Mine Gencel Bek İle Söyleşi:"Çocuklarımızın ölmemesi için denemeye mecburuz"

 

İlkini Murat Sevinç ile gerçekleştirdiğimiz (bknz:http://viraverita.org/roportajlar/murat-sevinc-ile-soylesi-soz-soylemek-... ve gündeme dair hazırladığımız ortak sorulardan oluşan söyleşi dizimizin bu haftaki konuğu Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden Prof.Dr. Mine Gencel Bek. Söyleşi dizisinin ortak üç sorusunun yanında, birer soru da konuklarımızın kendi alanlarına yönelik olarak hazırladık. Mine Gencel Bek'e kriz günlerinde medyanın durumu ile ilgili tespitleri ve yeni olanaklara işaret eden umut verici cevapları için teşekkür ederiz.  

ViraVerita: Savaş, operasyonlar, misillemeler, ırkçı saldırılar, linç girişimleri ve yeniden alevlendirilen düşmanlık paradigmalarını göz önünde bulundurarak siyaset ve şiddet arasındaki ilişkinin günümüzde nasıl bir çehre kazandığını düşünüyorsunuz?

Mine Gencel Bek: Ben bu soruya kendi çalıştığım, okuyup, düşündüğüm alan olan iletişim çalışmalarının öncelikleri açısından cevap vermeye çalışacağım. Siyaset ve şiddet arasındaki ilişkinin günümüzde kazandığı çehrede, medyanın, özellikle de dijital teknoloji olanaklarını kullanan 'yeni' diye tabir edilen, ama artık o kadar da yeni olmayan medyanın rolü büyük. Burada da teknolojik determinizme düşmemek, ne 'bu çağda her şey harikadır' iyimserliğine kapılmak, ne de geçmişe özlemle 'her şey ne kadar bozuldu ve kötü' diye sızlanarak kötümserliğe düşmemek gerekiyor. Bu satırların yazıldığı derginin de vurguladığı disiplinler arasılık da çok önemli. Analiz ederken o halde değişen çehreyi geçmişten gelen tortularla, 'yapı'larla birlikte düşünmek, iktidar mücadelerinin yer aldığı toplumsal bağlamı göz önünde bulundurmak gerekiyor. Bunu ihmal etmeden yeniden iletişim teknolojilerinin bu değişen çehredeki rolüne, amaçladığım katkıya, geri dönersem şunları söylemek mümkün:

Bildiğiniz gibi internetin gelişimi, teknoloji vb. aslında Pentagon gibi küresel çapta hakim güçler için gerçekleşti. Halihazırda tüm dünyada ve Türkiye'de de bu teknolojiyi hakim güçler, sadece devlet de değil piyasa da, hegemonya tesis etmek için ve hatta bizzat zor ve şiddet için etkili biçimde kullanıyorlar. Her birimizin kimlik numaraları var. Attığımız her adım belli. Kredi kartlarımızın hareketlerinden hemen ulaşılabilir haldeyiz. Bir çeşit gözetim toplumunda yaşıyoruz. İstediklerinde zaten gözetleyebilir haldeler. Ama biz de zaten ayak izlerimizi çok açık ediyoruz bu 'açık iletişim' ortamında. Sosyal medyanın ırkçılık ve nefret söylemine nasıl hizmet ettiğini ise maalesef her gün örnekleriyle görüyoruz.

Ama öte yandan barış ve insan hakları savunucularının da hizmetinde bu teknoloji. Bu teknolojik olanakları kullanarak barıştan, adaletten yana dönüşümün gerçekleşmesi için çalışanlar, çaba harcayanlar var. Ne kadar gerçekleştirildiği ayrı mesele. Ama salt dayanışmaya hizmet etmesi bile kendi içinde önemli bir şey. En başta savaş ve ağır baskı ortamında en çok başımıza gelen 'biz yalnızız' ve 'onlar güçlü, yenecekler' şeklindeki psikolojik baskıya teslim olmaktan kurtarıyor bizi. Evet, çok güçlü biçimde ve tarihsel olarak ekilen sağcı ve ırkçı tohumlarla, devletin tüm yasal ve yasal olmayan gücünü arkasına alarak yapılan etkinlikler gerçekten çok güçlü. Ama buna karşı hegemonya tesis etme mücadelesi veren, Gramsci'nin de dediği gibi bir ittifaklar bloğu oluşturanlar da var. Eylemlilik ve direnişleri kolektif olarak tartışıp üretebiliyor, birbirleriyle hikayelerini, fotoğraflarını, türkülerini paylaşabiliyorlar. İşte umut da bu noktada. Bundan sonra yapılması gereken zor iş ise nasıl bu barış savunucusu topluluklar kendi çemberlerinin sınırlarını aşıp 'çoğunluk'a ulaşabilir noktasında düğümleniyor.

 

ViraVerita: Daralan eylem olanakları yüzünden sosyal medya giderek daha fazla bir siyasal tavır koyma ve protesto aracı olarak görülüyor. Sizce bu durumun avantajları ve dezavantajları nelerdir?
 
Mine Gencel Bek: En başta sosyal medya ve sokağı çok da birbirine karşı alanlar olmak görmemek gerekir diye düşünüyorum. Yani sosyal medyada aktivizm sokakta yapılamadığı için artıyor demek yanlış olur. Sosyal medyada örgütlenmenin çok avantajı var. Bırakın aynı şehirde olmayı, aynı ülkede olmayan insanlar bir araya gelip tartışabiliyor ve karar alabiliyorlar. Bu muazzam bir güç. Bunu Occupy hareketinde de gördük. Yakın zamanda Suriyeli mültecilerle ilgili olarak da deneyimledik. Yalnız, çoğu zaman maalesef yaşanan şu: Birbirimize yaşananları aktarıp ortak bir yorumlama sürecine girebiliyoruz. Ne kadar kınanacak bir şey ya da yazıklar olsun diyoruz.  Bunları demekte  sorun yok, zira söz konusu olan çocuk ölümleri, emek sömüsürü, şiddet, savaş vb. kınanacak elbet. Ancak bununla sınırlı kalınmasında sorun başlıyor. Yani tam da genel olarak bitirdiğimiz yerde kalmayıp  'e ne yapalım, o zaman şunu yapalım ' dememiz lazım. Benim Türkiye'de gördüğüm kadarıyla böyle bir eksiklik var.ABD'de iken polislerin siyahları öldürmesi ve orantısız şiddet kullanmasıyla ilgili olarak son yıllarda yükselen Black Lives Matter gibi siyah hakları için örgütlenen çeşitli sokak ve sosyal medya protestolarında yer aldım. Elbette konu görece daha sınırlı ve daha çok odaklanılabiliyor. Daha çok örgütlüler. Bunu gördüm ben. Türkiye'de ise son seçimlerden bu yana öyle felaketler oldu ki daha birisini anlayıp konumlanmaya çalışırken bir diğer felaket patlak veriyor. Yani kendimize de haksızlık etmeyelim. Örgütler var, az da olsa güçsüz de olsa. Onlar aracılığıyla yapılan eylemler sokakta da olsa sosyal medyada da olsa daha çok ses getiriyor elbet. 

Bizim bir kaç kişi barış istiyoruz diye örgütlenip sokağa çıkmamız başka, DİSK ve KESK'in davetiyle yapılması başka. Yalnız kendi aramızda da olsa ve sınırlı da olsa psikolojik faktörleri de gözardı etmemek lazım. Sosyal medyada paylaştığınızda yalnız olmadığınızı görüyorsunuz ve kötümserlik tuzağından uzaklaşabiliyorsunuz böylece. Barışsever, emek sömüsürüne karşı, kadın ve LGBTİ haklarını, doğayı savunan çok hoş bir topluluğun içinde hissediyorum ben kendimi ve bu bana güç veriyor. Öte yandan, dezavantaj dediniz, elbette diğer güçler de, eril, militarist vb. güçler de sosyal medyayı kullanıyor, nefret söylemini yaygınlaştırıyor, linç davetiyleri çıkarıyor vb. aynen sokağı kullandığı gibi. Benim görebildiğim kadarıyla en temel zorluklardan birisi nasıl içimize kapanmadan çoğunluklarla diyalog aracı olarak sosyal medyayı kullanabiliriz. İşte en zoru bu. Ben şahsen bunu başarabilmiş birisi değilim. HDP'li kadın milletvekillerine 'a bakın ne kadar da maymuna benziyorlar' diye capsler paylaşan akrabalarımı, çocukluk arkadaşlarımı facebook arkadaşlığımdan dayanamayıp çıkarmışlığım var. Onyıllardır ekilen tohumlarla, tortularla sokakta da sosyal medyada da mücadele zor. Ama denememiz lazım. Başka çare yok.
 
 
ViraVerita: Düşünce özgürlüğünün ve protesto hakkının gasp edildiği ve söz söylemenin hiç olmadığı kadar kifayetsiz görüldüğü bir dönemde, eleştirel sosyal bilimlerin kendilerini nasıl var edebileceğini düşünüyorsunuz? Bu bağlamda sözün ve teorinin böyle kriz anlarını anlama ve çözüm üretme konusunda sizce nasıl bir önemi vardır?
 

Mine Gencel Bek: Türkiye geneline bakıldığında bu konuda kötümserim. Üniversitelerde sınıf düşmanlığından ırkçılığa, mobbinge ve cinsiyetçiliğe, olmaması gereken ne varsa görebiliyorsunuz, olması gereken bağımsız, eleştirel akademik üretimin ve duruşun yerine. Ancak nicel olarak çok fazla yaygın değilse de eleştirel sosyal bilimcilerde hem gelişmeleri anlama ve hem de değiştirme yönünde kararlılığa ve kapasiteye sahip bir topluluk da yok değil. Daha önceki soruya verdiğim yanıttaki gibi burada da bu kişiler elbette devletin baskısından, zorundan nasiplerini alıyorlar ya da böyle bir olasılığı bilerek yaşıyorlar. Ben ve arkadaşlarım kaç kere Akit vb. yayın organlarının nefret söylemine ve hedef göstermesina maruz  kaldık. Aynı zamanda kraldan çok kralcı, varlığını sadece oturduğu koltuğun, ünvanının getirdiği iktidardan alan türlü çeşit kralcıklar ya da kraliçecikler ile de uğraşmak zorundalar. Ama yine de ben azınlıkta da olsalar böyle bir topluluk olduğunu düşünüyor ve varlıklarından çok gururlanıyorum. Türkiye’de son yılllarda eskiden beri bildiğimiz sendika, parti vb.den farklı küçük ölçekli sivil girişimler ve ağlar ortaya çıkmaya başladı. 10dan Sonra grubu, Buradayız Kolektifi ve Barış Bloku gibi benim de küçücük de olsa katkıda bulunduğum ağlara baktığınızda buradaki gönüllülerin bazılarını oluşturan sosyal bilimcilerin sadece teori ve uluslararası gündeme başvurmakla da kalmayıp dönüşüm için eylemlilikte bulunduğunu, sendikalarla, barıştan yana kurum ve partilerle, hak savunucularıyla dayanışma gösterdiğini görüyoruz.

 

ViraVerita: Sizce barış talebinin hala yeterince etkili olamamasının ve kitleselleşememesinin sebepleri nedir? Bu yılgınlık ve korku durumundan çıkmak ve barış talebini güçlendirmek için neler yapılabilir?

Mine Gencel Bek: Bunun temel nedeni görebildiğim kadarıyla Türkiye’nin onlarca yıldır sağ hükümetler tarafından yönetilmesi, onun dışında kalan zamanlarda askeri darbeler görmesi ve sivil dönemlerin de askeri dönemleri aratmayacak anti-demokratiklikte oluşu ve dolayısıyla yetişen kuşakların da artık bu zihniyet dünyalarıyla sorgulamadan yetişmiş olmaları. 90’larda yaşayan bir batılı, eğer politik bir duyarlılığı bulunmuyorsa ya da bir tanıdığı, bir bağlantısı yoksa, çoğunlukla haberdar değil ne olup bittiğinden  mesela ve bugünkü sorunların nedeni de işte bu geçmişte yatıyor. Ben aynı zamanda Ortak Hafıza girişiminin gönüllülerindenim. Geçmişe bakıp yüzleşmek konusunda Hafıza Merkezi ve Hafıza Kaydı gibi diğer dirsek temasında olduğumuz çok güzel oluşumlar var ve çok iyi işler yapıyorlar. Barış talebini güçlendirmek için ben geçmişin bilinmesinin ve bunun aktarılmasının önemli olduğunu düşünüyorum. 

Bizim sorumluluğumuz asıl olarak burada yatıyor. Yaşananları, hakları ihlal edilenlerin perspektifinden de bilelim, öğrenelim, yaygınlaştıralım, acıları görelim, tanıyalım ve paylaşalım. Aynı ya da daha beter acıların yaşanmaması için başka çare yok. Sihirli bir formül de yok ne yazık ki. Benim kişisel felsefem şu: Kazanamayabiliriz mücadele etsek de ve zarar da görebiliriz kişisel olarak. Burada zaferin garantisi yok. Ama yılgınlıktan yenilgi çıkacağı kesin. Öyle bir lüksümüz yok. Mücadele vereceğiz. Ölen çocuklara borçluyuz. Çocuklarımızın ölmemesi için denemeye mecburuz.

 

 
Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top