Bir Kez Daha, Gelmekte Olanın Laboratuvarı: Şili’deki Toplumsal Protestolar Neden 1980 Anayasasına Karşı Çıkıyor

24.12.2020  /  Francisca Moya & Marco Goldoni, Çeviri: Ulaş Karadağ  /  Etiketler: Çeviri, politik ekonomi, politika

Şili’nin başkenti Santiago’da, 2019’un ekim ayı başında metro ve otobüs bileti fiyatlarına yapılan zamları protesto eden insanlar, kısa süre sonra Pinochet diktatörlüğünden miras kalan anayasanın değiştirilmesi ve yeni bir anayasanın yazılması için de seslerini yükselttiler. 25 Ekim 2020’de bir referandum yapıldı ve halk yeni anayasa yapım süreci için ‘evet’ dedi. Buna göre Şili’de, üyelerinin tamamı seçmenler tarafından belirlenecek olan bir kurucu meclis eliyle yeni bir anayasa yazılacak. 2020’nin ocak ayında verfassungsblog.de sitesinde yayımlan bu yazı, Şili’deki protestonun neden Pinochet anayasasını karşısına aldığını genel hatlarıyla açıklamayı amaçlamaktadır.   

* * * 

Friedrich von Hayek’in, Şili’nin Pinochet tarafından 1980 anayasası ile şekillendirilmiş olan anayasal düzenine ne denli düşkün olduğu bilinen bir husustur. Margaret Thatcher, Hayek’in Pinochet Şili’sinin olağanüstü ekonomik performansı üzerine kaleme aldığı henüz bulunamayan bir mektubuna, bugünlerde kişisel arşivinden çevrimiçi olarak ulaşılabilen bir mektubuyla yanıt verirken, bu nüfuz sahibi ekonomiste “demokratik kurumları ve yüksek seviyedeki rıza gerekliliği göz önüne alındığında, Şili’de uygulanan kimi tedbirler[in] Birleşik Krallık için kabul edilemez” olduğunu hatırlatır. Thatcher’ın yanıtından hareketle, Avusturyalı düşünürün Şili deneyi hakkındaki coşkulu düşüncelerini çıkarsamak mümkündür. Peki, Pinochet anayasasının temel başarısı neydi? Şili toplumunu piyasa rasyonalitesinin içine yerleştirmek ve ekonomi ile olağan siyaset arasındaki ayrımı anayasa tekniği dolayımıyla tahkim etmek. Hayek’inkiyse sonuç odaklı bir değerlendirmeydi: ona göre anayasal düzenin nasıl kristalize edilmiş olduğu önemli değildi. Asıl önemli olan, bu durumun temin ettiği somut ekonomik başarılardı. Hayek gerçekten de Şili’de o dönem deneyimlenmekte olan özgün otoriter liberalizm-anayasallaştırma birlikteliğinin epeyce farkındaydı. Bugünlerde gerçekleşen toplumsal hareketler ışığında, Hayek’in Şili örneğinde başarı olarak saydığı şeye işaret etmek, 1980 Anayasasını ve onun mirasını tartışmak için iyi bir başlangıç noktası oluşturuyor. Bizse özel olarak, bu anayasanın Şili’nin politik ekonomisi üzerindeki tahkimatını vurgulamak istiyoruz. 

Fernando Atria’nın açıkladığı gibi, 1980 Anayasası, diktatörlükten miras alınan temel önemdeki toplumsal, siyasal, hukuksal ve ekonomik düzenlemelerden kimilerini tahkim eden farklı mekanizmalar (ona göre “kilitler” [locks], İspanyolca “cerrojos”) içeriyordu. Bu kilitlerden ilki, siyasal azınlıkların orantılı temsilini dışlayan “binomial” seçim sistemiydi[i]. İkincisi, anayasada temellendirilen “organik anayasal kanunların” (leyes orgánicas contitucionales), ilgili birçok alana ilişkin yasama faaliyeti bakımından 4/7 nitelikli çoğunluk oranını dayatmasıydı. Bu “organik kanunlar”ın neredeyse hepsi, diktatörlük döneminde çıkarıldı ve değiştirilmelerine dair ufak tefek ihtimaller eşliğinde demokratik hükümetler tarafından miras alındı. Üçüncüsü, Anayasa Mahkemesi’ne yasama faaliyetinin incelenmesine ilişkin (yasama süreci sırasında ve sonrasında) kapsamlı yetkilerin verilmesiydi. Dördüncüsü ise, anayasa değişikliği için gereken nitelikli çoğunluk oranlarının 2/3 ve 3/5 olarak belirlenmesiydi. 1980 Anayasasının bu dört boyutu, anayasayı son derece katı bir hale getirdi. 

Orijinal anayasanın bazı bölümleri (otoriter rejimle bağlantısı en açık olanlar) anayasanın kabulünü izleyen yıllarda değişime uğrarken, “kilitler”in neredeyse hepsi yerlerinde kalmıştır. Dolayısıyla, ülkenin ekonomik anayasasını ilgilendiren bölümlerin pek çoğunun günümüzde büyük ölçüde yürürlükte olduğu söylenebilir. Seçim sistemiyse 2015’de değiştirildi. Yeni sistem, yasama organına daha fazla partinin girmesine imkân tanıyarak Parlamentodaki siyasal temsiliyeti genişletti ve kadınların katılımları ile etnik-kültürel çeşitliliği arttırdı. Buna karşılık, anayasanın ekonomiye dair temel boyutları dokunulmamış olarak kaldı. “Organik alanlara” ilişkin nitelikli çoğunluk oranları, hala meclis üyelerinin 4/7’sinin oyunu gerekli kılıyor. Bu durumsa, meşru çoğunlukların politik ajandalarını uygulamalarının önünde engel oluşturuyor. Öte yandan, yasama faaliyetinin incelenmesine dönük ex-ante (ve tabi ki ex-post) yetkilere sahip olan bir Anayasa Mahkemesi, fiiliyatta üçüncü bir yasama dairesi olarak işlev görmektedir. Belirtmek gerekir ki bu kurum çoğunluk karşıtı (counter-majoritarianism) bir ruhla hayata geçirilmiştir ve kurumun anayasanın yorumuna ilişkin yaklaşımı orijinal metnin katılığını korumaktadır. Son olarak, anayasa değişikliğine ilişkin usulün zorluğu ve anayasada anayasa değişikliğine özgülenmiş bir bölümün bulunmaması, ekonomik anayasayı potansiyel dönüşümlerden korumaktadır.  

Söz konusu tahkimatın bazı paradigmatik örnekleri sosyal haklar alanında görülmektedir. Anayasa bir bakımdan eğitim, sağlık, emeklilik alanlarında özel hizmetlerin varlığını garanti ederek belirli sosyal hakların piyasa tarafından tayin edilmesinde köşe taşı işlevi görmüştür. Tüm bu örneklerde, anayasanın sarih dayanakları özel sektörün konumunu güçlendirmiş, reformlara ise köstek olmuştur. Eğitim, anayasal kilitlerin çeşitli uğraklarda olası dönüşümleri engellemek için nasıl kullanıldığının paradigmatik bir örneğini teşkil eder. Örneğin Şili, hiç yoksa 2006’dan bu yana, toplumdaki yapısal eşitsizliklerin üstesinden gelinmesine yardımcı olabilecek bir eğitim reformu hareketinin yükselişine tanık oluyor. Bu, kamusal alanda defaatle tartışılan bir konu. Kimi durumlarda, eğitim reformu tekliflerinin Parlamentodan geçmesi için mutabakata varılması mümkün olsa da (iki “anayasal kilit”in aşılmasıyla: binomial seçim sistemi ve 4/7 nitelikli çoğunluk oranı) bu tekliflerin birkaçı Anayasa Mahkemesi’ne taşınmış ve tekliflerin belirleyici unsurları anayasaya aykırı bulunarak reformun amaçları birçok farklı yönden savuşturulmuştur. 

Pinochet’nin anayasal düzeninin bir başka boyutunu, söz gelimi, gelecekteki siyasal eylem potansiyeli bakımından kalıcı etkilerle tahkim edilmiş olan fiyat istikrarı konusunu ele alalım. Askeri cunta, başlarda Merkez Bankasının bağımsızlığı fikrine kuşkuyla yaklaşsa da para politikalarını teknik bilgi doğrultusunda yürütmekle sorumlu bağımsız bir kurumun varlığına giderek sıcak bakmaya başladı. Ordu ile özel sektör arasındaki ittifak, cuntayı, tartışmaya kapalı bir anayasal ürün/çıktı olarak fiyat istikrarının korunmasının önemi konusunda ikna etti. Nitekim bu nedenle, Pinochet diktatörlüğünün son eylemlerinden birisi, fiyat istikrarının anayasallaştırılmasının bir aracı olarak, Banco Central de Chile’nin siyasal kurumlardan tümüyle bağımsızlaştırılmasını sağlayan bir organik anayasal kanunun çıkarılması oldu. Bu yüzdendir ki Banco Central de Chile para ve kredi politikalarının uygulanmasında özerk bir kontrole sahiptir ve temel olarak fiyat istikrarını korumayı amaçlamaktadır. Dahası, bu organik anayasal kanun ona başkaca politik-ekonomik güçler de atfetmiştir: dış borcun regülasyonu, döviz kuru üzerinde kontrol, dış ticaret politikası.  Bu durum, bir kez daha, söz konusu kilitlerin potansiyel reformları bertaraf etmede ve diktatörlük sonrasında merkez bankasının özerkliğinin korunmasında bir hayli etkili olduğunu göstermektedir. 

Bu kısa ve kısmi genel bakıştan sonra bir değerlendirme yapılabilir. Şili’nin anayasal düzeniyle ilgili temel sorun, 1980’de kabul edilen biçimsel anayasanın, siyasal eylemin çerçevelenmesinde hala kilit rol oynuyor olmasıdır. Bir başka deyişle, Şili Anayasasının meşruiyeti sorunu iki yönlüdür: anayasanın meşruiyeti hem nesep bakımından hem de siyasal eyleme açık alan bırakma kapasitesi açısından tartışmaya açıktır. İlk husus, sembolik ve tözel düzeylerde tartışmalıdır: anayasa yapım süreci daha başından itibaren rıza dışı karakteri nedeniyle lekelenmiştir. İkinci hususun tartışmalı olmasının nedeni ise, anayasanın sayısız veto durağına sahip olması sebebiyle olağan siyasetin gündemini tahkim etmesi, anayasal düzenin yeniden tanımlanmasını/ifade edilmesini imkânsız hale getirmesi, dolayısıyla da siyasal eylem alanlarını kapatıyor olmasıdır. Bu ikinci husus, bir aşırı-anayasallaştırma (over-constitutionalisation) örneği olarak ele alınabilir. 

Bu anayasal arka plan incelendiğinde, Santiago’da metro bileti fiyatlarına yapılan zamlara karşı gerçekleştirilen protestonun neden kısa süre içinde yayılarak esas hedefleri arasında anayasa değişikliğinin de bulunduğu bir harekete dönüştüğü çok daha anlaşılır hale gelmektedir. Bir kurucu meclis talebi, siyasal alanın açılması ve anayasallaştırma seviyesinin düşürülmesi arzusuna işaret etmektedir. Bu süreç ise, anayasa alanında çalışanlar bakımından ilgi çekici kimi hususlar içeriyor. Bir açıdan hareket, siyasal olanın özerkliği fetişizminden mustaripmiş gibi görünmüyor: hareket önemli toplumsal çıktılar talep ediyor ve tam yetkilendirmeye (full delegation) dönük bir istek bulunmuyor.  Ama aynı zamanda toplumsal iş birliğinin sınırları içinde kalan özdüşünümsel (self-reflexive) bir kapanma da değil söz konusu olan. En azından şimdiye kadar, söz konusu kurucu meclis talebi, siyasal makineyle ilişkiye girmenin ve anayasa yapım sürecini uzmanlardan uzak tutmanın önemini teslim etmiş durumda. Burada esas zorluk, toplumsal olanın siyasal olanla eklemlenmesinde yatıyor: bu, kurucu sürecin (constituent process), ilkinin ikinci üzerine çökmesine ya da ikincisinin başka bir anayasallaştırma süreci dolayımıyla kapanmasına izin vermeden gerçekleştirmesi gereken bir eşleştirme. Kırılgan ve riskli bir süreç olmasına rağmen, önümüzdeki aylarda sürecin nasıl gelişeceğini gözlemlemek ilginç olacak. Görünen o ki Şili, bir kez daha, gelmekte olanın laboratuvarı olabilir.  


Francisca Moya Glasgow Üniversitesi’nde doktora araştırmacısı ve Şili Üniversitesi’nde öğretim görevlisi; Marco Goldoni Glasgow Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doçenttir.  Metnin İngilizce orijinali için bkz. https://verfassungsblog.de/once-again-a-laboratory-for-what-is-to-come/

[i] İki adaylı seçim sistemi. Şili’de uygulanan bu seçim sisteminde, parlamento seçimlerinde her seçim bölgesinden iki aday seçilmektedir. Bir siyasal partinin ya da seçim bloğunun/koalisyonunun bir bölgeden iki milletvekili çıkarabilmesi içinse takip eden rakibinin iki katı kadar oy alması gerekmektedir (çn). 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top