ANKARA'DA OLUMSUZLAMANIN OLUMSUZLANMASI İHTİMALİ: BENJAMİN ÜZERİNE BİR DENEME

12.11.2013  /  Özhan Değirmencioğlu  /  Etiket: deneme

Benjamin hakkında şüphesiz ki yazılan çok şey vardır ve muhtemelen onunla ilgili kalem oynatan herkes, özellikle de Marksist damardan beslenenler, Marksizme olan gizil şüpheleri ile onda kendilerinden bir şeyler bulurlar. Yine şüphesiz ki Benjamin üzerine olan çalışmalar hayli geniş bir literatür oluşturmaktadır. Bu genişlik yine daha önce birçok kez dile getirildiği gibi Benjamin'in akademik algıya göre dört başı mamur sistematik bir felsefe oluşturamamış olduğundan kaynaklanmaktadır.

            Bu yazıda bu geniş külliyat arka planda kısmen gözden geçirilmekle birlikte akademik bir kaygıdan ve onu bir yerlere çekmek amacının dışında, belki de tek bir noktada bir istisna yaratılarak bir kurmaca içinde Benjamin'i aramak çabasına girişilecektir; tam da onun arzu ettiği gibi rüya içinde rüyadan uyanarak...

            Hakkında yazmanın en az düşünmek kadar zor olduğu bir insan Benjamin. Her şeyden önce isminin önüne bir sıfat koymak bile bir soruna yol açabilir. Yazar, düşünür, eleştirmen, edebiyatçı, filozof… liste uzatılabilir. Ancak mesele Benjamin'e bir sıfat koymaktan ziyade onun Walter Benjamin olarak kalmasının, bizzat kendisini ifade eden doğru sıfatları da içerisinde barındırmasına imkân vermesidir. Kısaca özgün ve tekil bir karakterle karşı karşıyayız.

            Tekil diyerek de bir sorunsal yaratmış olabiliriz ve fakat bunun pahasına Alman felsefesi içerisindeki pozisyonunu da asgari bir tutarlılıkla ortaya çıkartmış oluruz. 1900'lerin başlarında çocuk olan, ergenliğinde 'Büyük Savaşı' gören, olgunluğunda ise sınır karakterini bir sınırda ebediyete taşıyan gizemli ve naif çocuk, Benjamin.

            Naif ve masum bir arayışı hayatının geri kalanına da tevdi etmiştir. Tam da bu çocukluk sayesinde mahallenin diğer çocukları, abileri, ablaları arasında sevimli, yuvarlak gözlüklü haliyle belirli sarkaçlar içerisinde gidip gelmiştir.

 

            Yakın dostu Scholem bu sarkacın uçlarından bir tanesidir, hakeza Brecht bir diğeridir... Sonradan arkadaş olduğu arka mahalleden Adorno bir diğeri... Marx ise mahallenin büyük abisi olarak Benjamin tarafından temas edildiği andan itibaren kısmi bir hayranlıkla anılacak ve ulaşılamayacak olan geçmişin bir karakterini simgelemektedir. İsmi geçenler, anılmayanlara göre az sayıda ancak en önemlileridir.

            Berlinli orta sınıf Yahudi ailesinin bir ferdi olarak Benjamin, sınırları belirlenmiş bir kimlik içerisinde büyümüştü, geç modernleşen ve millileşen bir ülkenin başkentinde. Bu sınırları belirlenmişlik onun kendisine bir sınır karakter inşa etmesine zemin hazırlamıştır.

            20.Yüzyıl gelmekteydi ve modernlik ya da tarihin meleğini geleceğe doğru ittiren fırtına muadillerinden çok daha güçlü bir şekilde esmekteydi. Bu, bir insanın alt edemeyeceği hızda esen bir rüzgârdı ki bizatihi tarihin meleğini bile zorluyordu. Artık insan zorunluydu mekânlara, objelere ve ikisinin oluşturduğu düzen içinde ilerlemeye; lakin bu zorunluluğun bir özelliği daha vardı ki Benjamin'i asıl vuran şeyin bu olması muhtemeldir: Marx'ın yabancılaşma dediği sosyal gerçeklik!

            Birlikte büyüdüğü nesnelerin elinden kayıp gitmesini kendine dert edinen bir adamla karşı karşıyayız; bu, 1900'ler Berlin'i için de böyleydi.. Otoriter Prusya modernleşmesi, sert bürokrasi ve lebensraum* arayışları art arda eklemlenmiş ve 19.Yüzyılda inşa edilen tren raylarında yolculuğa çıkmışlardı; aynı zamanda trenler oyuncaklaşmaktaydı, küçük çocukların makinistliğe terfi ettiği salon zeminlerinde...

            Salon, üzerine yine çok şey anlatılabilecek bir mekân, hatta bir olgu. Tanpınar'ın ve Yakup Kadri'nin Ankara'sının en büyük meselelerinden, salon sunum yapılan yer; insanların ve nesnelerin… Hangi insanların? Makbul insanların. Hangi nesnelerin? Makbul nesnelerin.

            Makbul insan ve nesnelerin çağına modernizm diyerek yola koyulabiliriz. Eski olandan kurtulma yahut bir şeyi eskitme. Eskiyen yani zayıflayan, etkisini yitiren, kullanım ve değişim etkisini. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'da Marx'ın çözümlemeye başladığı şey, değer problemi!

            Değer iki unsura tekabül eder: özneye ve nesneye, daha ileri gidersek insana ve doğaya ve bir tarihsel maddeci tavrı konulmak zorundaysa da nesnel gerçekliğin ortaya çıkartılmasına, de-mistifiye edilmesine ve tözle, iyi olan arasında bir rabıta kurulmasına... Bilimsel sosyalizm başlığı atmadan da olsa evet, bilimsel sosyalizm! Nietzsche, iyiler ve doğrular için içi boş kabuklarla yetinmek diyordu bir yerlerde, ya da Alman felsefesine dönük bir tarif, Hegel ve Wagner'in kombinasyonu… [1]

            Benjamin bu sözlerin neresindedir? Her yerinde ve hiçbir yerindedir.[2] Benjamin'in gerçekliği nerededir? Belki de hakikat demeliyiz, lakin sorun da burada başlıyor. Benjamin'in aura'sı nasıl bir şeydir? [3] Tinsellik fısıldaşmaları duymalıyız tam burada!

Kentlerde Benjamin'i Aramak

Kent, Benjamin'in gerçeklik ve hakikate dair sorgulamalarında ikisinin de doğduğu, daha doğru bir ifadeyle 'işaret edildiği' alana tekabül ediyor. Konumuz, ‘kır mı? kent mi?’ başlığı altında modernitenin gerçekliğinin mekansal köklerini tartışmak olmasa da, bir soru sorarak ve bu sorunun yanıtını yazının ilerleyen kısımlarına bırakarak bir arka plan rengi vermek iyi olabilir: Kırsal bir Benjamin hayal edebiliyor muyuz? Yanıtımız evet ise insan-doğa ilişkisine tekrar dönmemizi tavsiye ediyorum, lakin bir 'istisna' ile: Kırsal Benjamin'in tarihin meleği ile ilişkisini nasıl kurgulardınız? Cennetten esen rüzgâr ki Ademoğlu'nu kendisine yeni bir cennet inşa etme takıntısına itmiştir. Yani doğayı dönüştürme takıntısı, belki de zorunluluğu demek gerekir, eğer tarihsiz bir zorunluluktan söz edeceksek. Elmadan intikam almak ne kadar zor olabilir ki?

            İlham kaynağı olarak Benjamin'in “1900'lerin başında Berlin'de çocukluk” kitabını almamız da bu yüzdendir. Çünkü Benjamin'in algı dünyasını sergilediği nesneler kent'e dair bir arkeolojik köken taşımaktadır: Sanat yapıtlarını incelerken, ilk(el) insanın yaratıları da, Blumeshof 12'deki anneannesinin evindeki objeler de[4] kentliliğe dair 'şeylerdir'. Bu kitap einbahnstrasse (Tek Yön) ile birlikte okunduğunda bir panik halinin hasıl olduğu göze çarpmalıdır. Ev sahibinin kapıya dayandığındaki eşyaların toplanma telaşı yahut Löwy'nin “yangın alarmı”[5] dediği durum..

            Berlin, Paris, Moskova, Kudüs, sınırda kaldığı İspanya ve gidemediği New York... Bunlar Benjamin'in zihnindeki kentlerinden bazıları; yazının da asıl sorusu şudur ki Benjamin için bir Ankara var mıdır?

            Kuşkusuz bu iddiadan ziyade bir tasavvurdur, hatta karanlıkta mum ararken bulunan bir kibrit gibidir de denebilir. Yukarıdaki soruya cevap, ‘hayal edilebilir’dir ve bunu kısmen Tanpınar[6] ve hatta Yakup Kadri de yapmışlardır[7]. Ancak bu tasavvurun altında yatan şey aynı zamanda bir anakronizmadır. Ama bu anakronizma Benjamin'in tarih kavramı üzerine yazdığı 5.tez ile bir tavır kardeşliği sergileyerek alt edilebilir: “geçmişi tarihsel olarak eklemlemek, onu nasıl olduysa öyle tanımaktan çok, tehlike anında parlayan bir anının efendisi olmaktır”.[8] Yahut bir önceki tezde bahsi geçen, dörtnala giden tarihin beliren bir imgede yakalanması[9]. Bu iki tez Ankara'ya dönük olası herhangi bir tasavvurun meşruiyetini de simgelemektedir; ama az önce değinilen bir şartla, yani mekân-zamansal anıların bir 'parıltı' olarak belirdiği ya da Benjamin'in Tek Yön'de, rüyasında yeri kazıp yakaladığı o belli belirsiz kilise kulesinde olduğu gibi[10]. Peki Ankara'da ne görülebilir? Ne yakalanabilir, yahut ne yakalanmalıdır? Bir geç modernleşme tipolojisi olan Berlin'de yakalanacak olanlarla bir kıyas kabul eder mi bu tasavvur? Mesele Benjamin'le beyhude bir gönül bağı mı kurmaktır yoksa onun tarih-üstü melankolisi ve romantizminin bir sonucu mudur?

            İkincisine daha yakın olmakla birlikte çok boyutluluk bir sorun olarak karşımızdadır: Benjamin'in ameliyathane/doktor benzetmesine[11], ancak bir ekle, yani masadaki alet ve tetkiklerin fazlalığıyla, başvurursak kötü bir kameraman ve fazla metodist bir doktor olarak kent ve kentin gündelik yaşamına ilişkin çok fazla ayrıntıda boğularak hasta kabul ettiğimiz bölgeye inmeye mecbur bırakıldığımız bir görsellik çölünde olduğumuzu anlarız.

            Ankara'da uzun zamandır yaşamını sürdürenler bilirler ki kısa zamanda kent mekânının uğradığı değişiklikler ürküntü vericidir. Değişimden ziyade sınırsız bir büyüme ve genişleme ile karşı karşıya bulunulduğunu görmek için ise istatistiklere bakılması kâfi olacaktır. 1980'lerde 3.3 milyon düzeyinde seyreden nüfus, 2011 verilerine göre 5 milyon sınırına dayanmıştır.[12] Malthusçu bir vurgu yapılmayacak olsa da bu kayda değer bir dönüşümün rakamsal ifadesidir. Aynı biçimde Berlin'e dönersek de benzer olmaktan öte daha dramatik bir tabloyla karşı karşıyayız: 'Groß-Berlin-Gesetz' (Büyük Berlin Planı) ile kent bir anda mekansal olarak 13 kat büyümüştür ve nüfus da çeşitli alt idari birimlerin katılımıyla 1.9 milyondan 4 milyon sınırına gelmiştir.

            Aynı zamanda 1920'li yıllar Berlin'in altın yılları olarak anılmaktadır; gözle görülür bir kültürel canlanma, birçok sanat alanında ve mimaride ekspresyonizm Weimar Dönemine damga vurmuştur.[13] Bundan önceki artış ise 1871 ‘zaferine’ karşılık gelir ki, bu, Touraine'in ifadesiyle toplumsal mücadele ile ulusal mücadelenin birbirine karıştığı bir modernleşme bunalımının da ifadesidir[14] ve adına ünlü Siegessaüle (Zafer sütunu) dikilmiştir.[15] ‘Zafer’in ertesinde hızlı sanayileşme atılımı ile nüfus kısa sürede beş yüz bin den bir buçuk milyona çıkmıştır. Bu yeni tabloda toplumsal ilişkiler de yine dramatik olarak değişmiştir. Yeni sınıflar ve yeni bir kültürel form ortaya çıkmaktadır. Naturalizm bu dönemin bir diğer meselesidir. Pozitivizmin, özellikle Fransız ve Rus edebiyatının etkisi, sanattaki özne-nesne ilişkisinde bir kopuşa ve tabiri caizse bir yabancılaşmaya yol açmıştır. Aslında yabancılaşma sürecinin ifadesi olarak beliren bir edebiyat çevresinden bahsetmek yanlış olmayacaktır. Hızın ve zamanın öneminin artması, burjuva kültürünün içten içe idealize edilmesi ve (ki Sombart'ın erken ve geç burjuva ayrımını da[16] bu noktada konuya dâhil edebiliriz) artık kendi kültürünü kendi yerelliğiyle kuran bir üretici sınıf tahakkümünün ortaya çıkması söz konusu olmuştur ki, bu durum, özellikle romanlarda, Benjamin'in deyişiyle “saniyelerin koşarcasına geçtiği bir hayat saatinin yansıması olarak roman kahramanlarının tepesinden geçen ve okuyucunun bu aynaya ürküntüyle baktığı bir şekilde” tezahür etmektedir; sonuçta “öznenin uyanışının bedeli, iktidarın tüm ilişkilerin ilkesi olarak kabulü”[17] olmuştur; iktidarın içkin ilkesi ise, tüketim adına her şeyi, özellikle de bireylerin parçası oldukları ve temas ettikleri zamanı ve mekânı sağaltmaktır. Sağaltılan şey yeniden dolaşıma girer ve nesneleşir; tarihin akışına ve ilerlemeye doğru...

            Bu noktada Hegel'e dönerek, onun tarih felsefesi ile Benjamin'in tarih meleğinin karşı karşıya durduğunu söyleyebiliriz; çünkü Hegel'de tarih kendine doğru yani tine doğru ilerler ve mutlak olarak tümele ulaşmaya çalışır ki ilerlemenin de hem tanımı hem de meşruluğu buradan gelir, tarihin ya da tinin karşısında her şey nesneleşir ve tinselleşir.[18] Ancak bir çelişki olarak nesnel aklın modernleşmeyle birlikte parçalanması ve öznelleşmesi söz konusudur aynı zamanda. Akıl, mükemmelleşme sürecinde tekniğe ve bireysel uzamda cinsellik ve tüketime, kollektif uzamda ise milliyetçilik ve işletmeciliğe ya da organizasyona saplanmıştır.[19] Çünkü teknik olan, iktidar sarmalının tekelindedir ve bir noktada nesnel akıl tuzağa düşürülmüştür.

            Benjamin işte böyle bir toplumsal/bireysel gerçeklik uzamıyla, nesneler sistemiyle, temas kurmaya çalışmaktadır. Gerçeklik algısı değişmekte ve değişmektedir; süreç olguya hakim olmuştur ve onu sermayenin akışı içinde yontmaktadır. Devlet ise bireysel emek yerine, tarihi gerçekleştirici unsur olarak tekelleşmiştir.[20]

            Bu tekelleşmeye karşı ise bir reaksiyon gelişmemiş, ortaya çıkan girişimlerse yenilgiye uğramıştır. Benjamin, özellikle 10.ve 11. Tezlerinde, bu yenilgilerin sebeplerini araştırma ve 'genel grev' yerine konforun hâkim olmasının hesabını sormaktadır.[21] Makalenin başlığına bu noktada dönmekte yarar var çünkü Benjamin'i fazlasıyla rahatsız eden ve melankoliye sevk eden status quo, kentlerin ya da kente ait kültürel formların akışında yeniden üretilmekte ve dağıtılmaktadır.

            Ankara da, yakın dönemde bir nüfus artışına ve daha da önemlisi geri döndürülemez bir betonlaşmaya ve mülkleştirmeye sahne olmak konusunda, anlatılan dönem Berlin'inden geri kalmamaktadır. Hatta iddia edilebilir ki 20.Yüzyıl başındaki sermaye hareketleri bugüne göre teknik sınırlılıklar dolayısıyla daha naif kalmakta, devamında ise yukarıda bahsi geçen gerçekleştirici devlet ya da Benjamin'in 1933 yılında son radyo programında anlattığı örnekte olduğu gibi, devletin büyük projelerinin 'ezilenlerin' üzerindeki yıkıcılığı, görünmezliği ve aymazlığı,[22] devletle sermaye arasında tipik bir tamamlayıcılık ilişkisi olarak geçmişten bugüne sarkmaktadır.

            Fuarlar, sergiler ve pasajlar zincirinde Benjamin'in en çok üzerinde durduğu konulardan birisi, kentsel yenileme ve özellikle Haussman sonrası Paris'idir.[23] Paris, 1848 hareketleri boyunca barikatların ve işgallerin mekânı olmuştur ve buradan çıkartılan ders ile devreye Hausmann girmiş ve kenti adeta talan ederek, proleter kitleleri merkezin dışına atmış, barikatlanamaz(!) geniş bir cadde yapısı ile flâneur tipler için geniş ve şatafatlı fantazmagorik[24] mekânlar üretmiştir.[25] Parisliler, Paris'ten uzakta yaşamaktadır, bu yıkıcı sanatçı Haussman'ın marifetleriyle; 1871'de barikatlar ve kitleler daha güçlü olarak geri dönerler; belki tam da Benjamin'in tarihte aradığı devrimci eylem, ampirik tarihi sürecini kesintiye uğratacak ve mesiyanik tarih ile buluşacaktır:[26] bir tür kurtuluşçu altyapısal devrim.

            Ankara'nın da benzer bir Haussman deneyimi vardır ve bunun tekrarlanmadığına inanmak için pek az sebebimiz var. İlk deneyim Alman ve Avusturyalı mimarlarla (Haussmann'ın da aynı kökeni paylaştığını belirtmeliyiz) yaşanacak ve 1. ve 2. Ulusal mimarî akımı ve kentsel gelişimi kendi akışına bırakan evrimci anlayışı,[27] pozitivist bir tasavvur ve tahakküm ile tahvil ederek aslında başlamadan sona erecekti.

            İlk pasajlar, cam ve çeliğin ve fetişleştirilmiş tarihin ürünleri olarak kiliselere benziyordu;[28] şimdi ise AVM'ler havaalanlarına benzemektedir. Tüketimin zamana ve mekâna yayıldığı ve sınırsızlaştığı bir fuar kültürüdür bu. Her kent birbirine benzemekte ve karaktersizleşmektedir. Benjamin için tarihin gerçek motorunu çalıştıracak olan materyalist romantizme öz teşkil edecek nesnelerin aurası bu aşırı dolayımlı ve hızlı sistem içinde nasıl görülebilir?

            1950'lere kadar süren Kemalist-Hausmanncılık döneminde kent ormanı, geniş bulvarlı yeni yerleşim alanları, Bahçelievler ile ilk örneğini veren steril-standart yaşam alanları ile “şehre devlet eliti el koymuş ve kendi organlarını yaratmıştır”. [29] Suavi Aydın'a göre Ankara üç dönem açısından incelenirse söz konusu bu ilk dönem, tarihsel şehrin gözden çıkarıldığı, şehirde devletin kurulduğu ve kurgulandığı dönemdir. İkinci dönem ise 1950'ler sonrasına tekabül eder ve devletin daha da büyüdüğü ancak merkezi iş alanlarının 'yenişehir' çevresinde yapılandırıldığı çevresel tahribat dönemidir.[30] Üçüncü dönem ise 1970 sonrası başlayan ve ikinci dönemde yaratılan rant alanlarının piyasaya entegre edildiği ve, tabiri caizse, sermayenin çökeltildiği, mekanın sermaye haline dönüştüğü ikincil çevrim sürecini[31] yansıtır ki bu dönemde yaşıyor olduğumuzdan hareketle özel bir dikkati hak etmektedir.

            Bu dönem artık iş hanlarının da sermaye için yetersiz kaldığı ve Atakule ile 90'lı yıllarda başlayan alışveriş merkezi furyasının patladığı bir dönemdir. AVM'leri Benjaminyen bir bakışla Pasajların bir versiyonu olarak ele almak yanlış olmayacaktır. AVM, bakılan, dolaşılan ve mümkünse en azından bir ‘fast-food’ tüketen avarenin son dadandığı yerdir; 'bak ama elleme' önem kazanmıştır ki bu da tam olarak avarenin tutumudur: izlerken dağılma[32] dağılıp düştüğü yerlerde kimlik kazanma. Peki ideal flâneur ya da avare ne yapar? Moda endüstrisine kredi kartıyla küçük de olsa katkı sunar. Çünkü bir anlamda plebleşme, daha sonraki kavramsallaştırmayla proleterleşme, yerini yukarıda dolaylı olarak bahsettiğimiz Touraine'in organizasyon kimliği olarak düşünülebilecek 'borçluluk' kategorisine bırakmış ve flâneur görme karşılığında bile bir borca girmiştir.

            Peki AVM'lerin mekanı neresidir? Pasajlardan farklı olarak AVM kültürü, en azından Ankara özelinde, kent çevresindeki gelir düzeyine göre farklılaşmış yeni yaşam alanlarına yakın hatta onlarla iç içedir. Ulaşımın hızına ve çeşitliliğine rağmen iç mekân ile pasaj mekânının birleştiğini söylemek gerekir. Zaten iç mekânlar da AVM'lerden farksızdır; ev içindeki 'büyük ekranlı televizyonlar' ve kişisel cep bilgisayarları üzerinden gerçekleşen reklam ve güdüleme bombardımanı sayesinde, 19. Yüzyıl Paris'indekine benzer yapısal unsurlara ihtiyaç azalmıştır; modanın sunumu çok çeşitli yayınlarla flanör'lerin bedenine “metaların fantazmagoryasını sıkı sıkıya yapıştırmaktadır”. [33]

            “Büyük kent merkezlerinin sakini yeniden vahşilik, başka bir deyişle tek başınalık konumuna düşer” diyordu Benjamin.[34] Peki artık kent merkezi neresidir? Tüketimden bağımsızlaşmış mıdır? Kısmen evet denebilir ama daha önemlisi kent merkezleri turistikleşmiştir; ortada içi boşaltılmış ve aurası alınmış binalar vardır ya da bunlar yeniden inşa edilmektedir ve auranın barındırması gereken zanaatsal/sanatsal dışavurumdan yoksun olan bu yeni binalar, artık teknik-örgütlü emeğin ürünleridir. Benjamin'de dışavurumcu emek sekülerleşmiş, sekülerleşen de dolaşıma girmiştir: Çeşitli dinî merkezlerin bile statüsü bundan muaf olmamıştır; bugün Ulus'ta Hacı Bayram ve çevresi incelendiğinde Agustus tapınağını bir ibadet geçmişinden dolayı içselleştiren eski ibadet kompleksinin çevresindeki çarşılar, İslami metaların satıldığı bir pasaja dönüşmüştür. Bu, Benjamin'in aradığı mesiyanik-uhrevi duyumsamaların da paralize olduğuna dönük bir tarif sunmaktadır.

            İslami metalar bir şekliyle, geçmişle hesaplaşmanın da aracı olmuştur. Erken cumhuriyet dönemiyle hesaplaşma ve öze dönme sorunu Türkiyeli aydınların kafasını kurcaladığı kadar toplumsal tahayyül ve eğilimleri de derinden etkilemiştir. Mesiyanik bir altın çağ fikrine benzer, Cumhuriyet hatta modernite öncesi İslami-emperyal bir altın çağ tahayyülü (yine makale sınırları bağlamında ayrıntıya girmemekle birlikte) burada belirtilmesi gereken bir öteki olarak Ankara'nın içinde ve karşısındadır ki siyasal alanın da fizikî zemini olan Ankara, ekonomik ve siyasal ayrımının cisimleşmiş bir örneği olarak İstanbul'la birlikte, böyle bir seçime tekabül eder. İstanbul'da olmuş/olagelen, Ankara'da olumlanmak zorunda kalır. Çünkü Benjamin'in penceresinden bakınca geçmişe uzanabileceğimiz, bakıp koklayabileceğimiz nesneler dünyası bu topraklar açısından İstanbul'da yerleşiktir. Abide-i Hürriyet İstanbul'da, Devlet mezarlığı Ankara'dadır ve bu da aslında devrimci bir kopuşun sonucudur, devrimin sonucunun nereye vardığından bağımsız olarak. Hölderlin'e Marx'ı okutmak,[35] Anıtkabir'de fatiha okuyunca gerçekleşebilir mi?

            Dini kültür ve metaları bir başka çalışmaya havale edip pasajlara geri dönersek, bir sonraki durağımızda karşımıza yine AVM'leşmenin bir başka yönü olan lokal pazarların ve bu pazarlardaki otantikliğin ortadan kalkması sürecinin çıktığını göreceğiz. Örneğin Bahçelievler, Yenimahalle gibi mahalle kültürüne sahip bölgelerdeki esnafın sayısının gün geçtikçe azalması, komşu-müşterilerin AVMlere kaymasının bir sonucudur. Terziler, billuriyeler, tamirciler, pastaneler, lokantalar; daha özele inersek Akman pastanesi, Tuna caddesi piknikleri, Ayhan mağazası...[36] Temas noktası gitgide azalmakta ve geçmişle kurulabilecek olan süreklilik bağları, yani yerellerdeki hikâye anlatıcıları,[37] mekânsızlaşarak imkânsızlaşmaktır.   

Kanuni İstanbul'una karşı Behzat Ç. Ankarası

“Senin bu Ankaralı haline inat /Boğaziçi köprüsünü götürüp assam/ Bir kartpostal gibi ortasına Kızılay'ın/ Sadece trafik mi? /Bütün ezberi karışırdı Ankara'nın” diyor bir şiirinde Nevzat Çelik. İstanbul'la kıyaslanmak gibi bir talihsizliğin ebed müddet kurbanıdır Ankara. Bu mekânsal kıyaslamaya fazla girmeden ancak Ankara'nın kaderindeki bu orijinalliğin de arka planda farkında olarak düşünmek gereklidir. Bir ütopya olarak kuruluşu onun kaderindeki bu kıyas yükünü yaratan olaydır ve tarihsel zorunluluklar dışında başkent işlevlerinin de esnekleşmesiyle birlikte fiiliyatta ulusal yönetim aygıtının yükünü taşımasa da resmi olarak bu statüsü devam etmektedir.[38]

            Behzat Ç. figürü, son dönemlerde Ankara'nın bu kimliğinin safına katılmış görünmektedir, Kanuni İstanbul'una, onun aşırı fetişleşmiş ve mitleştirilmiş sunumuna karşı. Emrah Serbes'in “Her Temas İz Bırakır” adlı romanından uyarlanan dizi, Ankara'nın kentselliğine yeni bir temsil kazandırmıştır: Erdemli ve isyankâr cinayet büro amiri başkomiser Behzat Ç!

            Konumuz açısından söz konusu diziyi, Benjamin'in Alman Tragedyasının Kökenleri ve Savaş ve Savaşçı üzerine çalışmalarında değindikleriyle düşünürsek, kahraman öğesi ve bu öğenin mekân ve zamanla kurduğu ilişki önem kazanır. Behzat Ç.'de, yerelliğin unsurları, hikâye anlatıcısı vasfıyla geçmişin gelenek olarak aktarılması ve dolayısıyla geçmişe bugünde otorite kazandırmasıyla[39] yeniden kurgulanmaktadır. Ancak, aurasını yitirmiş bir uzamda geçmişin hakikati, geçmişte bırakılmakta ve ilerleme bu uzamı domine etmektedir. Görülen rüyalar da[40]  bu yöndedir; hep trajiktir ve melankolisini olumsuzluklarıyla yeniden üretir ama bunun içerisinde mücadelesine devam etme motivasyonu da vardır.

            Burada kahramanımız bir dramanın içerisindedir ama kimi özellikleri bakımından da tragedya sahneye hâkim olmaktadır. Çünkü ne ölmekte ne de yaşamakta, ama kendini bir şeyler için feda etmektedir. Mesleği, çevresi, halk; ama bir o kadar da kendisi için. Bu feda edişle de “yeni bir evrensel/yerel düzenin, yeni bir toplumsal yapının müjdesini vermiştir”. [41]

            Kahraman düzeni reddeder ama hukuk karşısında susar;[42] söz konusu öyküde ise bir sınır durumdadır, mahkûmiyeti kendi içerisindedir, kendisini yargılamış ve mahkûm etmiştir. Başkentli cinayet büro amirinin asıl sorunu devletle değil entrikacıyladır ve Alman yas oyunlarında olduğu gibi gerçek egemen de bu entrikacıdır.[43] Yasal şiddet temsilcisi ise bu entrikacının peşindedir ve onu yasal egemenin yargısına teslim etmeye, bu olağandışılığı[44] ortadan kaldırmaya çalışır ki bu süreçte kendisi de olağandışı duruma gelerek statüsünü değiştirmek zorunda kalır.

            Tam da bu noktada Ankara'nın rant düzeninde (yasal) egemenin karakterinin, olağandışı egemeni içselleştirerek ve kimi zaman onun yerine geçerek kimi zaman da onun yanında eylem/işlem yürüterek olağandışı durumu kavraması ve sınırını çizmesi söz konusu olmaktadır[45] ve Ercüment Çözer de böyle bir kimliğin ifadesidir.

            Peki diziyi fenomen kılan unsurlar nelerdir? Şüphesiz ki bunun tek yanıtı trajik unsurlarında saklı değildir. Dizi, mekânları evin içine taşımakta ve anılarda kalan kırıntılarla sentaks kurmaktadır. İdealize edilmiş bir alt sınıf Ankaralı dilinin kimi unsurlarını da izleyiciye hatırlatmaktadır. Bu dil, kabadayı dilidir; ama daha da önemlisi yıkıcı karakterin dilidir. Yıkıcı karakter bilmek istemez; yıktığının yerine neyi koyacağını da düşünmez ve düşünmek istemez; her şeye şüpheyle bakar; flâneur’ün büyümüş bir modelidir o[46] ve dezenformasyona de direnç gösterir.

            Behzat Ç. aynı minvalde savaşçı figürünü de simgelemektedir. Bu figür ise en temel karakteristiği olarak ölümü hiçleştirmiş, anlamsızlaştırmıştır ve “taşlaşmış bir huzursuzluk”[47] içerisindedir. Estetik bilinç, onu mekanik bir bedenin fantezisiyle donatır ve belindeki silah ile dokunulmaz kılar.[48] Bu donanım da karakterin meslek kültüründeki örtülü devlet faşizminin ve onun unsurlarının argümanlarıyla yoğrulmuştur. Ona bir savaş alanı olarak öğretilen Ankara sokaklarında, giyimi, araba kullanışı, tespihi ve elinden düşürmediği bira şişesiyle bohemlik-flanörlük-kabadayılık-savaşçılık sarkaçlarında bir sentez olarak ortaya çıkar. İzleyicide tragedya sonrasındaki kitlesel istenç olasılığını ortaya çıkartan şey de budur.

            Behzat Ç., Ankara'nın memur imajındaki evrimsel bir ilerlemeyi metin yazarlarının Benjamin'in makinenin dişlisine yağ dökme eylemindekine benzer katkılarıyla gerçekleştirir. Rutinlik içerisindeki melankoli yanına isyanı da katarak anlam kazanır.

Deneme için bir sonuç denemesi

Tek Yön'de Benjamin yine çok vurucu bir betimleme yapmıştır. Bu teorik bir betimlemedir ama tarih üstü bir kimliği vardır: “Sınıf mücadelesi tasavvuru insanı yanıltabilir. Söz konusu olan kim kazanacak kim kaybedecek sorusunun cevabı değildir. Burjuvazi ve kapitalizm sonunda ortadan kalkacaktır lakin bu ortadan kalkış ekonomi ve teknik gelişmenin neredeyse hesaplanabilir bir noktasına kadar gerçekleşmemişse her şey bitmiş demektir”. [49] Bu yangın alarmıdır. Uygarlığın ve insanlık adına olan her şeyin sonuna dönük Löwy'nin tabiriyle “umutsuz bir umut”tur.

            Makalenin başlığına burada dönmenin yararı olacaktır. 'Olumsuzlamanın olumsuzlaması' özellikle Engels'in Anti-Dühring'de[50] tartıştığı ve teorik kökleri geniş alan kaplayan bir meseledir ki makale bağlamında bu tartışmaya girmeden Marx'ın Hegel'den ödünç alarak geliştirdiği bu fragman, “mülksüzleştirenler mülksüzleştirilirler” şeklinde anlaşılır.

            Ankara açısından olumsuzlamanın olumsuzlaması, böyle bir aşamalandırma içerisinde kentsel kültürün kurucu ve kurulu öğelerinin belirlenmesine binaen kent mensuplarına dönük bir çağrıyı da bünyesinde taşımaktadır. İktidarın ve dolayısıyla rant paylaşımının mekanında gündelik yaşantımızı flanörlüğü hiç de aşmayacak bir zeminde idame ettirmekteyiz. Temas kuramadıklarımız, temas kurduklarımızın yanında Baudelaire'in Paris'in üzerinde tanıladığı tozlardan bile daha önemsizdir; lakin toz da olsa tarihin meleğine ulaşabilmek ve onu mitik cennetin demir parmaklıklı camları arasından esen rüzgarın şiddetinden korumak için bir set çekmeye yeterli argüman sunmaktadır.

            Yaşanılan, deneyimlendiği, temas kurulduğu noktada insan aklı açısından bir anlam taşımaktaydı Benjamin için. Akla ise, geçmişi ideal ya da ütopik olanı değil ama henüz yabancılaşmamış, şeyleşmemiş, fetişleşmemiş olanı hatırlatmayı amaçlıyordu. Hacmen küçük, ama boyutuna ters bir önem taşıyan şeyleri, koleksiyoncu figüründe araması da bundandır.

            Lakin bir korkusu, daha doğrusu yaşadığı mutlak ve kendisine temas eden bir  faşizm gerçeği vardı ki, kaçmasına rağmen onu hayattan kopartıp alan da bu istenmeyen temas olmuştur. Çalışmaya başlarken betimlemeye çalışılan naif, meraklı ve Berlin'in yerlisi olan bu yuvarlak gözlüklü çocuk, oyuncak koleksiyonunu bırakarak ayrıldığı doğduğu kente geri dönememiş ve bir sınır durumda ölmüştür.

            Ölüm burada dışsal bir gerçekliktir artık; hatta gerçeklik bile değildir. Lakin Benjamin ölümü geçmişle bağ kurarak yenmiştir; geçmiş, bir olgu olarak görülmekten öte, gerçeküstü bir hakikat olarak vücut bulmuştur Benjamin'de. Ancak geçmiş, onu mitleştirerek araçsallaştıranlar tarafından Benjamin'e ve onun gibi milyonlarcasına karşı korkunç bir silah olarak doğrultulmuştu; yukarıda Behzat Ç.'ye atfettiğimiz özellikleri kısmen ya da tamamen elinde bulunduran cisimleşmiş Azrailler tarafından.

            Benjamin'in çağrısını Tek Yön kitabındaki iki alıntıyla tamamlayalım ki olumsuzlamak ve ikinci aşamada olumsuzlanmanın olumsuzlanmasına ve nihayet olumsuzlamanın olumsuzlanmasının olumlanmasını geçmişten gerçeğe taşımak ve AVM mağazalarının flanör kasiyerleri tarafından, flanör müşterilerine uzatılan pos makinası (product of sums) dışındaki gerçekliklerle de yüzleşebilmek şansını elde edebilelim.

            “Türk pulları üstündeki yazılar, İstanbul'dan gelen ancak yarı yarıya Avrupalılaşmış acar bir tüccarın kravatındaki, eğri duran, pek fazla havalı, pek fazla pırıltılı bir iğne gibidir...bunlar postanın sonradan görmeleri [...] banknot kılığına girmek istemiş büyük boyutlu çeşitleri mezhebindendir” [51]. Peki bu tüccar ne satmaktadır? Mal satmaktadır ve “Malların ölçüsü ile hayatın ölçüsü arasında gizli bir bağ vardır, yani para ile zaman arasında. Bir hayatın zamanı ne kadar beyhudelikle dolmuşsa onu oluşturan anlar da o kadar kırılgan, çok biçimli, dağınıktır, öte yandan büyük bir ömür eğrisi başarılı insanın varlığının yansımasıdır”. [52] Başarılı insan ise dolayısıyla para kazanan insandır, para kazanan ise parasal gerçekliğe tutulmuş bir flanördür; belki yaya değil de cipiyle gezmektedir otobana dönüştürülmüş kent merkezinde ya da AVM otoparklarında.

            “Gerçeklik kitlelere, kitleler de gerçekliğe uyarlar” diyordu bir çalışmasında Benjamin. Gerçeklik ise kent mensupları için gürültüsü rahatsız edici bir orkestra olmalıdır: “Her şeyin ebedi tekrarı olan, çoktan bir çocuk hikmeti haline gelmiş, hayatın ise eski mi eski egemenlik sarhoşluğu ve bu egemenliğin orta yerindeki kulakları acıtan bir hazine dairesidir.”[53] Belki de bu yüzdendir; “Posta caddesi, Taşhan, Karpiç ve diğerleri/ Ama artık meyhaneler kalmadı Ankara’da/ Belki bundandı Cemal Süreya’nın Kızılay’da/ Huzursuz bir zürafa gibi dolaşması” [54]

*Bu yazı FelsefeYazın'ın 20. sayısında yayınlanmıştır.

 


* Almanca 'Yaşam alanı'. Almanya'nın ekonomik ve politik etki alanını anlatır.

[1]  “Alman’ın kendisi değişmeyen bir şey değildir, oluşandır o, gelişir. ‘Gelişme’ böylece, gerçek Alman buluntusu, başarısıdır, felsefî formüllerin koskoca alanında: Alman birasını, Alman müziğini birleştiren, bütün Avrupa’yı Almanlaştırmaya çalışan, bir yönetici kavramdır. Yabancılar, Alman ruhunun temelindeki çelişkili yapının ortaya çıkardığı bilmecelerin karşısında apışıp kalırlar (Bu yapı Hegel’ce sistemleştirildi, Richard Wagner tarafından müziğe geçirildi)”. Friedrich Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, (çev: Ahmet İnam), Yorum Yayınları, İstanbul, 2001. / (Haklar ve Vatanlar -8. Bölüm-244. fragman)

[2] Buradaki dipnotun sebebi aslında söylenilen önermenin Lacancı bir 'non-all' bakışına tekabül etmesidir. Makale sınırları dışına taşmamak ve konudan sapmamak adına Lacan'ın çokluk ontolojisinin kurucu öğelerinden olduğunu ve kısaca 'ne o ne de bu, hem o hem de bu' gibi bir algısal yönteme tekabül ettiğini söylemek gerekir. Bkz. Slavoj Zizek, “The Birth of (the Hegelian) Concrete Universality Out of the Spirit of (Kantian) Antinomies”, http://www.lacan.com/zizparallax2.htm, (11.10.2012).

[3] Benjamin'de 'Aura' kavramı onun muğlak felsefesinin kurucu öğelerindendir ve üzerine sayfalarca soru sormayı ve yanıtlanmayı hak etmektedir. Lakin, çalışma bağlamında arka planda akılda tutulması gerekli bir öğe olduğunu var sayarsak üç açıklama ve bir yorum vermek faydalı olacaktır. A- “Baktığınızın da size bakması beklentisi aura'yı sağlar. Materyalizme karşıt bir duruştaki katıksız bir mistisizmdir bu. Materyalist tarih anlayışı böyle bir biçimde benimseniyor! Dehşet bir durum.” (B.Brecht’ten aktaran, Susan Buck-Morss (2010), Görmenin Diyalektiği, İstanbul: Metis Yayınları, s.271). B- “ Doğal olanın gerçekleştirilmesi, doğaüstü olandan ayrı düşünülemez. Benjamin bu nedenle mutlak olanla ilişkiyi kavramdan türetmez, maddeye bizzat temas ederek arar” (Theodor Adorno (2012), Walter Benjamin Üzerine, İstanbul: YKY, s.32). C- Sanat eserinin çoğaltıldığı çağda, teknik, şeyleri yakına getirerek ve şeylerin evrenselliğini kitlelere histerik olarak dayatarak auranın çökmesine sebep olmuştur. Eugene Lunn (2011), Marksizm ve Modernizm, çev. Yavuz Alogan, Ankara: Dipnot Yayınları. s. 223-225 .D- Buradan hareketle, aura, maddenin bizimle 'rabıta' kurma kapasitesi ve ihtimali olarak düşünülebilir, en azından okuduğunuz metnin yazarı böyle algılamaktadır. Ama bu mistik 'hare' insanın doğayla barışık emeği sayesinde doğar ki benzer görüşlere hem kısmen kapalı bir biçimde Benjamin'in kendi metinlerinde, hem de Benjamin üzerine çeşitli araştırmalarda rastlamaktayız.

[4] Walter Benjamin (2009), 1900'lerin Başında Berlin'de Çocukluk, çev. Tefik Turan, İstanbul: YKY. s.56.

[5] Walter Benjamin (2011), Tek yön, çev. Tefik Turan, İstanbul: YKY s.53,  Michael Löwy (2007), Yangın Alarmı, çev. Uraz Aydın, İstanbul: Versus.

[6] Besim Dellaloğlu, Aslı Odman, Sibel Yardımcı (2007), “Walter Benjamin'le Olağanüstü Haller”, Cogito,52 s. 14

[7] Tanpınar Beş Şehir'de Yakup Kadri'nin Ankara'sından esinlendiğini anlatır. Bkz: Ahmet Hamdi Tanpınar (2011), Beş Şehir, İstanbul: Dergâh Yayınları, s. 15

[8]  Walter Benjamin (2007), “Tarih Üzerine Tezler”, Estetize Edilmiş Yaşam, çev./hzl. Ünsal Oskay, İstanbul: Derin Yayınları,  s.219

[9]    A.g.e.,  s.219.

[10]  Walter Benjamin (2011), Tek Yön, çev. Tefik Turan, İstanbul: YKY, s.30

[11]  Walter Benjamin (2012), Fotoğrafın Kısa Tarihi, çev. Osman Akınbay, İstanbul: Agora Kitaplığı, s. 75-76

[14]  Alain Touraine (2010), Modernliğin Eleştirisi,  İstanbul: YKY, s. 131

[15]  “Ey çocukluk günlerinin kış şekeriyle kaplı/nar gibi kızarmış zafer sütunu”, Walter Benjamin,  Tek  Yön, s.7;.20-21

[16]  Werner Sombart (2008),  Burjuva, çev. Oğuz Adanır, Ankara: Doğu-Batı Yayınları, s. 159-173

[17]  Alain Touraine , a.g.e., s.196

[18]  Georg Wilhelm Friedrich Hegel (2011) , Tarihte Akıl, çev. Önay Sözer, İstanbul: Kabalcı Yayınları s.150-154

[19]  Alain Touraine,  a.g.e,  s.136-141

[20] A.g.e. s.107.

[21] Michael Löwy (2007), Yangın Alarmı, çev. Uraz Aydın, İstanbul: Versus Yayınları, s. 85-91.

[22] 1927'de New Orleans'da yaşanan sel felaketi üzerine ABD hükümeti olağanüstü hal ilan eder ve Missisipi'yi çevreleyen bentlerin yıkılmasını emreder, sonuç ise bölgedeki tarım arazileri ve çiftler için bir felakettir. Aktaran:Susan Buck-Morss , a.g.e, s.55

[23] “Eğer Paris'in dönüşümüne önderlik eden yeni ruhu tek kelimeyle ifade etmek gerekirse, buna megalomanlık demek gerekir. İmparator ve valisi Hausmann Paris'i sadece Fransa'nın değil, dünyanın başkenti yapmak istiyorlar” A.g.e. s.109

[24] Burada hem fantazmagorya hem de flâneur kavramlarından kısaca bahsetmek gerekir. Fantazmagori, Benjamin'in Pasajlar projesinde bahsettiği ve Marx'dan esinlenerek kullandığı bir kavramdır. Metaların kitlesel üretimi ile insan ilişkilerinin şeyleşmesi, geleneğin ve geleneksel tarzların yıkılmasına neden olmuş, nesneler yalnızca algılarımızın ürünlerine dönüşmüş, fanteziler de metalaşıp fantazmagori haline gelmişlerdir bkz. Ünsal Oskay (2007), “Walter Benjamin'de Tarih, Kültür, Fantazya”, Estetize Edilmiş Yaşam, hzl. Ünsal Oskay, İstanbul: Derin Yayınları. (Ayrıca Bakhtin'in Karnaval kavramsallaştırmasıyla da benzerlikler taşıdığı söylenebilir ki Löwy'de benzeri bir tespitte bulunur ama Carnavalesque olandaki olağanüstü hal efendi-köle diyalektiğinin kısa bir mekân zamanda tersine dönmesiyken, Benjamin Fantazmagorisi olağanlaşmış olağanüstü haldir. Y.N.) Löwy, a.g.e, s. 75.

                Flanör ise daha çok Paris ve Baudelaire üzerine yazdıklarında geçen ve söz konusu fantazmagorik dünyada avarece dolaşan, en büyük zevki seyretmek olan aldırmaz, aymaz bireydir. Bkz. Walter Benjamin (2012), “Charles Baudelaire: Kapitalizmin Yükseliş Çağında Bir Lirik Şair”, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: YKY.

[25] Walter Benjamin, Pasajlar, s.101

[26] Susan Buck-Morss, a.g.e., s.268. Burada kurtuluş teolojisi ve Marksizm ilişkisini tartışma dışı bırakmakla birlikte “kurtuluş ideolojisinin tanımlayıcı özelliği, yoksullarla ezilenlerle dayanışma içindeki canlı pratiktir” önermesini vermekle yetinelim. Bkz. Zoe Bennett (2011), “Eylem herkesin Hayatıdır: Kurtuluş Teolojisinin Pratiğe Dayalı Epistemolojisi”, Kurtuluş Teolojisi, (ed.) Christopher Rowland, çev. Fatih Karakaya; Sevinç Altınçekiç, İstanbul: Ayrıntı Yayınları. s.241; 241-259

[27] Suavi Aydın (2012), “Ekolojik Tahribat ve Kültürel Çöküş: Bir Şehir Yaratma Projesinin İflası Olarak Ankara”, Cumhuriyetin Ütopyası: Ankara, (ed.) Funda Şenol Cantek, Ankara: Ankara Üniversitesi Yayınları,  s.69-72

[28]  Susan Buck-Morss, a.g.e., s.131

[29] Suavi Aydın, a.g.e., s. 85-88

[30]  A.g.e., s. 89

[31]  David Harvey (1985), Urbanization of Capital, Baltimore: John Hopkins University Press.

[32] Susan Buck-Morss, a.g.e., s.268

[33]  A.g.e. s.117

[34] Walter Benjamin, Pasajlar, s.223

[35] Nurdan Gürbilek (1995), “Sunuş”, Son Bakışta Aşk, hzl. Nurdan Gürbilek, İstanbul: Metis Yayınları, s.25-38

[36] Mehmet Tunçer (2012), “Cumhuriyetin ilk Yıllarında Ankara'da Ticaret Merkezi Yapısı”, Cumhuriyetin Ütopyası: Ankara, (ed.) Funda Şenol Cantek, Ankara: Ankara Üniversitesi Yayınları. s. 215-247

[37] Benjamin'de hikaye anlatıcısı ile bu çalışmada az da olsa değinildiği üzere zanaat ve sanat birleşmiştir.  Ancak daha önemlisi, hikaye anlatıcısı, insanın dinlediği ölçüde özgür kalabildiği bir zemin sunar. Sunduğu zemin ise ilk insanın türsel varlığını konumladığı ve tehlikelerden kurtulduğu bir rüya hali gibidir, yani masaldır. Modern zamanlarda ise masaldan romana geçilmiştir. Oysa ki roman yanlız bireyin izole ürünür. Diğer taraftansa bilgi edinme ve özgürleşim yolu olan hikayelerden, enformatif-spekülatif bir dile geçilmiştir; artık korunmak ve sakınmak için haber izlenir. Roman ve beraberindeki kısa öykülerle birlikte sinemanın da devreye girmesiyle hikaye anlatıcılığı bambaşka bir görünüm arz etmektedir. Kurgusal deneyim, araçsal bir dille modern metne sonra da optiklerin ve dekorların arkasından seyirciye ulaşmaktadır. Kendine geçmiş yaratarak günde meşruiyetini kuran fantazmagorik kültürdür. Walter Benjamin, (2006),  “Hikâye Anlatıcısı”, Son Bakışta Aşk, çev.: Nurdan Gürbilek; Sabir Yücesoy, İstanbul: Metis Yayınları.

[38] İstanbul'a bir 'finans merkezi' inşası ve 'başkent yeniden İstanbul mu olacak?' tartışmaları henüz soğumuş değildir ve halihazırda kamu bankaları, merkez bankası ve çeşitli finansal bürokratik organlar söz konusu merkeze taşınmaktadırlar.

[39] Ünsal Oskay (2007), “Walter Benjamin Üzerine”, Estetize Edilmiş Yaşam, hzl.. Ünsal Oskay, İstanbul: Derin Yayınları, s.35

[40] “Pasajlar, iç mekanlar, sergi salonları ve panaromalar bu dönemin ürünleridir. Bunlar, bir düşler dünyasının kalıntılarıdır. Uyanış sırasında düşsel ögelerin değerlendirilmesi, diyalektik düşünmenin örneğidir, bu nedenle diyalektik düşünme tarihsel uyanışın organıdır” Bkz. Walter Benjamin, (2012), “19.Yüzyılın Başkenti Paris”, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: YKY. s.104

[41] Aykut Çelebi (2001) “Kuraldışı Durumlarda Karar Vermek”, Defter, 42, s. 132

[42] A.g.e., s.132

[43] A.g.e., s. 135

[44] Benjamin'in ünlü fragmanı burada devreye girer: “Ezilenlerin geleneği bize içinde yaşadığımız olağanüstü halin gerçekte kural olduğunu öğretir. Yapmamız gereken, bu duruma uygun düşecek bir tarih kavramına ulaşmaktır” Bkz. Walter Benjamin, Pasajlar, s.41. Sonrasında ise gerçek bir olağanüstü hal yani olumsuzlamanın olumsuzlaması gerçekleştirilebilir ki faşizmi alt etmenin yegane yolu da budur.

[45]  Aykut Çelebi, a.g.e., s.136

[46]  Esther Leslie (2011), Konformizmi Alt Etmek, İstanbul: Notabene Kitap, s. 49

[47]  Susan Buck-Morss, a.g.e., s. 228

[48]  Esther Leslie, a.g.e., s. 55

[49]  Walter Benjamin,  Tek Yön, s.53

[50] Friederich Engels(2010),  Anti-Dühring, çev. Kenan Somer, Ankara: Sol, Yayınları s.191-195

[51]  Walter Benjamin, Tek Yön, s. 67

[52]  A.g.e.,  s. 72

[53]  A.g.e.,  s. 45

[54]  Ahmet Telli, Ankara.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top