Deleuze'ü Hazmedememek

04.11.2020  /  Brian Massumi, Çeviri: Serhat Celâl Birdal  /  Etiketler: Çeviri, felsefe

 

Çevirenin notu: Bu metin Fransız filozof Gilles Deleuze’ün 20. ölüm yıldönümünün (4 Kasım 1995) ardından, 8 Kasım 2015’te Los Angeles Review of Books’un sitesinde yayımlandı (Metnin İngilizce aslına şu linkten ulaşılabilir: https://lareviewofbooks.org/article/undigesting-deleuze/). Montreal Üniversitesi’nde İletişim alanında profesör olarak çalışan ve Deleuze düşüncesinin en özgün ve deneysel takipçilerinden biri olan Brian Massumi, bu sıkı metinle, Deleuze’ün 20. yüzyıl sonlarına doğru akademi kurumu ve yerleşik düşünce alışkanlıkları tarafından asimile edilip ehlileştirilmesine karşı, ondaki asimile edilemez olan tekilliği yeniden hatırlatıyor. “Deleuze”e sadık kalmak yerine, onun düşüncesinin henüz keşfedilmemiş varyasyonlarını açığa çıkarmaya, onla birlikte yeni deneylere girişmeye ve bu yolla onun kolayca “hazmedilmesine” direnmeye dair bir çağrıda bulunuyor. Massumi’nin bu çağrısının farklı biçimlerde yankılandığı kitaplarından bazıları şunlar: A User’s Guide to Capitalism and Schizophrenia: Deviations from Deleuze and Guattari (The MIT Press, 1992), Parables For The Virtual (Duke University Press, 2002), What Animals Teach Us About Politics? (Duke University Press, 2014),  Politics of Affect (Polity, 2015). Bu kitaplar arasında Türkçe’ye çevrilenler Kapitalizm ve Şizofreni İçin Kullanıcı Rehberi (Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 2013), Duygu Politikası (Otonom Yayınları, 2019) ve Hayvanların Politika Hakkında Bize Öğrettikleri (Norgunk, 2020).

 

 

DELEUZE, ASSİMİLE EDİLEMEZ OLAN.

 

Ya da öyle gözüküyordu.

Deleuze’ün çalışmalarının İngilizce konuşulan akademi dünyasındaki alımlanışı dikkate değer ölçüde yavaştı. Kısa süren ilk ilgi sağanağı 1977’de iki önemli yayın vesilesiyle gerçekleşti: Félix Guattari ile birlikte kaleme alınan Anti-Oedipus’un çevirisi ve bu iki başlıklı kitap hakkında isyankâr Semiotext(e) dergisinin kitapla aynı adı taşıyan özel sayısı. Bu iki yayının uyandırdığı heyecan ekseriyetle akademinin dışında hissedildi. Bu heyecan, politik ve sanatsal sıra dışılığın hanesine kaydedildi (henüz internetin ortaya çıkmadığı, neo-liberalizmin veri madenciliğinin ve niş pazarlamasının her şeyi yeniden değerlendirip kullanıma sokma yeteneklerinin yeni yeni şekillenmeye başladığı ve sıra dışılık kavramının güçlerini henüz elinden almamış göründüğü bir zamandan söz ettiğimizi hatırlayalım). Akademi içerisinde, en az uysal köşe, Deleuze’ün kendi ana disiplini olan felsefeydi. Kararsız ve geçici bir buyur ediş, Avrupa düşüncesinin geç 20. yüzyıl Anglo-Amerikan entelektüel manzarasına yayılan ardışık dalgalarının döküldüğü geleneksel şelaleden, edebiyat bölümlerinden, geldi. Deleuze’ün düşüncesi çiseleyen yağmur kadar etkili olmamıştı. Asıl etkili olanlar, yanından geçerlerken Deleuze’e el sallayan [waving] Foucault’nun iktidar, Baudrillard’ın simülasyon, Derrida’nın yapısöküm ve Lyotard’ın post-modern dalgalarıydı.

Önemsenmeden yanından geçilip gidilmesinin kısmi nedenini anlayabilmek için, “Deleuze” ve “dalga” arasına hangi özetleyici nitelendirmelerin yerleştirilebileceğini hayal edelim. Akla gelen adaylar –mikropolitik, rizomatik, virtüel, tekil, oluş, ampirik-üstü, göstermeyen-göstergebilim, anorganik-dirimselci, olumlayıcı– Deleuze’ün marjinal konumunu olumlayıp şişirmektense onu kaşeleyip kesinleştirmeye daha uygun gözüküyordu. Bu, söz konusu anahtar terimlerin, anlaşılmaz bir jargonu diğerlerinden daha çok andırır gözükmelerinden kaynaklanmıyordu yalnızca (herhangi bir terim, yeni bir terime dönüşmeden önce bir jargondur). Daha ziyade, bu terimlerin barındırdıkları teorik ve politik bahislerin dolaysızca okunaklı olmamasından ileri geliyordu; zira, basitçe, biçimlendirildikleri zemin tanıdık değildi. Deleuze, zamanın baskın eğilimlerine ters akıntılarda çalışıyordu. Diyalektik-olmayan Spinoza’yı Hegel’e yeğlemişti; yapısalcılığın kadir-i mutlak “dilsel emperyalizm”ini ve onun semiyotik mirasçılarını reddetmişti; erken sosyolojinin anti-Durkheim’ı Gabriel Tarde ile müttefik olmuştu; Fransa ötesinde pek az tedavülde olan standart-dışı bir Nietzsche okumasının başını çekmişti; hem Lacan’ın Fransa’daki Freudculuğunu hem de onun en güçlü rakibi olan Amerikan ego psikolojisini eleştirmişti; bütün eserleri boyunca, o zamanlar bilim felsefecileri olarak henüz tanınmayan Gilbert Simondon ve Raymond Ruyer’le örtük ya da açık biçimde daimi bir diyalog halinde kalmıştı; o zamanlar ciddi olarak modası geçmiş A. N. Whitehead’le güçlü yakınlıklarını sürdürmüştü; ama belki de en kötüsü, birçoklarının nezdinde resmi ölüm ilanı yayımlanmış metafiziğe olan dinmeyen aşkının nişanını gururla taşımıştı. Özgün felsefi sentezini işlemek için “minör” figürlerden yararlanmaya kendini adaması ve bu büyük ölçüde tanınmamış öncüllerinin katıksız çeşitliliği, onun konumunu hesaplanamaz kılmıştı.

Onu okumaya imkân verecek kavranılabilir herhangi bir zeminin yokluğunda, bağlam üzerinden bir bağlantıya tutunuldu: Mayıs 1968. Deleuze’ü izah edebilmek –ve gözden çıkarmak– için, çoğunlukla, Fransa’da Beşinci Cumhuriyeti Gaullist köklerine kadar sarsan ve onun Guattari ile kaçınılmaz karşılaşmasına sahne olan işçi-öğrenci ayaklanmasına başvuruldu. Deleuze ilk olarak Anti-Oedipus’la tanınmıştı ve Anti-Oedipus, Mayıs ’68 kültürünün yoğun ama kendi içinde sınırlı bir ifadesi olarak görülmüştü. Ne esere ne de yazarlarına, Fransa’da o zamanın bir alameti olmanın ötesinde bir önem ve anlam atfedilmişti. O zamanın alameti ya da modası denilerek basite indirgenen şey, giderek geçersizleşmeye başladığı düşünülen (Reaganizmin adlandırdığı gibi) “çocuksu solculuğun” kendiliğindenciliğinin temsilcisi olmaktı. Okunması eğlenceli bir kitap olduğu sıkça tekrar edilse de en fazla birkaç vurucu metafor üretmekte başarılı olan, anlaşılması güç düşünsel bir serbest çağrışım gevezeliğinden başka bir şey değildi Anti-Oedipus. 1987 gibi geç bir tarihte bile, üstelik Fransız düşüncesine açıklığıyla tanınan önemli bir Ivy Ligi üniversitesinin, Deleuze üzerine bir tez önerisi teklifini, onun akademik ve bilimsel bir ilgi düzeyini hak edebilmek için yeterince ciddi bir figür olmadığı gerekçesiyle reddetmesi mümkün olabiliyordu. Kendi kişisel deneyimimden söz ediyorum ne yazık ki. Deleuzeyen düşüncenin akademi kurumu içerisinde doğası itibariyle asimile edilemeyecek kadar radikal olduğuna dair (ulaşmakla bir miktar kendimle de iftihar ettiğim) kanaati kafamda pekiştiren ve netleştiren bir deneyimdi bu benim için. Nasıl da yanılmışım. Yapıtlarının çoğunun İngilizceye çevrilip ulaşılabilir olması ile çok sürmeden hava değişmeye başlayacaktı.

Hızlıca ileriye sarıp günümüze gelelim. Deleuze, bugün en çok alıntılanan yazarlardan biri. O her yerde; öyle ki, Deleuze yorgunluğu pek çok alanda aşikâr hale geldi. “Gilles” adının yanı başında, soyadı, bir kilisenin adıymışçasına (“Deleuze Kilisesi” ç.n.) çınlıyor pek çok kulakta. “Deleuze ve…” ile başlayan akademik ciltlerin basımı, endüstriyel boyutlara ulaştı. Deleuze’ün kat ettiği “minör” figürler, büyük ölçüde onun eserleri aracılığıyla, yeniden keşfediliyor ve her biri şimdiden kendi mini endüstrilerini yaratmış durumda (Ruyer’i istisna tutalım, o daha gelmek üzere). Deleuze Çalışmaları [Deleuze Studies] dergisi dokuzuncu senesini deviriyor ve bu derginin işbirliğinde her yıl hazırlanan uluslararası konferanstan önce bir haftalık “Deleuze Kamp”ları düzenleniyor. Çok ciddiyim. Evet, gerçekten böyle adlandırıyorlar.

Deleuze, asimile edilmiş olan.

Öyle mi sahiden?

Nasıl gelindi bu noktaya? Deleuze’ün, onu uzun bir süre boyunca tiksintiyle tüküren (kendi ülkesinde, ironik bir biçimde, hâlâ öyle yapılıyor) bir kurum tarafından hazmedilmesine izin veren neydi? Deleuze’ün düşüncesine, ölümü sonrasında, hazmedilmesinin ardından canlı bir biçimde yeniden tükürülmesi umudunu sağlayabilecek bir hazımsızlık ya da gıda zehirlenmesi var mı peki şimdi bu kurumda?

Hayli bereketli Deleuzeyen literatür, ilk alımlamanın doğurduğu yanlış anlamaları da düzeltmişti üstelik. Ve hiç de düşük nitelikli bir literatür değildi bu. Bilakis, tek başına ve Guattari ile işbirliği halinde kaleme aldığı yazılarında ördüğü kavramsal ağın karmaşık ve sık dokusunu maharetle çözen ve onun/onların eserlerinin düşünce tarihi içerisindeki konumunu açıklığa kavuşturan yüksek nitelikli pek çok yorumcu tarafından kutsanmıştı Deleuze. Akademinin Deleuze’ü yutabilmesini sağlayan şey çok daha zeki ve incelikliydi; tam da bu yüzden, olası bir yorum hatası ya da düşünsel içeriğin kusurundan çok daha güçlü ve sinsiceydi. Yutabilme, alışkanlıklardaki bir dönüşüm sayesinde mümkün oldu; bir “yön” ya da “tarz” gibi, bir alışkanlık da değişti. Deleuze’ün düşünme tarzı, akademinin değirmenine dökülür dökülmez bir dönüşümden geçirildi. Deleuze, “düşünce imgesi” olarak adlandırdığı bir şeyden sıklıkla söz etmişti. Bu, düşüncenin hareketinin kendini yürürlüğe soktuğu bir tarza karşılık geliyordu: kavram yaratımının nasıl ve neyin sonucu olarak gerçekleştiği.

Geneli itibariyle her düzeyde düşünmeye bulaşan felsefenin geleneksel düşünce imgesini (Ya da tersi mi olmuştu? Muhtemelen her ikisi de birbirine bulaşmıştı) özetlemek için iki terime başvurulabilir. Bunlar, “genellik” ve “eleştiri”dir: fikirlerin genel oldukları ve en kuvvetli kullanımlarının bir şeyi, göz ardı etmektense, “sadece bir …vakası” (boşluğu doldurun) olarak saptamak ve sabitlemekten geçtiği fikri. Söz konusu görüngünün, bir “…vakası” olarak boşluğu, genel olarak bilinen bir kategori ile doldurulur. Özel vaka, ait olduğu ve bir norm olarak kullanılan genel kategori tarafından değerlendirilir ve yargılanır. Kategoriye atfedilen değer (her zaman atfedilen bir değer vardır) vakanın başına getirilir; vaka, bu değer zemininde ya göklere çıkarılır ya da elenir. Bu işlemin aldığı mantıksal biçim tasımdır. Örnek: Deleuze bir post-yapısalcıdır. Post-yapısalcılık boş bir gevezeliktir. Dolayısıyla, Deleuze boş laf eden bir gevezedir. Sonuç bir sınıflandırma ve etiketlemedir: Boş verin Deleuze’ü. Esas problem, tasımdaki her terimin genel bir fikir oluşundan doğar. Her birinin, tek bir şey olduğu varsayılır ve bu şeyin varsayımının hâlihazırda biliniyor olduğu kabul edilir. Bu hâlihazırda bilinenlerin yan yana dizilimi ile yeni hiçbir şeye varılamaz (dizilime bağlı olarak, bir dışlama ya da onaylamadan başka hiçbir şeye). Söz konusu prosedür, her şeyin canlı olduğunu, kendi üzerinde sürekli yeni varyasyonlar meydana getirecek biçimde dünyayı dolaşmaya devam ettiğini, kendini yeni baştan dünyaya dahil ettiğini gözden kaçırır. Her şey süreç halindedir. “Deleuze” yoktur. Her yeni okuma kadar hızlı çoğalan deleuzeler vardır. “Deleuze”, hep inşa halinde, süreç içinde değişerek devam eder. Eleştiri ile birlikte genel fikrilerin etkisi öldürücüdür. Oldukça basit bir biçimde, süreci ve onun her şeye karşın barındırdığı yönetilemezliği ıskalar. Bu sayede, herhangi bir şeyin ve her şeyin, eleştirel ya da kutsayıcı bir biçimde, bünyeye katılımının yolunu yapar. Karşıt olunana protesto ve itirazlar, ya da genel fikir ile ittifak halinde eleştiriler, son derece kurumsallaştırıcı birer jestten başka bir şey değildir.

Genel fikir ve eleştiridense tekillik ve olumlamaya dayalı başka bir düşünce imgesi daha vardır. Onun prosedürü tasımsal sınıflandırma değil karşılıklı içermedir.

En basit düzeyde, tekillik, her şeyin hâlihazırda bilinen kategorilere uymayan karakterler sergilediği olgusuna tekabül eder. Küçük bir ayrıntı, neredeyse algılanamaz olan bir tik, hatalı bir yaratılış. Bu kuraldışılıklar şeyin tabiatına içkindir; öyle ki onlarsız olduğundan başka bir şeye dönüşürdü: Her şey kendi başına bir türdür. Bir şeyin tekilleştirici özellikleri o şeye içkin olduğu için, söz konusu özellikler nominal bir kategoriye dönüşmekten kaçarken, bu kategoriye dayalı herhangi bir genel prosedürün düzenine de girmezler. Kendiliklerinde kalmaya ısrar ve devam ederler. Potansiyel bir varyasyonun artakalan enerjisi ile direnirler. Kendilerinde ısrar etme biçimleri, aniden yeni enerjiler üstlenerek daha da kuvvetlenebilir. Asgari bir enerjiyle bile, şey tarafından sürüklenmek yerine, onu kendi ardlarından sürüklemek için algılanamaz bir biçimde önayak olmaya başlayabilirler. Bir tikin ya da işlenmemiş karakter eğilimlerinin bir alışkanlığa nasıl dönüşebildiğini ve bir alışkanlığın gündelik hayatı nasıl alt üst ve domine edebileceğini düşünün. Ya da basit ve geçici bir hevesin, önemsiz bir tutkunun, bir hayatın istikametinde kademeli olarak ne gibi büyük değişikliklere yol açabileceğini. Metafizik, sürece hakkını verecekse eğer, bu kuraldışılıkların en sıradanlarının aslında metafiziğin sermayesinden başka bir şey olmadıkları söylenebilir.  Onu potansiyel olarak sürükleyebilen, hem de başka bir yere, belki de kendinden başka bir şeye dönüşeceği bir eşiğin ötesine sürükleyen veçheleri hesaba katılmadan bir şeyin kavramı nedir zira?  Kavram, potansiyel ve oluş ile yenilenen tekilleştirici karakteristikleri sarmalayacak kadar bükülebilir olmak zorundadır. Doğası itibariyle sertleşmiş ve kabuk bağlamış herhangi bir genel fikrin olmayı umabileceğinden daha esnek biçimde soyut olmalıdır.

Bütün bunlar temelde eğilimlerle ilgilidir. Bir şey, potansiyeli tutan ve oluş içinde yayan bir eğilimler demetidir. Kategorileştirmenin ötesinde, bu eğilimleri, potansiyelin hareketleri olarak kavramaya uygun prosedürler nelerdir? Şeyleri bu tarzda nasıl anlayabiliriz? Soruyu yanıtlamaya başlamadan önce, eğilimlerin birbirlerini karşılıklı olarak dışlamadığını hesaba katmamız gerekir. Neredeyse bir klişedir bu. Pekâlâ nefret tohumları olarak görülebilecek parıltılar olmadan âşık olmak nedir ki? Yanıt: Genel bir romantizm fikri, ayrıntılı olarak hiçbir gerçek aşk deneyimine yanıt veremez. Ya da, yeniden sormak gerekirse, âşık olunduğunda uzaklaşıldığı ya da çıkıldığı varsayılan bir kategori olarak arkadaşlığın cömertçe yardımı olmadan aşk nedir? Eğilimler, potansiyel olarak, daima, birbirlerini ve hatta karşıtlarını içerirler. Süreç içinde karşılıklı içerme halindedirler. Doğaları ya da oranları – arkadaşlığın bir aşkta bulunabilecek niteliği ya da oranı söz gelimi – genel olarak uygulanabilir herhangi bir kategoriye referansla değerlendirilemez ve dolayısıyla peşin olarak çözülemez. Bir eğilim kendini nasıl ifade ediyorsa öyledir. Başka deyişle, bir şeyin “neliğine” (“-dir”) ancak onun oluş sürecine eşlik edilerek ulaşılabilir. Bu, deneyi davet eder: şeyi kendi potansiyelini daha çok ifade edebilmeye doğru çekiştirmek ve çimdiklemek. Bir şeyi kendi tekilliğinde kavramak için yeterince esnek bir biçimde soyut olabilmeye can atan metafizik anlayış, paradoksal bir biçimde, pragmatik olarak ilerler. Bu, katılım anlamına gelir (düşünce deneyi ya da deneyiminde virtüel olarak gerçekleşse bile). Fakat herhangi bir verili şeyin potansiyel varyasyonlarının sınırları hiçbir zaman önceden tükenmeyeceği ve kestirilemeyeceği için, katılımın parametreleri de önceden verili değildir. Her türden a priori varsayım sürece sadece kısa devre yaptırabilir. Şeyi düşünmek, en baştan bitmez ve kestirilemez olana açık kalmalıdır: Spekülatif olmak zorundadır. Burada söz konusu olan düşünce imgesi, tuhaf ve şaşırtıcı bir kuştur: Spekülatif bir pragmatizm. Spekülatif pragmatizm, aktif bir biçimde, düşündüğü şeyin potansiyelini olumlamalı, ona eşlik etmelidir. Filozof, şeyin dışında ya da üzerinde bir yargı mercii değildir. Şeye dalmayı bilmelidir. Kendi düşüncesi/faaliyetini söz konusu süreçte karşılıklı olarak içermek zorundadır. Kayıp nitelendirme için iyi bir aday bulduk: Spekülatif-pragmatik Deleuze dalgası.

Dalmak: Bir katılım etiği. Tikleri ve karakter özelliklerinin yanında, anlamının her şeyin aktığı ve hiçbir şeyin önemli olmadığı biçiminde kurgulandığı bir kendiliğindenciliğin dışındaki politik eğilimleri barındıran bir etiktir bu. Spekülatif pragmatizm için, her şey potansiyel olarak akar. Ama tam da bu yüzden, her küçük şey önem arz eder – önceden tahmin edebileceğimizden çok daha fazla üstelik. Her şey önemlidir; bilhassa potansiyelin kendini açmasının tekil izlerini takip ederken daha da önemlidir. Öneme hakkını vermek, bir şeyin önemli oluşunun izlerini takip etmek, sürecin potansiyellerini onurlandırmak için, büyük bir pragmatik ve spekülatif özenle ona katılmak gerekir – ve tabii aynı derecede ustalıkla. Bu faaliyet doğası gereği politik bir öğe barındırır. Özenle, karşılıklı içermenin sanatı: politik olanın en esaslı tanımıdır belki de bu.

Akademi kurumunun işleyiş usulüne bu faaliyetten daha yabancı bir şey yoktur. Akademinin araştırma modeli, genel fikir ve onunla ilişkili eleştiri idealine esir olmuştur. Anlamanın kazançları zaten önünde hazırmışçasına, hâlihazırda bildiğini iddia eder. Böyle bir şey ancak bütün oyun önceden oynanıp bitseydi mümkün olabilirdi. Akademi kurumu, potansiyelin ifadelenmesi olarak etkin anlama sürecini, edinilmiş bilginin aktarımıyla karıştırır. Deleuze düşüncesinin potansiyel kuvveti, ancak alternatif spekülatif-pragmatik düşünce imgesi yeniden diriltilebildiği ölçüde akademi tarafından sindirilmekten kurtulabilir. Deleuze’ün yeniden asimile edilemez olması için, bu düşünce imgesi, gelmiş olduğu yere, Deleuze’ün kendi gövdesine çevrilmelidir – onun kendi tekilliğini yukarı çekmek ve ayağa kaldırmak için. Metinlerinin artakalan enerjisinin sınırlarında düşünceyi yeniden sarmalayın. Bu gövdenin hâlihazırda en küçük ayrıntılarında içerilen henüz bilinmeyen varyasyonları, gelmekte olan deleuzeleri, karşılıklı olarak içerin. Deleuzeyen gövdeyi yeniden oluşa açın, hazmedilmeye direnin. Çekiştirin, istemsiz harekete doğru itin. Onu kamptan çıkarın.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top