‘ANAAKIM PSİKOLOJİ’DEN ‘SÖYLEMSEL PSİKOLOJİ’YE - BİREY, ÖZNE VE FAİLLİK

02.12.2013  /  Umut Şah  /  Etiket: psikoloji

Kartezyen paradigmaya dayanan geleneksel (anaakım) psikolojinin ‘kişi’ modeli, insanları içsel bir öze sahip, tutarlı, tekil, kendine yeten ve bağımsız/otonom bireyler olarak ele alır (Burr, 2003; Arkonaç, 2008). Kartezyen paradigmanın düşünen ve böylece asli unsur olan ‘özne’si (cogito), bu kişi modelinin temelini oluşturur; bireysel özneler olarak insanlar, bağımsız ve kendinden kaynaklı içsel bir öze ve de failliğe sahiptirler. Sosyal bağlam (çevre, toplum ve kültür) ise kişinin dışında olandır, bu nedenle de asli değil talidir; bireylerin davranışlarına ve failliğine etkide bulunabilir ve bunları çeşitlendirebilir ama failliğin sebebi ve belirleyicisi değildir, belirleyici olan bizzat öznenin kendisidir (yani bireysel zihindir). Böylece, geleneksel psikolojide, bireyin failliği tümüyle bireysel zihne ve içsel zihinsel faaliyetlere atfedilir.

Bu kişi modeli, anaakım psikolojinin dile bakışını da belirler (veya karşılıklı olarak birbirlerini belirlerler); eğer bireysel zihin failliğin ana kaynağı ise o halde dil de ancak bu zihnin ürettiği düşüncenin ileticisi konumunda olabilir. Buna göre, esas olan ve başta gelen zihindir yani düşünen öznedir (cogito) ve dil de bu düşünen öznenin içsel hallerini ve düşüncelerini dış dünyaya aktarmasını veya iletmesini sağlayan bir araçtan başka bir şey değildir. Bir aktarım/iletim aracı olarak dil, saydamdır yani bireysel özneye ve dolayısıyla failliğine herhangi bir belirleyici etkide bulunamaz; düşünceleri ve içsel zihinsel halleri oldukları gibi aktarır.

Dilin bu şekilde saydam bir iletim aracı olarak kavramsallaştırılışının önemli doğurguları vardır; zira failliğin asli kaynağı her ne kadar bireysel zihin olsa da bu failliğin (yani eylemlerin ve davranışların) ortaya çıktığı yer kişilerin zihninin dışında olan toplumsal/sosyal alandır. O halde, insanların bireysel özne ve de fail oluşlarının anlamlı hale gelmesi için bu toplumsal alanda birbirleriyle iletişim halinde olmaları ve düşüncelerini birbirlerine aktarmaları gerekecektir. Böylece dil de bu insan modeline eklenmiş olur, fakat failliğin asli kaynağı olan bireysel zihnin konumunu sarsmaz, aksine onu destekler; ne de olsa dilin var olmasının sebebi bizzat bu içsel zihinsel hallerin dış dünyaya aktarılmasıdır.

Gördüğümüz gibi, anaakım psikoloji, özne oluşun ve failliğin kaynağını tekil bireyin içsel zihinsel faaliyetlerine atfederek bireyci ve kognitivist bir insan modeli sunuyor (Edwards, 1997). Ve bu model günümüze kadar psikolojinin başat insan modeli olmayı sürdürmekle birlikte, özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren gelişmeye başlayan sosyal inşacı paradigma, bu modele alternatif bir insan ve dil modeli önermektedir. Wittgenstein ve Austin gibi düşünürlerin yanı sıra yapısalcı, postyapısalcı ve postmodernist fikirlerden hareketle gelişen sosyal inşacı paradigma, anaakım psikolojinin ortaya koyduğu insan ve dil modelinin neredeyse tüm kabullerini tersine çevirmiştir (Arkonaç, 2008, Edwards, 1997; Burr, 2003). Sosyal inşacı paradigma (ve ondan beslenen söylemsel psikoloji ve eleştirel psikoloji) her şeyden önce özcülüğe, bireyciliğe ve kognitivizme karşı çıkar; ona göre, kişilerin veya şeylerin içinde onları öyle kılan herhangi bir öz yoktur, insanların failliği bireysel zihinde değil ortak sosyal etkileşimlerde ve dilde üretilir/inşa edilir. Yani düşünce dili değil dil düşünceyi önceler veya bir başka şekilde söyleyecek olursak “düşünce dilde üretilendir” (Arkonaç, 2008, s.57).

Vygotsky ve Bakhtin gibi teorisyenlerin izinden giderek, (özellikle söylemsel psikoloji için önemli olan) Wittgenstein (2000/1953) insanların failliğini tekil bireylerin zihinlerinden ortak/kişilerarası sosyal alana taşımıştır. Ortaya koyduğu ‘dil oyunları’ kavramıyla, failliğimizi ve özne oluşumuzu bizzat dilin kendisine yükler; ona göre konuştuğumuz (dili kullandığımız) anda sosyal pratiklere dahil oluruz ve eylemde bulunmuş oluruz. Böylece, Wittgenstein’e göre, failliğimiz tekil zihinsel faaliyetlerimizden kaynaklanmaz, kişilerarası sosyal pratiklerdeki dil oyunlarıyla (konuşmalarımızla) üretilir/inşa edilir; zira tüm eylemlerimiz ve dahası kendiliğimiz (özne oluşumuz) bizzat dil aracılığıyla sosyal alanda üretilmekte ve anlam bulmaktadır (Potter, 2001). Burada bizim meselemiz açısından önemli olan, Wittgenstein’ın failliği bireyin zihninden çıkarıp sosyal alana yerleştiren sağlam bir dil felsefesi sunmuş olmasıdır; ancak böyle bir dil felsefesi içinde dilin halihazırda var olan içsel zihinsel fenomenleri ve dışsal (fiziksel ve sosyal) dünyayı saydam bir şekilde ileten değil de bizzat bunları üreten/inşa eden olduğu fikri sağlam bir zemine oturabilir. Bireyin özne oluşu ve failliği de yine bu kapsamda dil ile inşa edilen bir durum olur. Ancak bu noktada bazı anlaşmazlıklar vardır; bir yanda hakkında konuştuğumuz ve düşündüğümüz her şeyin (kendiliğimiz de buna dahil) dil ile inşa edildiğini, bu çerçevede faillik ve özne diye bir şey olmadığını, her şey söylemlerden üretildiğini söyleyenler (makro sosyal inşacılık) varken; diğer yanda her şeyin söylemsel olarak inşa edildiğini kabul etmekle birlikte sosyal pratiklere dahil olan insanların o anki etkileşim çerçevesinde çeşitli söylemsel kaynakları aktif olarak kullandıklarını, sunulan özne pozisyonlarını kabul veya reddettiklerini, veyahut da çeşitli açıklamalar veya konumlar inşa ettiklerini ve böylece belirli düzeyde bir failliğin olduğunu ama bunun dilsel/söylemsel kaynaklara dayandığını söyleyenler (mikro sosyal inşacılık ve söylemsel psikoloji) vardır.

Burada değinilmesi gereken bir diğer kişi ise dili soyut bir sistem olarak ele alan geleneksel yaklaşımın tersine onu somut ve toplumsal bir olguya dönüştüren Saussure’dür (1998); bununla birlikte Saussure, bir göstergeler dizgesi olarak dil ile bireysel sözü (parole) birbirinden ayırmış ve tek tek bireylerin ancak söze müdahale edebileceğini söylemiştir. Dil, tarihsel ve kolektif olarak ortaya çıkan bir üründür ve bireysel veya toplumsal olarak üzerinde etkide bulunamayız. Tam tersine içine doğduğumuz dil neyse biz de oyuzdur, birey kişisel düşüncesini anlatmak için konuşur (sözü kullanır) ama bunu yaparken her zaman edilgen bir biçimde belleğine aktarmış olduğu dille sınırlanmıştır; yani bu anlamda dil bizi konuşur (Hall, 2001). Saussure, böylece, bireysel failliğe pek imkan tanımaz, her ne kadar söz edimlerini kişisel olarak kullanıyor olsak da bu kullanım biçimimiz (yani bir anlamda failliğimiz) kültürel ve tarihsel olarak belirlenmiştir ve görece sabittir.

Bu noktada Foucault da bir açıdan Saussure’e yaklaşmaktadır (Hall, 2001). Foucault, yukarıda sözünü ettiğimiz makro yaklaşımın temsilcilerinden biri olarak, dünyaya dair bilgimizi bireyin/öznenin değil söylemin ürettiğini söyler; bu anlamda fail ve özne yoktur (‘öznenin ölümü’) sadece söylem vardır, bir başka şekilde ifade edersek söylemler kendilerini insanlar üzerinden yaşarlar (Burr, 2003). Görüldüğü gibi, bu yaklaşımla, geleneksel Kartezyen paradigmanın bireye/özneye verdiği tümgüçlülük ve faillik neredeyse tümüyle ortadan kalkmaktadır; bunun yerine dünyaya dair tüm bilgisinin ve yaşantısının (buna kendilik bilinci de dahil olmak üzere) söylemler tarafından üretilmiş olduğu ifade edilmektedir. Yine de kimilerine göre Foucault’nun konumu bu kadar da katı değildir; Foucault sunduğu yaklaşımda özneye de bir yer vermektedir, ama bu yer geleneksel olarak özneye verilen yerin çok çok uzağındadır. Birincisi, her ne kadar tüm gerçeklik bilgimiz söylem tarafından üretilmiş olsa da hepimiz kendimizi bir şekilde birey veya özne olarak yaşantılarız; işte bu noktada bize bu özne konumunu sunan yani belirli bir özneyi ya da bireyi üreten de yine söylemin kendisidir. Söylemler, belirli öznellikler veya özne biçimleri üretir ve biz de içinden konuştuğumuz bu söylemlerin ürettiği öznellikleri kişiselleştirerek o şekilde yaşarız. İkinci olarak, söylemler, insanları kendilerinin öznesi haline getiren çeşitli konumlar sunar (okuyucu veya izleyici gibi); yani söylemler, insanları belirli özne pozisyonlarına yerleştirir ve böylece o söylemin ürettiği bilgi ve yaşantı bu insanlar için anlamlı ve gerçek hale gelir. Görüldüğü gibi, burada özneye yine söylem tarafından üretilen bir yer verilmiştir, bu nedenle de failliğe yer yok gibidir. Faillik ancak kişinin eleştirel ve tarihsel refleksifliğe (reflexivity) sahip olabilmesi ve kendi yararına gördüğü söylem ve pratiklere dahil olmasıyla veya belki bunları üretmeye çalışmasıyla mümkün olabilir; ki bu da kişiye cüzi bir faillik verecektir, zira bu refleksifliğe sahipken bile kişi yine de söylemin dışında olmayacaktır (Burr, 2003; Hall, 2001).

Burr’e (2003) göre, yukarıda tariflenen makro yaklaşımın problemli yanları vardır. Öncelikle, insanları söylemlerin ürünleri olarak ele aldığımız andan itibaren geriye söylenecek bir şey kalmamaktadır. Dahası araştırmacının kendisi için de problem yaratmaktadır; zira toplumu ve sosyal dünyayı anlamaya çalışan araştırmacı bu söylemleri incelemeli, onları açığa çıkarmalıdır, ama eğer söylemlerin dışında bir faillik yoksa ve hiçbir şey söylemin dışında değilse, araştırmacı nasıl olup da kendisini üreten ve kapsayan bu söylemi tanımlayıp açığa çıkaracaktır? Bunun mümkünatı var mıdır? Burr’e göre, bu durum makro yaklaşımı problemli bir duruma sokmaktadır.

Burr’le benzer endişeleri taşıyan mikro sosyal inşacılar ise faillik konusunda makro yaklaşıma göre daha esnektir. Mikro yaklaşım, gerçeklik bilgimizin ve yaşantımızın söylemler tarafından inşa edildiğini kabul eder ancak bu inşayı bizzat bizim yaptığımızı söyler. Yani hem söylemleri inşa ederiz/üretiriz hem de onlar tarafından belirleniriz/üretiliriz. Mikro sosyal inşacılar, makro yaklaşımdaki söylemin tümden kurucu rolünü bir miktar azaltmış ve özneye fail olarak iş görebileceği daha geniş bir alan açmışlardır. Evet, kişinin öznelliği ve failliği yine söylemsel olarak dil içerisinde kurulmaktadır, ama toplumsal alanda işleyen söylemler ve bunlarla ilişkili özne pozisyonları da yine dil içinde karşılıklı sosyal etkileşimlerde üretilmekte veya en azından yeniden üretilmektedir. Ancak tabii ki burada sunulan faillik de yine sınırlı bir failliktir; insanlara, açıklamalarını inşa ederken çeşitli söylemleri ve pozisyonları kendi amaçları/çıkarları doğrultusunda kullanabileceği bir faillik verir, ama bu faillik hiçbir zaman Kartezyen paradigmanın öznesinin sahip olduğu düzeyde değildir. Bu daha çok, çeşitli söylemler içerisinden o anki etkileşimsel amaca en uygun olanı tercih edebilmeye veya karşısındaki kişiyi/kişileri çeşitli özne konumlarına yerleştirmeye imkan sağlayan bir failliktir. Unutulmaması gereken şey ise bu özne pozisyonlarının da eninde sonunda söylemlerin kontrolü altında olduğu ve kişinin tercih imkanı olsa bile bunların sınırlı ve hemen hemen belirlenmiş olduğudur.

Burada tekrar psikolojiye dönebiliriz. Geleneksel psikolojiye alternatif bir insan modeli sunan söylemsel psikolojiyi mikro sosyal inşacılık içinde sayabiliriz. Söylemsel psikoloji, Wittgentsein’den ve sosyal inşacı paradigmadan hareketle, anaakım psikolojinin özcü, bireyci ve kognitivist kişi modeline karşı çıkar; ona göre özne ve fail oluşumuz veya kendilik/benlik bilgimiz, içsel zihinsel faaliyetlere değil, ortak toplumsal etkileşimlerde icra ettiğimiz dilsel/söylemsel pratiklerle inşa edilir (Wiggins ve Potter, 2008; Edwards, 1997; Potter, 2001; Burr, 2003). Kişiyi belirli bir ‘kişi’ ya da ‘özne’ olarak konuşturan/eyleme sokan (‘ben’ yapan) zihni ve düşünceleri değildir, tam tersine kişi ‘benlik’ bilincini de ‘kişisel’ olarak atfettiği içsel hallerini de (düşünce, duygu, kişilik, motivasyon, vb.) bizzat söylemsel/dilsel pratikler yoluyla toplumsal etkileşimlerde üretir/inşa eder. Böylece, bireyin failliği ve kendilik bilgisi, kişiler arası alanda söylemsel olarak üretilen bir durum haline gelir; kişinin failliği tekil olarak değil sosyal olarak ortaya çıkar ve bu da söylemsel/dilsel pratiklerde üretilir ancak. Görüldüğü gibi, söylemsel psikolojinin konumu mikro inşacılıkla aynı doğrultudadır; daha doğrusu mikro inşacılığı psikoloji alanında uygulamıştır diyebiliriz.

Burada önemli kavramlardan biri ‘özne pozisyonları’dır; daha önce de söylendiği gibi söylemler etkileşim içindeki insanlara çeşitli özne pozisyonları sunar ve söz konusu söylemler de bizzat bu pozisyonlar içerisinde daha anlamlı ve anlaşılır hale gelirler. Makro inşacılıkta özne pozisyonları büyük/baskın söylemlerin kontrolü altındadır ve kişiler bu pozisyonlara farkında olmaksızın ve zoraki biçimde atanırlar; oysa söylemsel psikologlara göre kişiler anlık etkileşimsel hedefleri bağlamında çeşitli söylemsel kaynakları ve özne pozisyonlarını seçip kullanırlar, bir bakıma anlık etkileşim için bunları yeniden yeniden inşa ederler. Bu çerçevede, kişilere belirli düzeyde bir faillik verilir; kişiler konuşma esnasında kültürel olarak ulaşılabilir söylemlerden ve özne pozisyonlarından işlerine yarayanları kullanırlar. Ama unutulmamalı ki kişilerin kullanabileceği söylemler sınırlıdır ve her zaman en ulaşılabilir olanlar kültürel veya ideolojik olarak baskın/egemen olanlardır. Bu nedenle de kişi çeşitli söylemleri veya özne pozisyonlarını aktif olarak kullansa ve hatta bunları manipüle edebilse bile, failliği her daim sınırlı ve bir ölçüde belirlenmiş olacaktır. Yine de söylemsel psikologların (mikro inşacıların) makro yaklaşımı savunanlara göre kişisel failliğe ve öznelliğe biraz daha fazla şans tanıdıkları ortadadır; diğer yandan bu öznellik ve failliğin (ve hatta kişisel amaçlılığın) nereden geldiği hakkında pek fazla bir şey söylememektedir (Burr, 2003). Bu açıdan, Foucault’nun özneye verdiği (daha doğrusu vermediği) faillik her ne kadar aşırı bir yorum gibi görünse de bir ölçüde haklılık payı var gibi görünmektedir. Zira, tek tek kişilerin çeşitli söylemleri egemen veya ulaşılabilir hale getirme imkanları yoktur; bunlar her zaman belirli iktidar/güç (power) ilişkileriyle bağlantılıdır ve çoğu zaman bireylerin görüş alanının dışında kalır. Bu nedenle de bireylerin bunlara müdahale etme şansları çok azdır, en fazla kendilerine sunulanlar arasından seçim yapabilir ve belirli özne pozisyonlarını kullanabilirler. Bu da olumlu açıdan bakıldığında kişiye bir miktar da olsa faillik veren bir durumken, olumsuz açıdan düşünüldüğünde ancak bir avuntu olarak görülecektir.

 

KAYNAKÇA

Arkonaç, S.A. (2008). Psikolojide insan modelleri ve yerel insan modelimiz (2. baskı). Ankara: Nobel Yayınları.

Burr, V. (2003). Social constructionism (2nd edition). London: Routledge.

Edwards, D. (1997). Discourse and cognition. London: Sage.

Hall, S. (2001). Foucault: Power, knowledge and discourse. M. Wetherell, S. Taylor ve S.Yates, Discourse Theory and Practice: A Reader içinde (72-81). London: Sage Publications.

Potter, J. (2001). Wittgenstein and Austin. M. Wetherell, S. Taylor ve S. Yates, DiscourseTheory and Practice: A Reader içinde (39-46). London: Sage Publications.

Saussure, F.D. (1998). Genel dilbilim dersleri. (B. Vardar, Çev.). İstanbul: Multilingual.

Wiggins, S. ve Potter, J. (2008). Discursive psychology. C. Willig ve W. Stainton-Rogers,The Sage Handbook of Qualitative Research in Psychology içinde (73-90). London: Sage Publications.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top