Murat Sevinç İle Söyleşi: "Söz söylemek her zaman değerli. Böyle zamanlarda daha da değerli."

 

 

İçinde bulunduğumuz sürece dair farklı disiplinlerden gelen sosyal bilimcilerin düşüncelerine yer vermenin, yaşadığımız kriz durumunu anlama, çıkış yollarını birlikte bulma bakımından önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu amaçla sürecin temel belirleyicileri üzerinden, siyasal şiddet, hukuki kriz, düşünce özgürlüğü ve barış talebi ile ilgili dört soru hazırladık. Sorularımıza zihin açıcı ve umut verici yanıtlar veren Ankara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü öğretim üyesi ve diken.com.tr. yazarı Murat Sevinç ile yaptığımız söyleşiyi sunuyor, kendisine teşekkür ediyoruz. (18 Eylül 2015)

 

ViraVerita: Savaş, operasyonlar, misillemeler, ırkçı saldırılar, linç girişimleri ve yeniden alevlendirilen düşmanlık paradigmalarını göz önünde bulundurarak siyaset ve şiddet arasındaki ilişkinin günümüzde nasıl bir çehre kazandığını düşünüyorsunuz?

Murat Sevinç: Kim olduğunu hatırlamıyorum, geçenlerde okuduğum aklı başında bir yazar, malumu bir kez daha ilan ederek, ‘Türkiye’de hakim ideoloji her zaman milliyetçilik oldu’ diyordu. Bu kadar basit olmayabilir ancak doğruluk payı var gerçekten. Biliyorsunuz, milliyetçilik Osmanlı’da ilk olarak Yunanlıları uyandırdı. Yaklaşık yüz yıl sonra Türkler uyandı. Yıllar sonrasında uyananlar da oldu tabii. Cumhuriyet, İmparatorluk sonrasında bir ‘ulus’ üzerine kuracaktı yapıyı ve Türklüğü tercih etti. İşin doğrusu elinde başka bir şey de kalmamıştı dayanacağı. Turancı olmadan Türk olunacak, Şeriatçı olmadan devlet kontrolünde (Diyanet İşleri) Sünni olunacak ve tabii emperyalizme ‘inat,’ batılı olunacak. Bu formül büyük ölçüde tuttu aslında. Sokaktaki ortalama yurttaş, ‘şükür ki Türk’tür, elhamdülillah Müslüman’dır, tabii ki yabancı dil bilmektedir.’ Bana kalırsa hala yaygın kanı ve istek de bu yönde. İslamcılar da, ülkücüler de, ait oldukları tabaka fırsat tanıyorsa, çocuğunu yurt dışında okutmak istiyor. Beren Saat dizisi izliyor ve tatilde Paris’e gitmeye çok meraklı. Tabii bu formülün tutmadığı kimlikler de oldu. Daha doğrusu, kısmen tuttuğu. Şimdi tutmayan o kısım ile yüz yüzeyiz. Hem İslamcılık hem de Kürt meselesi, ‘tutmayan’ kısmın mirası. Tabii, bu kadar eziyet edilmesiydi Kürtler’ ne olurdu, bilemem. Yani devlet, yurttaşına yurttaş muamelesi yapmayarak onu çileden çıkarma konusunda son derece mahir biliyorsunuz.

Kimliğin ‘tutan’ kısmı, Türklüğü’nden memnun. Kafa yormuyor pek üzerine. Türklükten memnun olmanın bir sakıncası da yok aslına bakarsanız. Ama milliyetçiliğin aşamaları var. Kemalistliğin de aşamaları var. Mustafa Kemal’e saygı duymak başka, 1920 devrimlerini sahiplenmek başka, 1930’ların ırkçılığa varan söylemini sahiplenmek başka, o zihniyeti 2015’te sürdürmeye çalışmak başka şeyler. Türkiye’de uzunca bir süredir, bir kesim, bu aşamaları görmezden gelerek ‘İslamcı’ bir partiye yönelik her eleştiriyi ‘Kemalizm’ analiziyle karşıladı. Ne ilgisi var. Aynı durum, o ‘öğretilmiş’ Türkçülükten kaynaklanan milliyetçilik için de geçerli. Türkiye’de ırkçı milliyetçiler olduğu gibi, ülkesini sevdiği için ‘milliyetçi’ olduğunu düşünen çok insan da var. Buna mukabil ortalama vatandaş, örneğin bugünlerde olduğu gibi şiddet eylemleri başladığında, ortak bir zeminde buluşuveriyor bir anda. O zemin Türklükten duyulan gurur ve hiç bitmeyen bölünme endişesi. Tepkinin biçimi farklı oluyor yalnızca. Biri cam çerçeve indirirken, daha eğitimliler sosyal medyada sövüyor, bakkal dükkânına bayrak asıyor vs. Hemen hepsi, Atatürklü bayrakları kullanıyor. Oysa o Atatürk, topraklarımızın belki de II. Mahmut’tan sonra gördüğü en ‘batıcı’ lider. İliklerine kadar batıcı biri. Ama bugün onun resmini taşıyanlar, güncel batılı yönetim biçimlerini tümüyle reddediyor. Ne olduğunu da bilmeden!

Bu sorunu çözebilecek olanlar, ‘okumuşlar’ ve ‘siyasetçiler.’ Okumuşların bir kısmı da bakkalıyla aynı konumda. Linç eylemcilerinin ekmeğine yağ sürmekle meşgul. Makul kesim ise böyle zamanlarda ses duyuramıyor. Siyasetçilerin durumu meydanda. HDP’yi ve TBMM’ye giremeyen bazı partileri bir yana bırakırsak, hepsi milliyetçi ya da öyle görünmek zorunda hissediyor. Başka çareleri olmadığının farkındalar. Hal böyle olduğu içindir ki, sağa sola saldıran faşistlere ‘öfkeli genç’ demek dışında çare göremiyorlar. Ben de çok öfkelendim bugüne dek ama gidip bir gazete/parti binası yakmayı ya da Kürt bıçaklamayı hiç düşünmedim. Özet ve sonuç, şiddetsiz siyaset, başka bir toplumsal/siyasal yapı ve kültür gerektiriyor. Türkiye henüz o uygarlık aşamasına gelemedi. Şiddetin nedeni, hemen her alandaki az gelişmişlik.

ViraVerita: Ülkedeki değişen “fiili durum”un hukuksal bir meşruluk zeminine oturtulma isteği bağlamında birçoklarının iddia ettiği gibi bir yönetim biçimi ya da rejim değişikliğinin söz konusu olduğunu düşünüyor musunuz? 

Murat Sevinç: Bana kalırsa ‘kuşku’ eşiği aşılalı çok oldu. İlk günden bugüne ‘kuşkucu’ ve ‘eleştirenlerden’ biriyim. Çünkü AKP’nin çok uzun yıllardır hangi hukuksal düzenlemeleri yaptığının farkındayım. Bunun için fazla akıllı ya da anayasacı olmaya gerek yok. Her gün Resmi Gazete’ye şöyle bir göz atmak yetiyor! Bu parti ‘işine gelmeyen’ tek bir mevzuat değişikliği gerçekleştirmedi. Bunu dile getirenlerin sesi kesildi. Meslek odaları ciddiye alınmadı. Endişeli modernler diye bir şey uydurup güzelce dalgalarını geçtiler. Dalgacılar şimdi çok telaşlı ve bol ‘eyvah’lı yazılar kaleme alıyorlar. Rejim değişikliği denilen şey bir günde olmaz.

Sistem değişikliği de. Türkiye’de zirve, 2007 ve 2010 değişiklikleridir. ‘Ustalık belgesi’ o metinlerdir. Cumhuriyet tarihinin en dalavereci değişikliklerini allayıp pullayıp yutturdular. Son derece başarılı bir propaganda eşliğinde. İlki, 367 kararı sonrasında geldi ve Türkiye sağının hayallerinden biri gerçekleşti: Halk tarafından seçim.Böylece sistem iyice amorflaştı. İkincisi, yargıyı ele geçirmeye yönelikti ve başardılar. Önce Cemaat’e emanet ettiler. Sonra pişman olup geri aldılar. Ama başardılar. Bugün artık hiç kimse bir AKP’li ile yargıda kolay kolay mücadele edemez. Bürokrasi, MİT şu bu. Devlet, bir partinin devleti oldu neredeyse. Bakın, seçim sonucunu beğenmediler değil mi? Daha ne olsun. Sonraki aşama, ‘seçimleri’ beğenmemektir. Tarihte örnekleri var.

Sorunuzun yanıtı şu olabilir: İki yüz yıldır batılılaşmaya çalışan bir toprağın yönünü üç beş günde geri çeviremezsiniz. AKP de çeviremeyecek. Bunu Abdülhamit dahi yapamadı. Demokrat Parti ve Kenan Evren de yapamadı. Ama çok zarar verdiler. Geciktirdiler. Olan budur. Hukuken yapılamayanı, fiili olarak yapmaya çalışıyorlar ama bana kalırsa, olmayacak. Bu kadar ucuz olduğumuzu düşünmüyorum. Şu anda durum ne derseniz; yine kişisel olarak tüm hukuk sisteminin ve teamüllerin askıya alındığı kanısındayım ve bu nedenle, teknik anayasa yazıları yazmayı ‘erteledim.’ Saçma çünkü. Uygulanmayan bir metni ya da metinleri anlatıp durmanın ne anlamı var. İlk kez birileri ‘anayasayı çiğniyorsunuz’ dediğinde, devleti yönetenler ‘evet’ diyor. Dürüst insanlar! Yani, konumuz artık hukuk değil, başka bir şey.

 

ViraVerita: Düşünce özgürlüğünün ve protesto hakkının gasp edildiği ve söz söylemenin hiç olmadığı kadar kifayetsiz görüldüğü bir dönemde, eleştirel sosyal bilimlerin kendilerini nasıl var edebileceğini düşünüyorsunuz? Bu bağlamda sözün ve teorinin böyle kriz anlarını anlama ve çözüm üretme konusunda sizce nasıl bir önemi vardır?

Murat Sevinç: Ne eleştirel sosyal bilimi Allah aşkına. Eğer akademiden söz ediyorsanız, Fatiha okumanızı öneririm. YÖK’ten sonra artık üniversite olamayacağını söyleyenler haklıydı tabii. Ama yine de erken davranmışlar sanırım. Asıl şimdi bitti o iş. Türkiye’de üç beş kurum kaldı ses çıkarabilen. Onları da boğmak için her şey yapılıyor. Tanrı’nız YÖK, Peygamberiniz Rektör, geri kalan yönetim organları irili ufaklı evliyalar. Burada bilim mi olur. Biraz ‘sorun çıkarınca’ kadro alamazsınız. İnşaatınızı yapamazsınız. Soruşturmalara uğrarsınız. Taşra’da, vakıf kurumlarında biri çıkıp iktidarı eleştirsin bakalım, canına okunur. Önce bölüm başkanı, dekanı okur zaten. Vakıflarda söz konu dahi değil. Ertesi gün kapının önüne konulursunuz. Kusura bakmasınlar. Tabii ekmek parası söz konusu, ne yapacak insanlar. Bir de yukarıda söz ettiğim milliyetçilikten sosyal bilimcileri, akademiyi neden ayıralım. Üniversite, milliyetçilikte geri kalır mı sanıyorsunuz. Uzun süredir, Demokrat parti dönemini andıran bir çoraklık var bu ülkede. Herkes çekiniyor. Farklı düşünenler de durumu idare etmeye çalışıyor. Biraz konuşup yazan hocalar hakkında ihbarlar, şikâyetler gidiyor. Baskı var.

  Ancak bir şeyi unutmamak gerekir. Bir yandan da böyle zamanlar, hiç olmazsa ölü toprağını, bir kesim insanın üzerinden çekip alma potansiyelini taşıyor. Çünkü hemen her sosyal bilim konusunun, her Allah’ın günü yaşandığı bir yer burası. Irkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik, hukuk ihlalleri vs. Bir canlanma da yaratıyor aslında. Yeni dergiler çıkıyor. Basından umudu kesenler, haber siteleri açıyor. Tabii çok zor şeyler bunlar. Büyük baskı yaşıyor, tehdit ediliyorlar. Maddi sıkıntılarla boğuşuyorlar. Demem o ki, her şey aynı anda yaşanıyor ama yine de Türkiye üniversitelerinden pek umutlu olmamakta yarar var.

Çaba harcayan az sayıda insanın bir katkısı olur mu? Olabilir tabii. Hiç olmazsa, not düşülüyor. Hiç olmazsa, bundan böyle siyasal İslam konusunda çalışanlar, bugüne dek hesaba katmadıkları değişkenleri düşünmek zorunda kalacaklar. Hiç olmazsa, laiklik yorumları bir kez daha gözden geçirilecek. Hiç olmazsa, mağduriyet sözcüğü üzerine biraz daha kafa yorulacak. Belki bir gün, hukukçular bile yazmaya başlayacak, belli mi olur! Yani gelişmeler, onları bile o ‘metruk köşklerinden’ kafalarını uzatıp bir şey söylemeye mecbur bırakabilir. Söz söylemek her zaman değerli. Böyle zamanlarda daha da değerli. Topluma söyleyecek sözü olmayan neden sosyal bilimci olur, anlamakta zorlanıyorum. Ancak tekrar söylüyorum, bizim camiadan kriz anlarında çözüm üretmesini beklememek gerek. Çözümü geçtim, ‘anlamaya yönelik iki satır’ kelâm etseler, bu bile çok değerli. Unutmadan, ‘söz,’ aklı başında insanların kendilerini yalnız hissetmemesini, biraz moral bulmalarını da sağlıyor. Bunu ihmal etmemeli.

ViraVerita: Sizce barış talebinin hala yeterince etkili olamamasının ve kitleselleşememesinin sebepleri nedir? Bu yılgınlık ve korku durumundan çıkmak ve barış talebini güçlendirmek için neler yapılabilir?

Murat Sevinç: Anlatmak gerek. Bıkmadan usanmadan anlatmak gerek.

Nasıl kitleselleşecek? Bunu kim ya da kimler yapacak? Bu halde olmamızın tek nedeni hükümet mi sizce? Yıllardır bu konularda çalışan, yazıp çizen ve sürece eleştirel yaklaşan demokrat insanlara neler yaptılar, neler söylediler? ‘Sürece zarar veriyorsunuz’ dediler örneğin. Nasıl zarar verebilirsin ki? Tartışmak zararlı mıdır? Yıllar, boşa harcandı. Bu halka hiç bir şey anlatılmadı. Geyik yaptılar, amiyane tabirle. Kürt siyasal hareketinin talepleri üzerine ne söylediler? Yurttaş aptal mı? Anlamaz mıydı, eğer anlatılsaydı? Bizim adı sanı bilinen okumuşumuzun bir kesimi, ‘boş konuşma üstadıdır.’ Hiçbir şey söylemeden yazıp çizerler. Müthiş bir yetenektir bu. Bu sayede, bir yerlerde pozisyon bulur, para kazanırlar. Yılları, zırva AKP övgüsüyle harcadılar. ‘Yeni anayasa’ demekten helak oldular ama bunun nasıl bir anayasa olması gerektiği konusunda neredeyse hiçbir şey söylemediler. Tabii HDP de bu konuda başarısız oldu. Tek kişiyle yürütülen bir süreci, 77 milyon insana nasıl anlatacaksın? Türkiye’nin son dört beş yılı boşa geçirildi ne yazık ki. Sürece zarar veriyorsunuz diyen aklı evveller nerede şimdi? Görüyor musunuz? Okuyor musunuz? Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da ‘Şark usulü’ takip edildi. Ama Garp, sorunlarını böyle çözmüyor işte. Eleştiren özgürlükçü insanları da bin pişman etti, bu ‘okumuşlar’ çetesi.

Bu kadar milliyetçi ve aslına bakarsanız bir o kadar da ‘çıkarına düşkün’ insanların yaşadığı bir memlekette, barış talebini güçlendirmek için insanlara önce ‘ne olup bittiğini’ açıkça anlatmak gerek. Halka, bilmediği bir konuda ne soracaksınız? Siyasal taleplerin eşit yurttaşlığa dair olduğu, bunun bir bölünme değil bir arada yaşamayı hedeflediğini anlatacaksınız. Yoksulluktan kurtulma çarelerini anlatacaksınız. Buna ilişkin çare üreteceksiniz. Soma’da insanlar ölüyorken barış olur mu? Son derece bütüncül ele alınması gereken konular bunlar. Sol politikaya gereksinim var. Sağcılar müteahhitlik dışında bir şeyden anlamaz. Yol yaparlar, baraj yaparlar, köprü yaparlar, rezidans yaparlar, bir de dini sömürürler. Böylesi sorunları çözme potansiyelleri yok. Bunları iyi anlatmak gerek. Yurttaşa söylenen yalanları açık etmek gerek. Tabii öyle bir yapı ki önümüzdeki, yalnızca siyasetçilerle değil, çevrelerini saran ve o çevrede olduğu için büyük servetler kazananlarla da uğraşmayı gerektiriyor. Anadolu kedileri, nasıl on yılda ‘kaplan’ oldu? sorusunun üzerine gitmek gerekiyor. Ayrıca HDP’nin bu ülkede birlikte yaşamak için son şanslarımızdan olduğunun da iyi anlatılması gerekiyor. Tabii eğer birlikte yaşamak isteniyorsa. Bıkmadan aynı şeyleri yinelemek gerekiyor. Buna karşın, öyle bir yılgınlık ve öfke birikmiş durumda ki şu anda, herkesin işi çok zor. Bunu da görmek gerekiyor. Umuyorum 7 Haziran seçimlerindeki büyük ‘umut,’ yakın gelecekte çok arayacağımız bir duyguya dönüşmez. Ben umutsuz değilim. Buna mukabil, zorluğu da görüyorum tabii.

 

 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top