Bir Mülkiyet Filozofu: John Locke

13.11.2015  /  O. İnan Şenses

Hobbes’un sivil itaat ve devletle taçlandırdığı sosyal inşa sürecinin bireysel hak ve en saf haliyle mülkiyet ekseninde kurgulanışının mimarı John Locke’u kısacık bir değerlendirmeye konu etsek olur mu?

John Locke sosyal teorisini kurgularken geleneksel siyaset teorisi argümanlarından yararlanıyor. Düşünüşünün ana belirleyenlerini Platon’dan bu yana kullanılagelen kavram, yargı seti oluşturuyor. Aklın yapıcı bir kılavuz, tutkularınsa düzen inşasında bozucu bir güç olması, doğa durumundan sivil topluma geçiş zorunluluğu, bu örgütlenmenin olmazsa olmazlığı, iktidarın, yönetimin halkın yararını ilke edinen zorunluluğu… Ama bu kullanımların gerisinde bir özgünlük ışıltısı kendisini gösteriyor. Biraz zorlayarak, Locke tüm siyasi kurgusunu; nesnel bir durumun yansıması ve bu durumun devamlılığı için bir araç, bir kolaylaştırıcı olarak örüyor. Bu özgün parlaklık, Hoşgörü Üstüne Bir Mektup da ilk işaretlerini bize sunuyor olsa da Hükümet Üzerine Birinci İnceleme de ama çok daha berrak bir biçimde Hükümet Üzerine İkinci İnceleme de kendini duyuruyor. Emek, iş görme, çalışma üzerinden sahiplenilen mülkiyetin, toplumsal kuruluş ve düzenin sürekliliğinde asli öğe olarak en temele yerleştirilmesi bu parlaklığı, nesnelliği imliyor.

Öz biçiminde Locke’un sistemini nasıl ördüğüne bakalım. Düşünce geleneğinin doğa durumu/sivil durum ayrımı Locke için de bir başlangıç noktası. Hobbes ile karşılaştırdığımızda açık biçimde onun tersine doğa durumu, bir savaş durumu olarak tanımlanmaz Locke’ta. Ona göre doğa durumu başıbozukluk durumu değildir. İnsanın kendi varlığını koruma ekseninde doğayı sahiplenmeye yöneldiği, herkesin herkese eşitliği temelinde ortaklaşa bir birlikteliğin özetidir doğa durumu. Sahip olunan hakların birbirini baskılamadığı ve doğal bir özgürlüğün boy attığı, herkesin kendi egemeni olduğu, bu nedenle anlaşmaya dayalı bağımsız bir otoritenin olmadığı bir evre bize doğa durumunu sunar.

Ama en temelde mülk edinmenin, doğanın sahiplenilişinin, herkesin doğal hakkı olan çalışmaya bağlı ediniminin bir noktadan sonra oluşturacağı uyumsuzluk, dengesizlik ve gerginliğin zorunlu kıldığı güvenlik durumu bizi başka bir evreye buyur eder. İşte özetin özeti olan sivil, siyasal toplumun/iktidarın ruhu. Kanımızca Hobbes ve Locke süreci sanki tersten okuyor gibiler. Hobbes savaş durumuyla başladığından buradan türemesi gereken iktidarı meşrulaştırmaya girişir. Locke huzur dolu başlar ama sonrasında kopacak fırtınaya önlem almak için onay üzerinden şekillenen sivil bir iktidar tasarlar. Durum bu yapacak başka bir şey yok diyen Hobbes’tan; iyi, hoş ama sonrası çok çetin geçecek aman ha diyen Locke’a…

Locke sistemini çok yalın örüyor. Çıkış noktası doğa durumu. Belirttiğimiz üzere; herkesin eşit olduğu, kimsenin başkası üzerinde hak sahibi olmadığı, egemeni olmayan ortaklaşa bir yaşamın hüküm sürdüğü bir yapı karşımızda duran. Ama bu yapıyı siyasi/sivil boyuta taşıyacak, belirtilen olağan akışı bozacak ama bu dağılmaya aynı zamanda çözüm de sunan bir dinamik söz konusu. Nedir bu? Kendi kendisinin efendisi olan, kişiliğinin, eylemlerinin yani tüm yapıp etmelerinin sahibi olan, doğa karşısında emek süreciyle varolan, dönüştüren insan ve onun emeği. Son tahlilde; mülkiyet haliyle tüm emek sürecinin billurlaşması ve bu sürecin kendiliğinden yarattığı hakların toplumsal yapıyı belirlemesi aslolan. Tam da bu dinamik yapının, bu hak sahipliğinin sınırsızlığı siyasi iktidara toplumun örgütlenişinde yer açar. Özgür bireylerin onayı temelinde sözleşme/anlaşma üzerinden şekillenen, çoğunluğun temsili olan yasama/yürütme gücünün varlık yokluk nedeni emek aracılığı ile mülk edinişi korumak, güven altında tutmaktır.

Görüldüğü üzere sosyal inşanın belirleyen/belirlenen ilişkisinde Locke oluşturucu gücü, belirleyeni, temel hak olan emek verme ve buradan türeyen mülk edinişe yükler. Doğa durumunun bozucu gücü, ortaklaşa olana ayrım koyan değer yaratan emek, diğer taraftan sivil toplumun neyi gözeterek örgütleneceğinin de kılavuzu kılınır. Kişinin korunması en temel yasaysa ve kişiyi diğer canlılar arasında ayrıcalıklı kılan emek tam da kişiyi neyse o yapansa bu durumda yasanın üzerine titreyeceği şey emek ve onun ürünü olan değerlerin mülkiyeti olacak.

Locke bizce; emeğe, sahiplenmeye ve mülkiyete yaptığı ısrarlı vurguyla iktisadi olanın gücü üzerinde belirli bir açıklığa sahip. İktisadi olan; düzenin inşasında, siyasetin yapılanmasında belirleyici bir rol üstleniyor. Mülk edinişin, paranın sahneye çıkışıyla ne büyük bir dinamizme kapı araladığının, sınır tanımayacağının farkında Locke.

Bu temelde, Locke’a yöneltebileceğimiz başat eleştiri eksenini ortaya koyabiliriz. Kişinin kendi emeği, çalışması üzerindeki tasarruf hakkı toplumsal dokunun merkezinde yer aldığından; yasa her ne yaparsa yapsın, güvenliği, düzeni nasıl kurarsa kursun bu hak, yansız bir dinamik biçiminde tariflenebilir mi? Bu dinamik hiç kendi halinde kalabilir mi? Toplumsal örgütlenmenin temel çekirdeği olan emek süreci ve bundan türeyen mülkiyetin karmaşık örgüsünü her şeye karşın gözetme zorunluluğu ve dahası sivil toplumu bunu eksen alarak inşa etme girişimi toplumsal yaşayışa dönük bir çözüm olarak sunulurken, asıl sorunu bilerek ya da bilmeyerek açık ediyor olmayalım? Yoksa, iktisadi olanın farkında olup bunun onay temelli siyasi araçlarla dengelenip düzenlenebileceğinin yanılsaması içinde olmasın John Locke?

Peki ya özgürlük? Geleneğin özgürlük filozofu olarak selamladığı Locke özgürlüğü de mülk ediniş, sahiplik üzerinden anlamlandırıyor. Tüm yapıp etmelerimizin tasarrufu, sahipliği ona göre özgürlüğün temeli. Ne diyelim? İnsanın emeğiyle, iş görme becerisiyle hem doğayı hem de kendisini dönüştürdüğü, geliştirdiği fikrini benimsiyoruz. Peki ya ortaya konan ürünün sahiplenilmesinin bu sürecin nihai amacı ya da doğal sonucu olduğundan neden bu kadar eminiz? Mülk edinme biçimlerinin tarih boyunca farklılık gösterdiği düşünülecek olursa, her dönemin kendine özgü bir mülkiyet ilişkisi biçimi söz konusuysa neden öze ilişkin olan emek süreci yapay bir bağ ile sonuca erdirilsin ki? Yasa üzerinden tanınan, güvencelenen mülkiyet olmazsa olmaz mi gerçekten? Locke’un ömrü yetseydi ve İngiltere özelindeki mülk edinme dinamizminin kabına sığmazlığına tanık olsaydı; sahiplik hakkını, mülk edinişi böylesine masumca kurgulayabilir miydi; bilemeyeceğiz… Ama bilinen, tarihin açık ettiği şu: mülk edinme, sahiplik olgularının diğer yüzü mülksüzlük, sahipsizlik. Bir tarafın özgürlüğü, diğer tarafın amansız bağımlılığını o halde. Ve formül; hak, çalışma, mülkiyet ise bunun nihai varacağı yer çalıştırma, iş gördürme ve bundan türeyen daha çok mülkiyet. Peki bu durumda hak ne olacak? Emek ürününü sahiplenme hakkı öyleyse bu üründen feragat etme hakkına evrilecek. Sahi, hak mı demiştiniz?

 

Kaynakça

Locke, John. 2007. Hükümet Üzerine Birinci İnceleme. Çev.: Fahri Bakırcı. Ankara: Kırlangıç Yayınevi.

_________. 2012. Yönetim Üzerine İkinci İnceleme. Çev.: Fahri Bakırcı. Ankara: Ebabil Yayınları.

_________. 2013. Hoşgörü Üstüne Bir Mektup. Çev.: Melih Yürüşen. Ankara: Liberte Yayınları.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top