‘Dil’in Eylemi: Saussure, Austin ve Wittgenstein Bağlamında Sosyal İnşacı Bir Değerlendirme

31.10.2014  /  Umut Şah  /  Etiketler: felsefe, psikoloji

Geleneksel olarak hem felsefede hem de onunla aynı doğrultuda bir yol izleyen psikolojide, dil, içsel/zihinsel gerçekliklerin dış dünyaya aktarılmasında kullanılan bir araç ve bir soyut akıl yürütme sistemi olarak ele alınmıştır (Potter, 2001; Edwards, 1997). Bu dil anlayışına göre, içsel/zihinsel fenomenler (hisler, anlamlar, düşünceler gibi) hâlihazırda zihnimizde mevcut olan özsel fenomenlerdir ve bunların tanımlanmasında ve dış dünyaya iletilmesinde dil –yani kelimeler, sözler, ifadeler- sadece bir araçtır, daha fazlası değil. Yani, kullandığımız kelimeler ve/veya ifadeler, bu zihinsel gerçeklikleri –örneğin hislerimizi veya düşüncelerimizi- olduğu gibi ve birebir aktarırlar. Bu anlamda, dil, şeffaftır ve eylemlerimizde herhangi bir etkiye sahip değildir, sadece bunları ifade etmemizi ve adlandırmamızı sağlar.

Diğer yandan, 19. yüzyılla birlikte, dilin bu şekilde etkisiz, şeffaf ve soyut bir şey olarak ele alınmasına karşı eleştiriler getirilmeye ve dilin ‘düşüncelerin iletilmesinde kullanılan şeffaf bir aracı’dan ziyade bizzat bu düşünceleri ve dünyayı anlama biçimimizi ve dolayısıyla eylemlerimizi de şekillendiren bir şey olduğu yönünde fikirler beyan edilmeye başlanmıştır. Bu çerçevede, dilin sadece çeşitli fenomenleri (düşünceler, nesneler, eylemler, vb.) tanımlamakla kalmayıp, çeşitli eylemleri ‘bizzat icra ettiğini’ öneren bir görüşün şekillenmeye başladığı görülmektedir (Bkz. “Sosyal inşacılık”, Burr [2012]). Bu yazıda, işte bu noktadan hareketle, “dilde gerçekleştirilen eylem” meselesinin Saussure, Austin ve Wittgenstein’ın dil anlayışlarından hareketle incelenmesi amaçlanmaktadır.  

 

‘Dilde Gerçekleşen Eylem’ ya da ‘Dilin Eylemi’

 Saussure (1998/1916) dili toplumsal ve tarihsel bir ürün olarak yeniden tanımlayarak, geleneksel ‘soyut bir sistem’ olarak dil görüşüne o zamana kadar ki en güçlü karşı çıkışı ortaya koymuştur. Ona göre, dil, bireysel edimi aşan toplumsal bir göstergeler dizgesidir; bu yönüyle dil ‘soyut’ değil aksine ‘somut nitelikli’dir, yani dilsel göstergeler birer ‘soyutlama’ değildir. Daha da önemlisi, Saussure, dili bir ‘adlar dizini’ olarak gören ve dildeki her öğenin bir nesneye karşılık geldiğini söyleyen görüşe karşı çıkıyor. Ona göre, dil göstergesi bir nesneyle bir adı birleştirmez, ama bir kavramla bir işitim imgesini birleştirir. Saussure, kavrama ‘gösterilen’, işitim imgesine de ‘gösteren’ diyor; gösterenle gösterilenin birleşimi ise ‘gösterge’yi meydana getiriyor. Böylece, Saussure, dili bir adlar dizini olmaktan çıkarıp, bir ‘göstergeler dizgesi’ haline getiriyor. Saussure, bu şekilde, dili daha geniş bir çerçevede ele almamıza imkân sağlamış olsa da ortada halen birtakım sorunlar var. Öncelikle, Saussure, dil ile sözü (konuşmayı) birbirinden ayırmış olması ve önceliği de dile vermiş olması bakımından, dili idealize etmekle eleştiriliyor (Edwards, 1997). Ayrıca, gösterenle gösterilen arasındaki ilişkiyi sabit ve durağan bir ilişki olarak görmesi ve böylece göstergeyi (ve dili) sabitlemiş olması da eleştirilebilir. Burada birkaç problem var; öncelikle, gösteren ile gösterilen arasındaki ayrımı bu kadar kesin ve sabit bir şekilde belirlemek, geleneksel ruh/madde ikiliğine takılıp kalmaya yol açabilir (Sarup, 2004). Ayrıca, Saussure’ün gösteren-gösterilen ilişkisinde önceliği gösterilene vermiş olması, ruhun/düşüncenin maddeyi öncelediği şeklindeki idealist görüşe yakın olduğunu gösteriyor. Bunun bir sonucu ise -demin de söylendiği gibi- dilin sözden/konuşmadan farklı ve onu aşan sabit bir yapı olarak idealize edilmesi olmaktadır. Bir başka problem ise Saussure’ün gösteren ile gösterilen arasında birebir ilişki olduğunu ve her gösterenin doğrudan bir gösterilene bağlı olduğunu söylemesidir; bu, göstergelerin sonul ve belirlenmiş olduğu anlamına gelir. Ama dilin gündelik kullanımına baktığımızda durumun bu şekilde olmadığını görüyoruz; gündelik kullanımda göstergelerin hiçbir zaman sabitlenmediğini ve belirlenmiş bir anlamla sonlanmış olmadığını söyleyebiliriz.  

Tam da bu noktadan, asıl konumuza, yani ‘dildeki eylem’ meselesine gelebiliriz. Zira Saussure o zamana kadar ki geleneksel dil görüşüne meydan okumuş olsa da bu konuda pek bir şey söylemiyor. Zaten, dil ile sözü birbirinden ayırdığı ve önceliği dile verdiği andan itibaren söyleyeceği pek bir şey de kalmıyor. Çünkü ona göre ‘dil’ tarihsel olarak atalarımızdan bize aktarılan ve ne bireysel ne de toplumsal olarak üzerinde hiçbir etkide bulunamayacağımız bir üründür. ‘Söz’ (parole) ise zorunlu olarak benimsediğimiz bu ürünün bireysel olarak kullanımını ifade etmektedir. Birey kişisel düşüncesini anlatmak için konuşur (sözü kullanır) ama bunu yaparken her zaman edilgen bir biçimde belleğine aktarmış olduğu dille sınırlanmıştır. Bu noktada, Saussure için, ‘söz’ (konuşma) düşüncelerimizi aktarmaktan daha fazla bir işe yaramıyormuş gibi görünüyor. Ayrıca, eğer gösterenle gösterilen arasındaki ilişki zaten belirlenmiş ve sabit ise bunları olduğu gibi alıp konuşmaktan başka yapabileceğimiz bir şey kalmıyor geriye. O halde, gündelik pratikler içinde konuşma ediminde bulunduğumuzda (söz söylediğimizde), tarihsel olarak bize aktarılmış olan bir dile ait kelimelerle düşüncelerimizi veya hislerimizi anlatmaktan/ifade etmekten başka bir şey yapmamış mı oluyoruz? Söylediğimiz ‘söz’ler, düşüncelerimizi belirtmekten veya bir şeyleri tanımlamaktan/isimlendirmekten başka bir ‘iş’ görmüyor mu? Belirli bir ‘eylem’ icra etmiş olmuyor mu?

İşte, Austin (1961) ve Wittgenstein (2000/1953), hemen hemen aynı dönemlerde ama birbirlerinden bağımsız olarak bu sorulara bir ölçüde yakın cevaplar vermişlerdir. Bu düşünürlerin her ikisi de dilin pratik ve aktif kullanımıyla ilgilenmiş ve dili ‘eylem’ aracılığıyla anlamaya çalışmışlardır. Öncelikle Austin’e bakalım. Austin (1961), ‘söz’ söylemenin sadece bir şeyi/olayı betimlemek, tanımlamak veya raporlamak olmadığını, bir eylemin icra edilmesi/gerçekleştirilmesi olduğunu ortaya koyuyor; yani bir söz söylemek veya konuşmak, eylemde bulunmaktır. Bu amaçla, Austin, kelimeleri/sözleri (utterance), betimleyiciler (constatives) ve icra ediciler (performatives) olarak ikiye ayırmış. Bu açıdan bakıldığında, Austin için dilin tümüyle eylem icra edici olmadığı söylenebilir; performatif kelimelerin kullanımı belirli eylemleri icra etmemizi sağlarken, betimleyici kelimelerin kullanımında böyle bir eylemlilik söz konusu değildir. Edwards (1997), dilin eylemliliğini bu şekilde kısmileştirdiği için Austin’i eleştirmesine ve bu kısmi eylemliliğin dilin tümü için geçerli kılınması gerektiğini belirtmesine karşın, Potter (2001) aslında Austin’in bizzat kendisinin bu kısmi eylemliliği bir ölçüde ortadan kaldırdığını söylüyor. Ona göre, Austin, ‘illocutionary force’ (etki) kavramıyla, kendi betimleyici/icra edici ayrımını aşma imkânı sağlamıştır. Buna göre, her kelime/söz kullanıldığı konuşma içerisinde farklı bir ‘etki’ye (force) sahip olur; yani bir kelimenin/ifadenin anlamı veya çağrışımı her ne olursa olsun, onu belirli bir eylemin icrası haline getiren şey, o anki durumda/bağlamda ortaya çıkan etkisidir (force). Örneğin, “Ahmet’i arayabilir misin” sözü, duruma göre bir rica/istek etkisine veya bir soru etkisine sahip olabilir; ve buna göre de icra ettiği eylemin niteliği değişmiş olur. İşte, bu kavramdan hareketle, Austin’in betimleyici kelimelerinin/sözlerinin de çeşitli durumlarda ‘eylem’ icra edici oldukları söylenebilir. Diğer yandan, betimleyici sözler kendi başlarına hiçbir eylemi icra etmiyor olsalar (yani sadece bir şeyleri betimliyor olsalar bile), Austin’e göre, bunlar yine de gündelik hayattaki belirli pratiklerin bir parçası oldukları için her halükarda çeşitli eylemlerin icrasına da dâhil olmuş olacaklardır. Böylece, Austin’in, dil kullanımını neredeyse tümüyle eylem icra edici bir faaliyet olarak ele aldığını söyleyebiliriz.

Ama bu noktada ortaya başka bir sorun çıkıyor; Austin, dilin bu icra ediciliğini, çeşitli kurallara/koşullara bağlıyor. Austin’in tek tek tanımladığı bu ‘uygunluk koşulları’ (felicity conditions), performatif kelimelerin/sözlerin belirli eylemleri icra edişlerinin tam olarak gerçekleşebilmesi için gerekli olan koşullardır. Yani, söylediğimiz bir söz -Austin’in deyişiyle- performatif bir söz olsa bile, bu uygunluk koşullarının birine ya da daha fazlasına uymadığı takdirde söz konusu performatif etki sonuca ulaşmamış –yani eylem icra edilememiş ya da icra edilse bile etkisiz- olacaktır. Burada, bu koşullardan uzun uzun bahsetmeyeceğim, zira bizim açımızdan önemli olan bunların ne olduğu değil, nasıl bir sonuca yol açtığıdır. O halde, ilk elden, Austin’in dilin eylemliliğini bu şekilde belirli kurallarla çerçevelemiş olması, Saussure’de olduğu gibi bir tür ‘idealizasyon’ sorunu ortaya çıkarıyor diyebiliriz. Austin, her ne kadar, dilin pratik ve aktif kullanımıyla ilgilenmiş olsa da, dile yönelik sistematik ve bütünsel bir açıklama sunabilmek adına, dilin gündelik kullanımından koparak onu bir kurallar seti içerisine sıkıştırmış oluyor. Burada, Austin’in gözden kaçırmış olduğu şey, gündelik etkileşimlerde/pratiklerde söylediğimiz sözlerin her halükarda ‘bir şeyler yaptığı’dır. Burada, söz konusu koşulların gerçekten var olup olmaması önemli değildir; zira Austin’in dediği gibi söylediğimiz bir söz bu koşullardan birine uymadığı için o durumda gerçekleştirmiş olacağı eylemin gerçekleşmediğini veya gerçekleşse bile etkisiz olduğunu düşünelim. Bu durumda bile söylediğimiz söz –bizim istediğimiz veya amaçladığımız eylem olmasa bile- başka bir eylemi icra etmiş olacaktır. Örneğin, zaten evli olan birinin, nikah töreninde nikah memurunun “Kabul ediyor musunuz?” sorusuna verdiği “Evet” yanıtı, o kişinin ‘evlenmesini’ sağlamaz, zira bir kişinin evlenebilmesi için önceden evlenmemiş olması gerekir. Austin’e (1962) göre, bu durumda uygunluk koşullarından biri ihlal edilmiştir ve bu yüzden de söz konusu eylem (‘evlenme’) gerçekleşmemiştir (s.12-13). Ama bence burada gözden kaçırmamamız gereken şey, istenilen/niyetlenilen eylem (evlenme) gerçekleşmese bile, yine de bir takım eylemlerin gerçekleşmiş olduğudur (örneğin, ‘evlenmeme’, ‘yalan söyleme’, vb.).

Tabii, burada Austin için dilin eylemliliğinde bireylerin niyetlerinin önemli bir yer tuttuğunu söylemek lazım; ona göre, söylenen sözlerin niyetlenilen eylemi/eylemleri gerçekleştirmesi gerekir. Bu niyetler ise bireylerin kendi düşünce ve hislerine bağlı olarak ortaya çıkar. Öncelikle, bana göre, Austin’in dilin eylemliliğini bu şekilde niyete ve zihinsel fenomenlere bağlamış olması, daha önce sözünü ettiğimiz dilin zihinsel fenomenlerin aktarıcısı olduğu fikrine gönderme yapması bakımından özellikle sorunludur. Evet, bireysel niyetlerimiz, hislerimiz, düşüncelerimiz elbette söyleyeceğimiz sözleri ve amaçladığımız eylemleri etkileyebilirler; ancak, bu noktada sözlerimizin belirli bir amaç doğrultusunda bu niyetleri/düşünceleri aktarıyor olduğunu söylemek oldukça eksik ve yetersiz kalmaktadır. Zira bana göre, kullandığımız dil, niyetlerimizi/düşüncelerimizi/hislerimizi de bir ölçüde belirlemektedir; bundan hareketle, dilin eylemliliğinin bir koşulu olarak sunulan ‘niyetliliğin’ zaten dilin kullanımı ve bizzat eylemliliğine bağlı olarak şekillendiğini söyleyebiliriz. O halde, Austin’in belirlediği niyetliliğin (ve diğer uygunluk koşullarının), dilin gerçek hayattaki kullanımından ziyade, ‘olması gereken’ idealize edilmiş bir dil kavramsallaştırmasına yol açtığı söylenebilir.

Bu noktadan Wittgenstein’a (2000/1953) geçebiliriz; ona göre, dil-dünya ilişkisi en iyi şekilde ‘temsil etme’ aracılığıyla değil de ‘eylem’ aracılığıyla anlaşılabilir. Wittgenstein’a göre, kelimelerin anlamları, kullanımları çerçevesinde ortaya çıkar; bir kişi belirli bir kelimeyi/sözü söylediğinde ‘ne yapıyor?’, işte kelimelerin anlamlarına bu çerçevede bakmak lazım diyor. Dil, ona göre, çeşitli eylemleri icra etmede kullanacağımız bir ‘alet kutusu’ (toolkit) gibidir; konuşurken ve bu esnada belirli pratikleri icra ederken sürekli olarak bu alet kutusundan çeşitli kelimeleri ve sözleri alıp kullanırız. Ama birbirimizin ne söylediğini ve söylediklerimizin ne anlama geldiğini de anlamamız gerekir; bu çerçevede Wittgenstein, ‘dil oyunları’ kavramını ortaya koyar. Ona göre, dil, öncekilerin söylediği gibi bir ‘isimler/tanımlar kümesi’ değildir; dil, kendi kuralları ve amaçları olan farklı farklı ‘dil oyunları’ndan meydan gelir. İşte sosyal etkileşimler ve pratikler içerisinde birbirimizin ne söylediğini de bu ortak/kamusal dil oyunlarını oynayarak bilebiliriz; yani sürekli olarak çeşitli dil oyunlarına dâhil olur ve bu esnada bir takım eylemleri icra etmiş oluruz. O halde, konuşmak –yani çeşitli dil oyunlarını oynamak- bizatihi sosyal pratiklere dâhil olmak ve dolayısıyla belirli eylemleri gerçekleştirmek demektir. Burada önemli bir nokta, Austin’den farklı olarak, Wittgenstein’ın kelimeleri/sözleri icra edici olanlar ve olmayanlar diye ikiye ayırmamış olmasıdır. Onun kavrayışı açısından, dilde böyle bir ayrım yoktur; dil kullanımı zaten dil oyunları içinde ortaya çıkar ve bu çerçevede kullanılan bütün kelimeler (ister tanımlayıcı olsun ister eylem belirtiyor olsun) bizzat belirli pratiklerin icrasında rol alırlar. Bir diğer önemli nokta da Wittgenstein’ın, Saussure gibi kelimelerin (gösterenlerin) anlamlarını sabitlememiş ve sonlulaştırmamış olmasıdır; ona göre, kelimelerin anlamları her zaman açık uçlu ve değişkendirler ve dolayısıyla oynadığımız dil oyunları da değişkendirler.  

Böylece, Wittgenstein’ın, Austin gibi dili idealize etmemesi, onu bizzat sosyal pratikler içindeki kullanımı açısından ele alması önemlidir. O, Austin gibi, dili sistematize ederek eylemlilik arz edip etmeyeceği koşulları belirlemeye çalışmaz; ona göre, dilin eylemliliği farklı farklı dil oyunları içerisinde ortaya çıkar ve bunlar belirli koşullarla sınırlı değildir, aksine açık uçludurlar ve her daim değişkendirler. Böyle bir dil anlayışı, Wittgenstein’ı, bizim meselemiz –dilin eylemi- açısından Saussure ve Austin’in ötesine taşıyor. Zira dilde gerçekleşen eylem meselesi, her ne kadar Austin için de önemli bir yere sahipse de, en açık ve sınırlandırılmamış şekilde Wittgenstein’ın dil anlayışında yer buluyor.

Burada bir noktayı daha vurgulamak lazım; dilin eylemliliği meselesi, Austin ve Wittgenstein’da farklı açılardan ele alınıyor. Austin, kullandığımız performatif kelimelerin/sözlerin bizzat belirli eylemler icra ettiğinden söz ediyor; ama yine de bu icra sınırsız değildir, dil aslında eylemliliğe belirli koşullar altında ve niyetlilik gibi içsel fenomenler doğrultusunda sahip olur. Oysa Wittgenstein için dildeki eylem, sosyal etkileşim esnasında oynadığımız dil oyunları içerisinde ortaya çıkar, bu noktada dil çeşitli sosyal eylemleri icra ederken kullandığımız bir alet kutusu olarak iş görür. Dilin, sosyal eylemlerin icrasında bu şekilde kullanımı ise açık uçlu ve sınırsızdır. Bu açıdan, Wittgenstein’ın, Austin’e göre daha pratiklere gömük –ve eylemliliği içeren- bir dil anlayışı sunduğunu söyleyebiliriz. Bu da zaten Wittgenstein’ı, sosyal inşacı paradigma açısından oldukça önemli bir yere koyuyor. Örneğin, Potter (2001), Wittgenstein’ın ‘dil oyunları’ metaforunun, söylem analizindeki ‘insanların içine dâhil oldukları sosyal pratiklerin belirli söylemlerin veya açıklayıcı repertuarlar gibi dilsel kaynakların kullanımı etrafında organize olduğu’ şeklindeki yaygın görüşe temel olduğunu söylüyor. Bu çerçevede, sosyal inşacı yaklaşımlar içerisinde günümüzde yaygın bir şekilde telaffuz edilen ‘dilsel/söylemsel kaynaklar’ nosyonunun, büyük ölçüde Wittgenstein’ın dil anlayışına dayandığını söyleyebiliriz. Ayrıca, Austin’i de işin içine kattığımızda, bu iki düşünürün, belirli kategoriler (cinsiyet gibi örneğin) hakkında konuştuğumuzda o kategorileri bizzat icra etmiş olduğumuzu ifade eden ‘performativite yaklaşımı’ için de önemli bir temel sağladıkları söylenebilir.

Sonuç olarak Saussure, Austin ve Wittgenstein boyunca takip ettiğimiz bir hat aracılığıyla, geleneksel dil anlayışının nasıl tepetaklak edildiğini ve adım adım dilin içsel fenomenlerin temsilinde kullanılan basit bir araç ve soyut bir adlar/tanımlar kümesi olmadığı, bu içsel (ve diğer) fenomenlerin bizzat dili kullanışımız ile şekillendiği ve sosyal eylemleri icra ederken dilin bize kaynaklık ettiği yönündeki görüşlerin temelinin nasıl atıldığını görmüş oluyoruz. Bu noktada, her birinin ayrı ayrı katkısını ve önemini reddetmemekle birlikte, dildeki eylem meselesini ele alış biçimi ve bunun dünyayı tasavvur edişimize getirdiği yeni olanaklar açısından Wittgenstein’ın özel konumunu bir kez daha vurgulamak yerinde olacaktır.

 

KAYNAKÇA

Austin, J.L. (1962). How to do things with words. London: Oxford University Press.

Burr, V. (2012). Sosyal inşacılık. (S. Arkonaç, Çev.). Ankara: Nobel Yayınevi. (Orijinal çalışma basım tarihi 1995).

Edwards, D. (1997). Discourse and cognition. London: Sage.

Potter, J. (2001). Wittgenstein and Austin. M. Wetherell, S. Taylor ve S. Yates, Discourse Theory and Practice: A Reader içinde (39-46). London: Sage Publications.

Sarup, M. (2004). Post-yapısalcılık ve postmodernizm (2. baskı). (A. Güçlü, Çev.). Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1988).

Saussure, F.D. (1998). Genel dilbilim dersleri. (B. Vardar, Çev.). İstanbul: Multilingual. (Orijinal çalışma basım tarihi 1916).

Wittgenstein, L. (2000). Felsefi soruşturmalar. (D. Kanıt, Çev.). İstanbul: Küyerel Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 1953).

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top