Mutlu Binark ile Yeni Medya ve Değişen Okuryazarlık Üzerine

ViraVerita*: Yeni Medya yalnızca geleneksel medyayı dönüştürmekle kalmadı, iletişime yönelik kavrayışımızı ve iletişimin anlamını da bir hayli değiştirdi. Yeni medya söz konusu olduğunda iletişimin kazanımları ve varsa kayıpları sizce nelerdir?

Mutlu Binark: Öncelikle yeni medya dediğimiz şeyin, yeni olmadığını sadece bileşenlerinin farklı olduğunu, bazı özelliklerinden dolayı bunu bir alt kavram gibi, yeni bir medya varmış gibi değerlendirdiğimizi söyleyeyim. Her bir mecra bir öncekine göre teknolojik olarak yeni. Burada sanki yeni bir medya var ve geleneksel medyadan farklı bir mecra ya da alan açılmış gibi görülüyor. Aslında bu kavrayışı da bu görüşme vesilesiyle sorgulamak lazım. Her bir teknoloji birbirinden  yeni. O  halde teknolojinin gündelik hayata ve medya endüstrisine ne getirdiği bence önemli. Yeni medya geleneksel medya endüstrisine göre birtakım farklı olanakları yaşamımıza dahil ettiği için büyük bir medya devrimi, enformasyon çağı gibi, biz bu ortamları bir kenara ayırıp konuşuyoruz. Yeni medyanın bazı özellikleri nedeniyle, gündelik yaşamımızı ve bizi nasıl etkilediği ile ilgili tartışmalar farklılaştı bence. Dolayısıyla yeni medya dediğimiz bugünkü ortamlar ve araçlar  bir iki yıl içinde geleneksel medyanın bir parçası olabilecek bir şey.

ViraVerita: Yeni medyanın o kadar da yeni olmadığını söylediniz, yine de ne kadar dile getirirsek getirelim yeni medyaya “yeni” demekten de hiç vazgeçmiyoruz, öyle değil mi?

Mutlu Binark:  Şöyle bir problem var zaten. Yeni medya kavramının kendisi bile artık o kadar demode görülüyor ki sosyal medya diye onun içinden iki üç platformu çekip ön plana çıkardılar. Medya ile ilgili bir tartışmaya başlarken onunla ilgili özellikleri, bileşenleri tartışmak anlamlı olabilir. Geleneksel medyada etkileşim var ama sınırlı. Yeni medyanın  en önemli özelliği etkileşim. Ama ben, mesela şu anda burada, Türkiye akademisinde çok da tartışılmayan “sürekli bağlantılı olma” (connectivity), bağlantılı olma durumunu, ağın ya da akışın içinde olma durumunu daha çok önemsiyorum. 

Bağlantılı olma dışında yeni medyanın  bir diğer özelliği de linkler yani hiperlinklerin mevcudiyeti. Ben basılı bir dergiyi okurken düz çizgisel bir şekilde okuyorum. Herhangi bir okuma edimi düz çizgisel, linear gitmek zorunda. Yeni medya ortamında bu düz çizgiselliği kırabilen, doğrusal olmayan, parçalı  ve akış sırasının değişebileceği, metinlerden metinlere gidebilen bir okuma pratiği var. Dolayısıyla yeni medya geleneksel medya diye tartışırken, kazanımlar ve kayıplar derken sözünü ettiğim bu bileşenler üzerinden tartışmak anlamlı oluyor. Nasıl bir okuma pratiği içindeyiz? İnternette herhangi bir haber metnini okurken videosunu da izleyebiliyoruz, sonra etiketlere tıkladığımızda haberle ilgili etiketten başka bir etikete gidebiliyoruz. O etikete gittiğimizde birden bağlam  değişebiliyor. Bağlam değiştiği zaman anlatının kendisi değişmeye başlıyor. Bu mecralar “yeni”, ama bu yenilikleri teknolojik olarak ortaya çıkmalarından dolayı değil; iletişim pratiğinde bireyin, birey ve medya, birey ve toplum ilişkisine getirileri açısından bence yeniliği tartışılabilir. Daha önce söylediğim gibi bağlantılı olma, akışın içinde olma, parçalı okuma pratiğine doğru evrilmemiz ve bunun metin içerisinde anlatıyla kurduğumuz ilişkiyi de etkilemesi anlamında yeni medya “yeni”.

Bunlar nasıl bir iletişim sürecinde bireyi etkiliyor diye yanıtlayacak olursam bir kere okuryazarlığın kendisi değişiyor. Bunun üzerine daha çok kafa yormamız, bayağı düşünmemiz gerekiyor. Artık düz çizgisel okuryazarlık  kalmayacak- ki biz böyle yetişen bir kuşağız. Ama yeni kuşaklar, özellikle tabletlerle cep telefonlarıyla büyüyen nesil, bu arada şunu söyleyeyim ben “dijital yerli” kavramını da artık eleştiriyorum ki o kavrama ileride değineceğim, yeni  medya ile ilgili bir takım yeni kavramlar “parlak kavramlar” türüyor. Bu “parlak kavramlar” bazen arkasında olup bitenleri, onların arkasındaki ideolojiyi de görünmez kılabiliyor. “Dijital yerli” kavramı bu parlak kavramlardan biridir. Tabii ki kuşaklar arasında fark var. Ama bu farktan kaynaklanan kazanımları ve yitirdiklerimizi görmemizi engelleyen bazen bu kavramların parlaklığı. Bunların çok olumsal bir şekilde sunulması.

Biz tabii ki bu ortamların içinde doğmadık büyümedik, sadece öğrenerek deneyimliyoruz. Ama bunun içerisinde doğanlar, bizim gibi sayfa çevirerek bir akış içerisinde bir okuma değil, sayfa içerisinde dokunarak, tıklayarak ilerleyecekleri için etiketler üzerinden giden bir okuma pratiği olacak bu. Etiketler bizi nereye götürecek? Dolayısıyla etiketlerin niteliği, ne’liği çok önem kazanacak, okuma pratiğinde. Mesela dün (4 Şubat) torba yasaya bir şey daha eklendi,  başbakanlığa ve bakanlıklara dört saat içerisinde kamu güvenliğinden dolayı İnternete erişim yasağı hakkı tanındı. Diyelim ki böyle bir haber geldi ve bu habere bakan kişi orada kamu güvenliğine tıkladığında o etiketten hangi sayfaya gidecek? Nasıl bir link açılacak? O açılan link, onun eleştirel muhakeme yeteneğini geliştiren bir link mi olacak yoksa o metni daha da içine kapatacak bir link mi olacak? Diyelim ki linki açtı, kamu güveliğiyle ilgili nereye gitti meselesi artık önem taşıyacak.

ViraVerita: O halde etiketlemenin halihazırda bir manipülasyon sürecini işlettiğini söyleyebiliriz.  

Mutlu Binark:  Metin aslında etiketlerle bir tür açık metin haline geliyor, metin (text) pratiğinde ama etiketlerin konulduğu andan itibaren bir takım rotalar çiziliyor. O rotalar bizi nereye götürecek meselesi. O rotayı bulma işi de bireyin çok donanımlı olmasını gerektiriyor. Geleneksel medyada böyle bir problem yok; çünkü siz baştan X gazetesini seçiyorsunuz, X gazetesinin ideolojisi belli, Y televizyonunu izliyorsunuz, Z dergisini okuyorsunuz, W radyosunu dinliyorsunuz. Dolayısıyla bu medyaların sahipliği, ideolojik tarafı ile ilgili iyi-kötü bir öngörünüz var.  Ama burada siz linkle, yani tıklayarak çok ilginç yerlere de gidebilirsiniz, sizin dışınızda, size çok ters olan bir yere de ulaşabilirsiniz, etiketler üstünden. Dolayısıyla bu ulaşma pratiği, rotanızı nasıl seçeceğiniz çok önemli. Eskiye göre çok donanımlı bir okuryazarlık gerekiyor ve sorun eğitim sisteminin bizi bu okuryazarlıkla donatmamış olması. Bütün bu söylediklerim kazanım da olabilir kayıp da. Bir diğer nokta da şu yeni medyanın endüstriyel bir yönü var, bu araçların sahipliği var. Bir yazılım bunlar ve bu algoritma hep veri tabanında o malzemeyi, o veri tabanının işlemesini, internette arama motorlarını taradığınızda neye ulaşmayı istediğinizi, sizin orada yazdığınız her bir sözcükten üretiyor. Dolayısıyla aslında o veri tabanlarının iyi işlemesini sağlayan kullanıcının kendisi, dolayısıyla veri tabanları sizin üzerinizden sizin ne aradığınızı profilleyerek hep onları listeleyerek sizi hep belli aramalara yöneltiyor. O aramalar dışındaki aramalara da ulaşamaz hale geliyorsunuz. Bu ikinci yön ve okuryazarlıkla çok yakından ilişkili olduğu için söylüyorum. Hep aramalarda hemen ilk onda aradığımız bize geliyorsa o aslında bizim yazılım tarafından öğrenilmiş alışkanlığımız demektir. Bu çok önemli bir nokta algoritmanın da nasıl işlediğinin bilinmesi gerekiyor. Her şeyi googlelamak, “google her şeyi bilir” demek değil; google bizim ne aradığımızı biliyor ve bize hep onu veriyor, başka bir şey vermiyor, sorun da bu.  Yazılım sürekli çalışıp bizim gibi düşünenleri profilleyerek, kategoriler oluşturarak o kategoriler içerisinde olanı hemen hızla vermeyi öğreniyor. Aradığımız dışında farklı bir şeye erişmekten gitgide uzaklaşıyoruz. Ama hipermetin dediğimiz şey bizi açık metne götürecek, metni kapalılıktan kurtaracak bir şey. Ama metin bu koşullar altında ne kadar açık hale gelebilir meselesi önem kazanıyor.

Bir taraftan kullanıcının da güçlenmesi söz konusu. Kendimiz içerik üretebilir hale geliyoruz. Şimdi bir diziyi kaydettik, diyalogları değiştirebilir ve kendimiz bir video yapıp YouTube’da yayınlayabiliriz. Böyle bir çok fan videoları var, bütün dizilerin. Kendimiz oturup bir metin yazarak izlediğimiz dizinin sonunu değiştirebiliriz. Bir gazete haberini bloğumuza taşıyıp, onu yorumlayabilir, okur yorumu yazabiliriz, internet gazeteciliğinde.

Ayrıca katılımcı kültürün evrimi, gelişmesi; yurttaşlık kültürünün, rasyonel aklın, müzakere etiğinin güçlendirilmesiyle mümkün. Biz ne kadar bu teknolojilerin tüketicisi olmaktan aktif yurttaş olmaya doğru evriliyoruz, sorusu önemli. Bu olanaklar var, kilit nokta da okuryazarlığa gelip tıkanıyor.

ViraVerita:  Okuryazarlığın değişmesi üzerindeki vurgunuz çok önemli. Buradan sürekli dolaşımda olan, gündeme geldiği halde, iletişim alanı dışında nedense ne olduğu ya da neyi amaçladığı hala bilinmeyen kavramlardan birine, “eleştirel medya okuryazarlığı”na gelirsek;  medyaya eleştirel bir gözle bakabilmek için neler yapılması gerekir?

Mutlu Binark:  Medya okuryazarlığının başına “eleştirel”in gelmesinin nedeni bunun sadece derslikle kazanılacak bir donanım olarak görülmemesi gereği, eleştirel pedagojiden beslenerek. Eleştirel medya okuryazarlığı bütün yaşama yayılmış bir okuma pratiği olarak görülmeli, yetişkin eğitiminin bir parçası olarak kavranmalı ve sadece medyayı okuma edimi olarak değil; metni   gördüğümüzde bizim de üretici olmaya doğru evrilmemiz eleştirel medya okuryazarlığıdır. Medya metnini gördük, beğenmiyoruz, bir problem var burada. Peki o zaman sen sözünü nasıl üreteceksin? Söz üretmeye doğru evrilme, kendi sesimizi nasıl üretip dolaşıma sokabiliriz? Alternatif medyaya mı destek vereceğiz? Ya da kendimiz mi medya olacağız? “Kendi medyanı yarat” tartışması da buradan çıkıyor.

Yeni medyada medyaya karşı kendi içeriklerimizi üretebileceğimiz bir ortam var. Sadece eleştirip, beğenmiyorum, kanalı kapatıyorum, değil. Biz ne yapıyoruz? İşte o zaman eleştirel medya okuryazarı olabiliyoruz. Sadece okumak değil; üretebilmek, yayabilmek ve altını çizerek söylüyorum, bunu bağımsız ağlarda yayabilmek önemli.  Mesela “Facebook’da örgütlendik”, “Twitter’da örgütlendik”, büyük bir yanılsama;  aslında sen, çok büyük bir veri tabanında bunu yapıyorsun, kendi ağını, bağımsız ağını kuracak bir şekilde bu işleri yapmak gerekiyor, sonra “Facebook sayfamız kapatılıyor” demek ve bunun için mücadele etmek bana çok anlamlı gelmiyor. Tabii mücadele edelim, kapatılmasın, “illegal” ne yaptın ki kapatılsın, Facebook sayfan? Ama Facebook’un bir sahibi var ve senin oradaki verilerin üzerinden değer kazanıyor. Sosyal medyanın meta değerine değer katan biziz ve biz orada bir tür “emek gücü” olarak çalışıyoruz. Gayri maddi emek gücü olarak, onların değerine değer katıyoruz. Bunun da farkında olunması gerekiyor. İşte eleştirel medya okuryazarlığının bunu da getirmesi gerekiyor. Bunun farkındaysak, orada kullanım pratiğini de gözetime karşı, veri tabanında metalaştırılmaya karşı da kendimize çekidüzen verebiliriz. Ama bunların bir yazılım olduğunu, bu yazılımların bizden değer kazandığını, bizim her Instagram’a fotoğraf yüklediğimizde Instagramın değerini, Whatsapp kullandığımız zaman Whatsapp’ın pazardaki değerini arttırdığımızı ve bu teknolojilerin bize “parasız” sunulduğu yanılgısından kurtulmamız, o yazılım karşısında ayırdığımız her dakikanın onların artı değerine yönelik bizim çalışmamız anlamına geldiğini görmemiz gerekiyor. Kendi bağımsız ağlarımızı kurmak yönünde çalışmak da  bu nedenle eleştirel medya okuryazarlığıdır.

ViraVerita: Medyada sansür ve yasaklamalar ne zaman konuşulsa aradığımız cevabı hep medyadaki mülkiyet ve sahiplik ilişkilerinde ya da medyanın siyasal iktidarla ilişkilerinde buluyoruz. Sosyal medyadaki sansür, erişimi engelleme ve hak ihlâllerini göz önünde bulundurduğumuzda sizce sosyal medyanın “sahibi” kimdir? 

Mutlu Binark:  Türkiye’de omurganın sahibi TTNET. Özelleştirilmiş bir firma, yanı artık kamu malı değil. Yine de kamunun belli bir yüzde oranı var. Omurganın bir sahibinin olması çok önemli ve bu sahipliği tartışmak gerekiyor. İnternet ağımız özelleştirildiği için TTNET’te. Ayrıca alan adlarını dağıtan ICANN ve alan adlarının belirleyicisi olan egemen güçler var, başta Amerika Birleşik Devletleri var, Internet altyapısının gelişmesinden, bütün trafiğin ABD üstünden akmasından dolayı. Bir kere Batılı ülkeler, üzerinde politika yaparak Internetin daha fazla sahibidirler ki bu birinci sahip, yani devlet kısmı. İkincisi kullandığımız yazılımların arkasında firmalar var. Cep telefonları mesela yeni medya denilince sadece Interneti kastetmiyoruz. Cep telefonunda Turkcell, Vodafone ve Avea var. Bunların arkasındaki sermaye grupları, aslında bu hizmetlerin sahipleridirler.

Türkiye’de internet servis sağlayıcısı dediğimizde TTNET en büyük paya sahip, Superonline var, Kablonet var.  Bu üçü içinde pazardaki en büyük aktör TTNET. Türkiye’de büyük bir oyun endüstrisi olmasa da oyun firmalarının sahipleri var. Amerikan, Japon ve Fransız oyun firmaları dünya pazarında  büyük paya sahipler.

Sosyal medya dediğimizde, Türkiye’de zaten artık popüler olarak kullanılan  sosyal medyamız yok. Türkiye’deki  kullanıcılar dünyada Facebook kullanımında üçüncü sırada.  On milyona yakın da Twitter kullanıcısı var. Twitter  kullandıklarında Amerika’daki bir şirketin yazılımını kullanmış oluyorlar. Dolayısıyla yeni medya endüstrisi bize  ücretsizmiş gibi sunulan hizmetlerin sahibi. Masaüstünde de kullandığımız Office programlarının sahibi pazarın da  büyük devi Microsoft, bütün Türkiye’nin masaüstünü, bizi sömürgeleştiren firma. 

 Şirketlerle devlet arasında sürekli pazarlık var. Bu pazarlıklar da ülkelerin yapılarına göre değişiyor. Kimi ülkeler,  mesela ABD ile Twitter arasındaki pazarlıkta Amerikan hükümeti 2001’den beri özellikle 11 Eylül saldırısından sonra,  Amerika’nın “yurtseverlik yasası”ndan dolayı bütün sosyal medyanın Internet üzerindeki trafiğine “İslami terör” ya da  “terör” nedeniyle erişme ve yasal olarak bilgileri isteme hakkına sahip. Amerika’daki firmalar bu bilgileri temin etmek  zorundalar. Ama bunu temin ederken, Facebook olsun, Microsoft olsun Amerika’da hükümet istediği zaman Amerikan  yurttaşına bilgi vermeden, istenen bilgileri  CIA’ye, NSA’ya veriyorlar. Twitter da şöyle yapıyor: Sana e-posta atarak  ben senin bilgini Amerikan hükümeti istedi, veriyorum, diyor. Biraz daha farklı bir şeffaflık uyguluyor mesela. Google  da şeffaflık raporu yayınlıyor. İngiltere bunu istedi, Amerika 776 talepte bulundu, Türkiye 250 talepte bulundu vs.,  diyor. Amerikan hükümetine tüm ortamlar bilgi veriyor. Ama Türkiye’de hükümete demokratik olarak uygun kriterlerde  değilsiniz, vermiyorum diyor. Ülkelere göre farklı davranabiliyorlar. Türk hükümeti de pazarlık yapıyor, bilgileri  alabilmek için. Örneğin siz Gmail hesabıyla ilgili dava açacaksınız, IP adresi Türkiye’den bulunamaz ve IP’nin ancak  Google’dan istenmesi lazım. Google size bu bilgiyi hükümet nezdinde verecek mi? Adalet Bakanlığı Google’a yazı  yazıyor, Google yanıt vermiyor, dolayısıyla takipsizlik kararı çıkıyor. Tabii konu suç mu değil mi o ayrı mesele. Ama  devletle şirketler sürekli pazarlık halinde ve burada ne yazık ki bu pazarlığa dahil olamayanlar, yurttaşlar, sorun işte  burada! Bu devasa bir endüstri ve yurttaşlar bunun çok devasa bir endüstri olduğunu çok da göremiyorlar. Wikileaks  olsun, Snowden sızıntıları olsun, bu olguyu kamuoyu nezdinde daha da görünür kıldı.

Yeni medya ortamlarının acilen demokratikleştirilmesi gerekiyor. Mesela AB’nin Avrupa Parlementosunun,  Komisyonunun bu konuda şeffaflığı destekleyen, yurttaşı güçlendiren çalışmaları var. Amerika Birleşik Devletleri’nde biraz daha farklı. Avrupa Birliği’nde biraz daha dediğim gibi, farklı tartışmalar yürüyor mesela.

ViraVerita: Türkiye’de “dijital gözetim” nasıl işliyor? Son yasal düzenlemeler ve önerilen kanun tekliflerini düşünürsek sizce nasıl bir tabloyla karşı karşıyayız?

Mutlu Binark:  Bu ortamların sahibi, içerik üreten bizleriz, bizim verilerimiz içerik üretiyor. Dolayısıyla daha fazla hak talep etmemiz gerekiyor. Yani hakların gelişmesi gerekiyor. Erişim hakkı, kendi bilgilerimiz üzerinde sahiplik hakkı, kendi ürettiğimiz içerikler üzerinde sahiplik hakkı. Yeni haklarla, bu hakların güçlendirilmesi gerekiyor. Bunlar AB içinde tartışılan haklar içerisinde yer alıyor. Türkiye’deki durum yeni inşa edilen Türkiye rejiminde, vesayet rejiminde pek yurttaştan yana vurgusu olan bir alan değil. Özellikle  İnternet alanı, tıpkı medya endüstrisinin denetlenmesi gibi çok yoğun bir baskı altında. Özellikle Gezi sürecinden sonra ve yolsuzluk operasyonlarından sonra bu ortamların devletin bir tür rıza aracı olmaktan çıktığını, belli bir süre daha baskı aracı olarak kullanılacağını ben öngörüyorum. Çünkü alternatif medya olma rolü de görüldü. Medya ortamları zaten stratejik olarak düzenlenmişti Türkiye’de aşama aşama. Medyada patronla kurulan ekonomi-politik havuç-sopa ilişkisi değişip, doğrudan siyasi iktidarın medya yatırımları oldu, stratejik olarak. Şimdi bu alanlarda yatırım yapılmayan tek alan buydu yeni medya ortamları, zaten küresel kapitalizm buna izin vermiyordu. Arama motoru sizin değil, Facebook sizin değil, Twitter sizin değil. Dolayısıyla sürekli pazarlık yapmaktansa burada ciddi bir sansür mekanizması kurmak daha kolay, içe kapanmak tıpkı Çin gibi. Yerli arama motoru gündeme geliyor sık sık, Çin’in var mesela. Rusya’da arama motoru geliştirdi: Yandex, niye? Bunlar hem siyasi hem ekonomik güç sayılıyor. Türkiye’de çok büyük bir oran Google, Gmail kullanıyor. Bunu birden erişime engellemek yerine sınırlayabilir, düzenleme yapabilirsiniz, belli haber sitelerine. Kurulan altyapıda Derin Paket Analizi (DPI) var. Ana omurgaya bir aygıt, bir kutu  yerleştiriyorsunuz. O kutu Internet trafiğinde, akan trafikte bazı kodlar iletiyor, bazı şeylere erişmenizi engelliyor. 2011’deki filtre meselesinde Türkiye’de “bakalım ne olacak” dendi. Bu zorunlu filtre meselesi kamuoyunun tepkisi üzerine seçmeli filtreye döndü, aile ve çocuk diye. Ama böylece ana omurgada DPI kuruldu. Gezi’den sonra bu yeni Internette Şubat 2014’de 5651 sayılı kanunda yapılan değişiklikle, erişim sağlayıcıları birliği diye bir ara mekanizma kuruldu. Devlet ya da TİB (Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı) sakıncalı görülen içeriklerle, ilgili kelimeleri ya da siteleri erişim sağlayıcıları birliğine iletiyor, onlar da kendi sistemlerinde bunun erişilmesini engelliyorlar. Bunun alt yapısını DPI  sağlıyor. Dolayısıyla Devlet, araya Türkiye’deki internet servis sağlayıcılarını da alarak şirketler üzerinden sansürü zorunlu hale getiriyor; çünkü bunu yapmazsa şirketler çok ağır bir para cezasıyla karşılaşacaklar. Endüstriyel olarak bir hizmet vermeleri gerektiği için böyle bir devletle pazarlık güçleri yok. Şirketlerin yapacağı şey sansür kodlarını uygulamak, yaşama geçirmek: mesela Facebook ya da Twitter’da siz, Fuat Avni hesabına erişemeyeceksiniz. Hesap orada var, dünyada bir yerde ama Türkiye’de yok. Türkiye’deki kullanıcı da niye erişemediğini bilmeyecek ya da erişemeyecek ya da DNS ayarını değiştirip erişmeye çalışacak. Ama DPI’den dolayı, -kurulan DPI’ın püf noktası şu: Kullanıcının o evde DNS ayarını değiştirmeye çalıştığı görülecek- sistem DNS ayarını değiştirmeyi de engelleyebilir ya da tor (tor browser) kurdunuz bilgisayara, siz Türkiye’den Fransa’daki ya da Arjantin’deki bir düğüm noktasına geçip oradan Türkiye’de erişimi engellenen bir web sayfasını görebilirsiniz. İşte DPI bunları da engelleyebilir.

Türkiye’de erişim engelleri var ama aradığınız Internetin dağıtık yapısında bir yerlerde duruyor. Diyelim ki ona eriştiniz, sizin tor kullandığınızı da interet servis sağlayıcıları görecek. Güvenli Internette (Secure Internet) biz buna https diyoruz, siz artık o trafiğe girdiğinizde ne yaptığınız görülmüyor. Ama sizin https kullandığınızı ana omurga görüyor, devlet de görüyor ve erişim sağlayıcılarına diyor ki şu kadar kullanıcınız https kullanıyor, bunu engelleyin. Dolayısıyla böyle bir mekanizma var artık. Bu da Internet üzerinde rızayla değil, baskının işlediğini gösteriyor bence. Bunları bilmek için de okuryazar olmak gerekiyor. Yeni medya katılımla işliyor, katılımla güçleniyor. Bu katılımın emek gücüyle çalışan aktörleri biziz. Karşılıksız, gönüllü, severek ve isteyerek sanki orada olmamız gerekiyormuş gibi. Öyle bir kültür oluştuğu için, orada yoksan yoksun gibi. Herkes orada, sürekli bir şeyleri paylaşmaya teşvik edildiği için böyle bir tüketim ve gösterim kültürü içinde olduğumuz için bunu yapıyoruz. Bunu düşünmüyoruz ve konuyla ilgili tartışmalara da çok az katılıyoruz. Üzerinde politika dönen şey de bizim katılımımız. Türkiye’deki hükümetin, mevcut iktidarın yurttaşları içeriye kapatması bizi bu gösterişçi kültürden ve tüketimden bigane kılmaz, yine biz orada bir şeyler tüketiriz, bir yandan üretiriz ama sorun sansürü sadece bu evrende tartışmamak, bu sınırlı çerçevede tartışmamak. X hareketinin Facebook hesabı kapatıldı meselesi değil, hükümetin endüstri devleriyle, sahipleriyle, bu büyük baronlarla yaptığı  pazarlıklar önemli. En son kertede bizim masaüstü sömürge olduğumuz meselesi de önemli. Bunları da bilmek gerekiyor.

ViraVerita: Sosyal medya siyasal iletişime bakışımızı da değiştirdi. Bu konuda yakın zamanda bir grup akademisyenle birlikte Siyasetin Yeni Hâli Vaka-i Sosyal Medya (Kalkedon, 2014)  başlıklı bir kitap da yayımladınız. Siyasal iletişim sürecini siyasal katılım ve sosyal medya kullanımıyla birlikte düşündüğümüzde Türkiye’de sizce nasıl bir “siyasal iletişim” ortamı var?

Mutlu Binark:  Vaka-i Sosyal Medya’da genç arkadaşlarla birlikte büyük bir keyifle çalıştık. Yeni medyanın bir diğer özelliği de kolektif zekanın, ortak aklın, bu da birlikte yol çizme ve bir yol için birlikte eyleme ki bu çok güzel olarak bu çalışmada gerçekleşti. Çalışmamız TUBİTAK projesiydi ve  dediğim gibi bir tür kolektif zeka ürünüydü, farklı fikirlerde, farklı donanımlarda olan arkadaşlar bir aradaydı.  Bu çalışmaya Gezi sürecini ve AKP ile cemaat tartışmasını da eklemiştik. Biz sosyal medyanın siyasal iletişim sürecinde partiler tarafından kullanılmasında şunu gözlemledik: Yurttaş kültürünü destekleyen, yurttaşın sözünü dikkate alan bir kültür yok ne yazık ki. Ama bu genel siyasette de böyle olduğu için bunu sosyal medyaya bağlamak değil. Genel siyasi kültür de hep tepeden inmeci, parti yapıları da benzeri şekilde kurulduğu için. Tabandan geleni dinlemek, yurttaş orada bize ne diyor, özdüşünümsel bir süreç, kendi sözümüzü kritize etmek gibi bir ortam ne yazık ki yok.

İkincisi 2015 genel seçimlerine doğru da göreceğimiz üzere,  sosyal medyada farklı siyasal düşüncede olanların müzakere ettiği  ortamlar değil, tam tersi kutuplaştırıcı ortamlar, herkes kendi kabuğuna doğru çekilerek, karşı tarafa doğru bir saldırının, düşmanca söz ediminin, ötekileştirmenin hatta linç etmeye doğru bir zeminin oluştuğu ortamlar-ki Gezi sürecindeki tweet akışlarına baktığımızda, özellikle mevcut siyasi iktidarın kendinden farklı olanları günah keçileştirmesinde, etiketlemesinde bu olguyu görüyoruz. Bütün toplumsal gruplar gitgide polarize oluyor. Ne yazık ki, burada yine algoritmalar konusuna geliyorum. Bu ortamlar yazılım ve algoritma temelli olduğu için buradan siz farklı olanı, görme, duyma olanağına sahip değilsiniz. Herkes kendi alanında kalmaya başlıyor. Algoritma dilinde, kuramda buna “filter bubble” deniyor. Siz farklı olanla tanışmıyorsunuz. Mesela Twitter da belli bir arkadaş çevreniz oluyor yeni; çünkü algoritma “siz bunu izleyin” diyor. Benzerseverlik bu olgu, pekiyi farklı olana ben gideyim diyorsunuz, gittiğinizde de oradaki sözle nasıl temasa gireceksiniz? Karşılıklı bir iletişim etiği içerisinde söz edimi üretiliyor mu? Türkiye’de kamusal alanda var mı ki sorusuna geliyorum -ki orada olsun? Dolayısıyla sosyal medyada  bunu beklemek çok da anlamlı değil. Çünkü gündelik hayatımızda yurttaşlık kültüründe anlamlı, birbirimizi dinleyerek, rasyonel argümanlar ileri sürerek konuşmuyoruz. Bizim siyaset yapma biçimimiz hep antagonistik, çatışmacı, biz agonistik bir düşünme biçimine ve siyasete alışık değiliz bu topraklarda. Daha da kutuplaştırıcı, polarize olacak bir siyasal iletişim süreci olacağını düşünüyorum. Gündelik yaşamda da bu var, nefret söylemini keza, görüyoruz. Hakaretleşme, troll olgusu vb.lerini.

ViraVerita: Günümüzde düşünceyi ifade etmenin en kestirme yolu zaman zaman yaşanan “erişim engellerine” rağmen sosyal medyadan geçiyor. Haber ağını kendisi oluşturan, kendi kendisinin habercisi konumuna gelen insanların yeri geldiğinde siyasal iktidar karşısında ne kadar etkili bir muhalefet oluşturabileceğini Gezi’de görmüştük. İlginç bir biçimde “sosyal medyada var olmak” eleştirmekten öteye gidememekle de zaman zaman eleştiri konusu olabiliyor. Farklı sesleri duyurmak ile ses vermekten öteye gidememek eleştirilerini birlikte düşündüğümüzde sosyal medyayı sizce nasıl değerlendirmemiz gerekir?

Mutlu Binark:  Ben bu kadar gözetim, DPI var derken sosyal medyadan çekilelim de demiyorum. Yeni medyada o kadar çok şey yapabiliriz ki. O nedenle çekilmemiz gerekmiyor; ama sadece istenildiği gibi ideal tüketici olarak Whatsapp’ı kullanırsak, Foursquare’e nereye gittiğimizi yazarsak, Facebook’a yediğimiz yemeğin fotoğrafını koyarsak işte o zaman sadece tüketici bazlı, tam da endüstrinin ve devletin ya da egemen güçlerin istediği gibi var olmaktayız. Ama biz şu anda muktedirlerin istediği arzu ettiği değil; tam tersine kendimiz de “muteber nesne” olmaktan çıkıp muktedir olabiliriz, yani olma potansiyelimiz var ve bu potansiyeli kullanmamız gerekiyor bence. Ses vermek de elbette yeterli değil. Alternatif medya rolü sosyal medyanın arttı, Gezi’den sonra, gençler arasında bu ortamların alternatif bir medya olması daha görünür oldu. Türkiye’de medya ortamı artık tamamen denetleniyor. Sorun şu: Sosyal medyada ses çıkarmamız, bir şeyler yazmamız yeterli değil. O muhalefetin, o var olan tepkinin gündelik hayat siyasetinde de yaşama geçmesi gerekiyor, görünür olmak gerekiyor. Sadece yeni medya ortamı denetlenip, sansürlenmiyor. Gündelik hayattaki tepkilerimizin de artmaya başladığı görüldükçe gündelik hayatımız da güvenlikleştiriliyor. Şu an Türkiye’deki durum bu, dünyada da aynı, fark etmiyor. İngiltere’de Metro saldırılarından bu yana göçmenlerin yaşadığı mahallelerde kameralar var. Amerika’da da benzeri şekilde her yerde kameralar var. Bütün toplumlar, liberal toplumlar, gündelik yaşamı denetim altına alıyor. Bütün teknolojilerin gündelik yaşamdaki getirilerini, bizim üzerimizde kurduğu iktidarı topyekûn düşünmemiz gerekiyor.

İşte mesele sadece yeniden düzenlenen 5651 yasasına hayır kampanyası değil. Şuradaki MOBESE kameralarındaki bilgiler nereye gidiyor? Kime gidiyor? Bu okulun girişindeki, şuradaki kameralar bizim güvenliğimiz için olabilir -ki zaten kameraları meşrulaştırma biçimi bu- ama bu kayıtlar ne kadar saklanıyor? Kim erişebiliyor? Kullandığımız çipli kartlar, neye ne kadar entegre? Bu entegrasyon süreci hangi veri tabanlarına dek ulaşıyor? Bunların da şeffaf ve hesap verilebilir olması gerekiyor. Yurttaşın sürekli bunu talep etmesi lazım.

Daha bütüncül siyasete doğru yurttaşın harekete geçmesi lazım. Eyleme biçimlerinin değişmesi gerekiyor. Mesela otobüsteki kameranın farkında olmamız gerekiyor, davranışımızı değiştirelim diye değil, tedirgin olalım diye değil; ama var orada bir şey. Cep telefonumuz istendiği zaman bununla ne yapılacağını, neden istendiğini, bunu hangi veri tabanına satılacağını sormak. Siz bir yerden, bir mağazanın önünden geçerken, size SMS geliyor. Buradan şunu anlamak gerekiyor, o mağaza kimlik bilgilerinizi almış, akıllı telefonunuzdan dolayı sizin oradan geçtiğinizin konum bilgisine de sahip. Tüm bunlara ilişkin yeni eyleme biçimleri geliştirmek gerekiyor. Mümkün olduğunca kişisel bilgilerimize sahip çıkmak gerekiyor. Türkiye’de alışveriş yaparken telefon, adres bilgileri sorulunca hemen veriliyor. Biat mı diyeyim? Hep tebaa gibi yetişip kültürlendiğimiz için bütün eğitim sisteminde. Bir yere gidiyorsun hemen TC kimliğin soruluyor. “O benim kişisel verim, hangi gerekçeyle, neye dayanarak bu bilgiyi istiyorsun?” diye sormak bile bir muhalefet biçimidir ve bunu güçlendirmemiz gerekiyor, her alanda. Sadece klavye aktivizmi değil; gündelik hayatın içinde de bu teknolojilerin bizim üzerimizde kuracağı tahakküme karşı topyekûn mücadele etmemiz gerekiyor.

ViraVerita: Günümüzde facebook, twitter, instagram hesabı olmayan, akıllı telefon kullanmayan birinin hali nasıldır? Sosyal medyada olmamak sizce nelere mâl oluyor?

Mutlu Binark:  Sosyal medyada ben yokum. Ne oluyor? Bir kere orada olmayınca dedikoduyu kaybediyorsunuz; çünkü bir tür sosyal dedikodu ortamı ve çok bir şeye mâl olacağını düşünmüyorum. Maliyet hesabını düşünmek lazım. O ilişki size ne getirecek, sizden ne götürecek? Ben veri tabanı, metalaştırma açısından götürdüklerinin getirdiklerinden fazla olduğunu düşünüyorum. Duygusal olarak maliyetine gelirsek, akademik çevrelerde kullanımı çok yoğun. Akademik çağrıları takip etmek sizi oraya katılmaya zorluyor. Ben veri tabanının bir parçası olmak istemiyorum ki yine de veri tabanının bir parçasıyım, ondan kurtulmaya çalışıyorum. İlk işim Gmailden çıkmak olacak; ama şu anda çıkamıyorum. Şifrelemeyi yapmak istiyorum, şifreli e-posta; ama onun için de Windows’u terk etmem lazım. Masaüstü sömürge olmaktan çıkıp açık kaynağa geçmem lazım. Dolayısıyla kendimi buralardan kurtarmak isterken kalkıp da tekrardan sosyal medyaya girmem. Zaten azaltıyorum her şeyi. Whatsapp kullanmıyorum; çünkü Facebook kullanmıyorum. Böyle baktığım için ben kısmen yokum. Ama dediğim gibi akademik ortamlarda tartışmalar buralarda (Facebook) dönebiliyor. Örgütlenme pratiklerini,  daha çok e-posta gruplarından takip etmem söz konusu, onları da anlık olarak göremiyorum. Gerçi Twitter hesabım olduğu için Twitter’daki trend topics ve akışları görebiliyorum. Ama ben Twitterda insanlarla aktif bir sosyal ağ oluşturmuyorum. Tweet atıyorum ama blogda (yenimedyawordpress) olup bitenleri ve yeni medya ortamı ile ilgili, yasal düzenlemelerle ilgili tweet atıyorum. Ben yazıyla, üretimle var olmayı seçiyorum, onun için blogum var. Düşünerek içerik üretmeyi seçiyorum. Yeni medyanın bireyler üzerindeki bir diğer handikapı da sizi anlık tepki vermeye zorluyor. Ben anla arama mesafe koymayı istiyorum. Bu bilgisayar dolayımlı iletişimdeki büyük problemlerden biri, mesela e-posta yazıyoruz birbirimize, e-posta anlık. Düşünmeden, duyguyla yazıyoruz. O duygu diliyle akıl arasındaki uçurum artıyor. Ben duygu dilinden çok, akıl dilini yeğlediğim için hızlı bir iletişim pratiğinin öznesi değilim. Onun için hemen tweet atmıyorum, her an tweet atmıyorum, gerekli olduğu zaman mesajımı atıyorum, ister alınsın ister alınmasın; çok takipçim de yok. Öyle bir derdim de yok, ben sadece “hesap” olarak varım orada.

Doktora tezimden beri, 1993’ten beri çalışma alanım bu;  ama ben stratejik kullanmayı seçtim. Yazma insanıyım. Duyguyla yazıldığı zaman o duyguların karşı tarafta yüz yüze iletişimde olduğu gibi okunmayabileceğini, farklı anlamlara yol açabileceğini biliyorum ya da ekstra, aşırı anlam yüklenebileceğini bazen. Bunu sadece siyasal içerik için de demiyorum, insan ilişkilerini, kişilerarası ilişkileri de çok değiştirip dönüştürüyor, çok etkiliyor. Bizim orada (sosyal medyada) ürettiğimiz ben’in nasıl bir ben olduğu meselesi önemli. Facebook ve diğer sosyal medya hesaplarında ürettiğimiz ben’in Goffmann’ın terimiyle “ideal ben” inşası olduğunu düşünüyorum. Biz benlik yanılsaması, bir benlik üretimi, bir performans içindeyiz. Bu benliğin sürekli iyi performe edilmesi gerekiyor. Bunlar zor oyunlar, zor işler, vakit ayırmak gerekiyor ve benim öyle çok vaktim de yok. Bir de yine algoritmalara geliyorum, orada bir dünyam olsaydı o dünya da bana benzerlerle olurdu, algoritmalar yüzünden. Kendimden farklı olanlarla bir dünyam olsa bu kadar haz alır mıydım? Sosyal ağımız da bizim gibi, çok farklı olanla bir temas, deneyim oluyor; ama o deneyim ne kadar içselleştirilebiliniyor?

ViraVerita: Çok teşekkür ederiz, bu keyifli söyleşi için.

Mutlu Binark: Ben teşekkür ederim.

 


ViraVerita Yayın Kurulu adına söyleşiyi gerçekleştiren: Burcu Canar

  Mutlu Binark'ın Fotoğrafları: Engin Gelibolu

 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top