya, Kanada’da gerçekleşen ve büyük ihtimalle yakında yeniden Birleşik Devletler’de de gerçekleşecek olan, son şiddet olayları ile tam olarak nasıl bir ilgisi var?

İslam ve şiddet hakkındaki eski beylik lafları tekrarlamak yeterli değil; Aydınlanma karşıtlığı ve Kur’an; Batı’yı destekleme gereksinimi… Evet, evet, bunların hepsi doğru fakat bu, Türkiye, Ürdün, İran, Fas ve Tunus gibi istisnaların dışında, Suriye, Mısır, Libya, Pakistan, Afganistan, Yemen’de merkezlerin neden kontrol altında tutulamadıklarını anlamamıza yardımcı oluyor mu? Ya da, kontrol altına almanın da, Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’da olduğu gibi, bitmeyen bir baskı ve yolsuzluk pahasına gerçekleştiğini?

Bu toplulukların koşulları, birçok genç Müslüman (özellikle de erkekler) arasında sadece kör bir öfkeyi değil, fakat aynı zamanda benim ‘uygarlık çaresizliği” (civilizational despair) olarak adlandırdığım daha derin bir şeyleri üretiyor. Bunu ise Cihad’a karşı bir savaş ilan ederek tedavi edemezsiniz. Birçok genç Müslüman için şiddet, yolsuzluk ve yoksulluk çemberinden bir çıkış yolu yok gibi görünüyor. Paris veya Londra’da, Berlin ya da Atina’da, Roma veya Amsterdam’da, Oslo ya da Kopenhag’da da olsa, işsizlik ve marjinalleşme hali ile iç içe geçmiş aşağılanma ve alay, sömürü ve hor görülme gibi Müslüman gençlerden birçoğunun yaşadığı acı, onların son zamanlarda Orta Doğu’da mantar gibi çoğalan ve de Cihad yanlılarının silah altına alınarak eğitildiği yüzlerce gruba katılması için bereketli bir zemin oluşturuyor. Kouachi kardeşler Yemen’de eğitilmiş ve Suriye boyunca seyahat etmişti. Onların, şimdilerde Orta Doğu’nun, Kuzey Afrika’nın, Pakistan’ın, Afganistan’ın ve hatta Çeçenistan’ın çatışma bölgelerinin içine ve dışına yayılan savaşçılardan oluşan küresel bir ağın parçası oldukları apaçık. Birçok Çeçen’in Suriye’de IŞİD veya IŞIL ile birlikte savaştığı bildiriliyor.

Meslektaşım Andrew March’in Michael Walzer’e yanıtında ifade ettiği gibi, “onlar burada, çünkü biz oradayız” (http://www.dışsentmagazine.org/artıcle/islamism-and-left-exchange). Birleşik Devletler ve Avrupalı güçler öyle ya da böyle, –en azından Avrupa için söylenebileceği üzere– yüzlerce yıldır bu bölgenin kaderine bütünüyle dâhil oldular ve olmaya da devam etmekteler. Irak’ı istikrarsızlaştırdıktan ve (bir kısmı IŞİD ve IŞIL için ciddi bir güç oluşturan) Iraklı Sünnileri marjinalleştiren ve de çileden çıkartan Şii rejimini yıllarca destekledikten sonra, Birleşik Devletler kendisini, bölgenin bombalanması ve insansız hava araçlarının bölgeye gönderilmesi konusunda yeniden müdahil olmak zorunda buldu.

Açık olmam gerekirse: Soykırımın kapılarına dayanmış olduğu Yezidilerin kurtarılması için IŞİD’in bombalanması meşru görüldü; Kürt kenti Kobanê IŞİD savaşçılarının elinden kurtarılması içinse daha fazla şeyin yapılmasını dilerdim. Ancak Suriye rejiminin vahşeti, Suriyeli muhaliflerin (bizim azalmaya terk ettiğimiz) zayıflayan gücü ve IŞİD’in usandıran şiddeti arasında sıkışan bölgedeki birçok insan için, Batının bombaları aynı kargaşanın ve anlayamadıkları ya da kontrol edemedikleri kör bir talihin bir parçası gibi görünmektedir. Bu nedenle birçok insan, Akdeniz’in kıyılarında ölmeyi, Suriye rejiminin parça tesirli bombaları ve kimyasal silahlarıyla ya da IŞİD’in kılıcıyla ölmeye yeğlemektedir.

Hayır, Charlie Hebdo’ya yapılan saldırının ve sonrasındaki şiddetin sadece Muhammed peygambere veya İslam’a yönelik hakarete bir tepki olduğunu sanmıyorum. Bunun Kuran'ın kutsal olana küfür etme ve din değiştirme ile ilgili söyleyip söylemedikleriyle ilgili olduğunu da düşünmüyorum. Temelde bu saldırıyı tetikleyen Müslüman öfkesi ve Müslüman Arapların içinde bulunduğu uygarlık çaresizliğidir. İslam'ın günümüzdeki yenilikçileri çok ender olarak ortaya çıkarken, Al-Madoudi gibi oradan oraya dolaşan ateşli hatipler, küresel bir seyirci kitlesini etkisi altına almış durumda. Ancak İslam içinde belirgin bir oranda yenilik hareketi olmuş olsaydı bile, bunun yeterli olabileceğine inanmıyorum. Gerekli olan; altyapı, iletişim, tarım, endüstri, tıp ve eğitim alanlarında Arap dünyasına yatırım yapacak Marshall planı ölçüsünde bölgesel veya uluslararası bir girişimdir. Tıpkı, Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıntılarından çıkması gibi, neredeyse kan kaybından ölmek üzere olan bu bölgenin de hayata döndürülmesi gerekmektedir.

Barış tesis edilene, Avrupa Birliği ortaya çıkana ve Almanya, II. Dünya Savaşı öncesindeki yaşam kalitesine ulaşana dek Avrupa'da en az kırk milyon insan hayatını kaybetti. Orta Doğu'daki tahribatın ve savaşların toplamının bir çetelesi ise henüz tutulabilmiş değil. Kayıpların yaklaşık 5 ila 8 milyon arasında olduğunu sanıyorum. Birçok Müslüman'ın uygarlık çaresizliğinin ortadan kalkmasının yolununun, onlara umut sağlamak olduğunu fark edene kadar, kayıpların Avrupa'daki seviyeye gelmesini mi beklemeliyiz? Arap Baharı devrimlerinin vaadi bu değil miydi? Bence bu devrimler en azından üç nedenden dolayı başarılı olamadı:

a.       Orta Doğu'daki birçok rejim, ya Batı tarafından desteklenen -Suudi Arabistan ya da Birleşik Arap Emirlikleri gibi- gerici oligarşilerin, ya da darbeler aracılığıyla bu gibi oligarşilerle yer değiştirerek bunların takipçisi olan (Mısır ve Suriye'deki Nasırcılık ve Baasçılık; Libya'daki Kaddafi devrimi gibi) askeri-sivil rejimlerin pençesindedir. Batılı güçler (ayrıca Sovyetler Birliği ve Rusya) kendi amaçları doğrultusunda bunlardan ya birini ya da diğerini desteklemekte.  Sivil toplum ve politik temsil ise zayıf, büyümesi engellenmiş ve kök salmaya başlar başlamaz da bastırılmış durumda;

b.      Bu bölgedeki süper güç etkisi oyunu devam etmektedir. CIA ve İngiliz Gizli Haberalma servisi, İran petrol sanayiini millileştiren ve komünist olduğundan şüphelenilen Musaddık rejimini 1953 yılında görevden uzaklaştırmış, 1979'un başında Humeyni Devrimi ile iktidarı yitiren yozlaşmış Şah Pehlevi'nin arkasındaki desteği arttırmışlardı. Birleşik Devletler, Afganistan'da büyüyen Sovyet etkisine karşı mücahitleri ve İslamcıları silahlandırmıştı; Sovyetler Birliği geri çekilmiş ve ABD, komünizme karşı desteklediği İslamcı güçlerin yaratmış olduğu karışıklığın da varisi olmuştu. Sovyetler Birliği ve şimdi Rusya, Suriye ile hala devam eden özel ilişkisini sürdürmektedir. Rusya, Başkan Obama'yı Suriye'ye saldırmaması konusunda ikna eder etmez, Suriye'nin kendi vatandaşlarına karşı kimyasal silah kullandığı netlik kazandı ve Suriyelilerin durumu bir çıkmaza girdi. Bu manevranın kurbanları muhtemelen, komşu ülkelere geçebilmek için NATO ve Birleşik Devletler tarafından korunan uçuşa yasak bölgeler aracılığıyla güvence altına alınmış serbest bölgelerden mahrum kalmış sivil halk ve göçmenlerdi.

Şimdi artık, Suriye'yi yeniden bir dengeye kavuşturmak ve büyük bir Sünni devleti içinde Suriye'nin batısı ile Irak'ın kuzeybatısında oluşan bir alanı birleştirme sürecinde olan IŞİD’e büyük ödünler vermeden muhalefeti desteklemek için çok geç olabilir. Bu bölgede böylesine büyük bir Sünni devletinin varlığı, Suriye ve Irak'ın parçalanmasına neden olacaktır. Belki de Kürtler tek kazanan olabilir; kendi devletlerini ya da özerkliklerini kazanabilirler ve etrafındaki istikrarsızlıklardan bir nebze de olsa muaf olan petrol rezervlerini kontrol edebilirler.

c.       Devam eden İsrail-Filistin çatışması Arapların ruh hali üzerinde azımsanamayacak bir yara bıraktı. Elbette Filistinli mültecilerin acı ve savunmasızlıklarını, kendi çıkarları için kullanan Ürdün, Lübnan, Suriye ve Suudi Arabistan gibi birçok Arap ülkesinin ikiyüzlülüğü unutmamak gerek. Bu bölgedeki bütün devletler, zaman zaman komşularını istikrarsızlaştırmak, kendi İslam anlayışlarının propagandasını yapmak ya da Yahudi düşmanlığını teşvik ederek vatandaşlarının dikkatini kendi yozlaşmış ve otokratik amaçlarından uzaklaştırmak için İsrail-Filistin kördüğümünü istismar etmiştir.

Filistinlilerin ve Arapların kendi uygarlıklarındaki zayıflıkların, beceriksizliklerin ve tıkanıklıkların en etkili hatırlatıcısı olan İsrail gerçeğini istesek de istemesek de görmezden gelemeyiz. Arap Müslüman dünyasının içinde bulunduğu durumun çaresizliği aynı zamanda İsrail tarafından maruz kaldığı aşağılanmanın da çaresizliğidir. Ve bir Yahudi olarak söyleyebilirim ki, bu durum İsrail’in barışçıl bir Orta Doğu’da demokratik bir devlet olarak varlığına adanmıştır. Bu çatışmanın çözülmesi şimdiye dek mümkün olmadığı ve Birleşik Devletler’in İsrail’e olan bağlılığı sarsılmaz olduğu için, Müslüman Arap umutsuzluğu, genel olarak Batı’ya karşı –İkiz Kuleler’in El Kaide militanlarınca kumanda edilen uçaklar tarafından değil Yahudiler tarafından yıkıldığı gibi saçma inanışlara kadar varan- nefret dolu bir öfkeye bürünmüştür.

Arap-Müslüman öfkesi ve çaresizliğinin bu küresel tasviri, iki Cezayir kökenli Fransız vatandaşının neden başka bir hedefi değil de Charlie Hebdo’yu seçtiğini ve saldırdığını açıklayabilir mi?

Tartışmaya çok dar bir şekilde İslam’da hoşgörüsüzlük, dine küfür, din değiştirme sorunları veya Charlie Hebdo’daki karikatürlerin estetiği üzerinden odaklanmak asıl noktayı gözden kaçırmak olacaktır. Söz konusu toplumlarda yeterince değişim gerçekleşinceye ve Avrupalı Müslümanların yaşadığı öfke ve aşağılanma, başarılı bir entegrasyonun ekonomik ve sosyal programları aracılığıyla azaltılana kadar, karikatürler olmasa bile televizyon dizileri, operalar, video oyunları veya kültürel anlatının diğer formları saldırıya uğrayacaktır. Bunlar saldırıların nedenleri olmasalar da öfke ve çaresizliğin salınması için uygun anlardır.

Birçok sosyal bilimci, filozof ve kültür eleştirmeni, on sekizinci ve yirminci yüzyıl arasındaki dönemde Alman felsefesi, sanatı ve müziğinin hayranlık duyulan başarılarından Üçüncü Reich ve Hitler rejiminin nasıl doğduğunu anlamaya hayatını adamıştır, adamaktadır. Yine de henüz hiç kimse Yahudi karşıtlığının ve Nasyonal Sosyalizm’in yükselişinin başlıca sorumlularından olan, Nazilerin gazete parçası “Der Stuermer”in estetiğini açıklayabilmiş değildir.

Bu yüzden, dikkatleri Müslüman Arap dünyasının ruhları ve akıllarında süregelen gerçek savaştan, yalnızca “imgeler ve karikatürlerin savaşı”na çeviren düşünce tembelliğini de geride bırakmamız gerekmektedir. Anlamamız gereken dindarlık veya dine saygısızlık değildir, deşifre etmemiz gereken Müslüman öfke ve çaresizliğinin nedenleridir. Zira sebepleri iyileştirilene dek, bu öfke ve çaresizlik, daima saldıracak yeni suretler bulacaktır.   

* Bu makalenin orjinali resetDOC ve Hannah Arendt Center internet sayfalarında yayınlanmıştır.

Resetdoc linki: http://www.resetdoc.org/story/00000022481

Hannah Arendt Center linki: http://www.hannaharendtcenter.org/?p=15178

 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top