Hakan Mıhçı ile Söyleşi: "İnsanlık var olduğu sürece söz bitmez. Söz bitmediği sürece de kuramın önemi tükenmez."

İlk bölümünü Murat Sevinç ile (http://viraverita.org/roportajlar/murat-sevinc-ile-soylesi-soz-soylemek-...) , ikinci bölümünü Mine Gencel Bek ile (http://www.viraverita.org/roportajlar/mine-gencel-bek-ile-soylesicocukla...) gerçekleştirdiğimiz söyleşi dizimizin bu haftaki konuğu Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü'nden Prof. Dr. Hakan Mıhçı. İçinde bulunduğumuz kriz günlerine dair hazırladığımız ortak sorulara ve bunun yanı sıra özellikle kendisine yönelik olarak sorduğumuz linç girişimlerinin sınıfsal boyutuna dair ikinci soruya, iktisadın bakış açısından cevap veren Hakan Mıhçı'ya analizleri, bilgilendirici ve ufuk açıcı yanıtları için teşekkür ederiz.  

ViraVerita: Savaş, operasyonlar, misillemeler, ırkçı saldırılar, linç girişimleri ve yeniden alevlendirilen düşmanlık paradigmalarını göz önünde bulundurarak siyaset ve şiddet arasındaki ilişkinin günümüzde nasıl bir çehre kazandığını düşünüyorsunuz?

 

Hakan Mıhçı: Siyaset ile şiddet arasındaki ilişkinin kökenini ailenin, devletin, erilliğin, özel mülkiyetin kısacası sınıflı toplumların ortaya çıktığı dönemlere kadar geri götürmek olanaklıdır. Kapitalizm öncesi üretim tarzlarının egemen olduğu toplumlarda siyaset ile şiddet arasındaki ilişki daha doğrudan ve kaba biçimlere bürünürken, kapitalist üretim tarzının yaygınlaşmaya başladığı son birkaç yüzyılda bu ilişki kimi zaman rafine hallere dönüşmekle birlikte, 20. yüzyıldaki dünya savaşlarında kendisini açıkça gösterdiği şekliyle geçmiş dönemlerden farksız bir kıyıcılığı da beraberinde getirebilmiştir.

Şiddet ve siyaset arasındaki ilişkinin doğrusallığını ve düzeyini çoğunlukla toplumsal sınıflar arasındaki çatışmanın ve iktisadi artığa el koymanın boyutu belirlemiştir. Egemen sınıflar iktisadi artıktan daha fazla pay almak istediklerinde ve çalışan sınıflar bu isteğe karşı direnç gösterdiklerinde şiddetin boyutunda da gözle görülür bir artış yaşanmıştır. Siyaset, şiddetin meşrulaştırılması ve sıradanlaştırılmasında çoğu zaman bir aracı işlevi üstlenmiştir.

İmparatorlukların çözülüp ulus devletlerin ortaya çıkmaya başladığı geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında siyaset ile şiddet arasındaki ilişkinin farklı yansımaları da görünür hale gelmeye başlamıştır. Ulusal mücadeleler belirli dinsel ve ırksal kökenden gelen toplulukların siyasi düzlemde egemenliklerini pekiştirmesi ve farklı ırksal kökenden gelenlerin ötekileştirilmesi üzerinden kendilerini ifade eder hale gelmişlerdir. Aynı ulus devlet içinde yer almalarına rağmen, ikincil konuma gerileyen farklı dinsel ve ırksal kökenlere sahip toplulukların bu konumdan duydukları rahatsızlıkları dile getirmeleri ve eşitlik talepleri kimi zaman doğrudan siyaset, kimi zaman da siyasetin farklı bir ifadesi olarak tanımlanabilecek şiddet yoluyla bastırılmaya çalışılmıştır.

Ulusal ve uluslararası düzeyde yürütülen savaşları, ırkçı saldırıları, farklı topluluklar arasında alevlendirilen düşmanlıkları ve bu düşmanlıkların yansıması olarak ortaya çıkan linç girişimlerini bu çerçevede değerlendirmek olanaklıdır. Nazi Almanyasının Yahudi düşmanlığını, İsrail devletinin Filistin halkına yönelik kuşatmasını, İngiltere’nin İrlanda üzerinde yürüttüğü baskı politikalarını, Kolombiya’da 200.000 kişinin ölümüyle sonuçlanan ayrılıkçı hareketleri, İspanya’daki Bask ve Katalan sorununu ve nihayet kendi coğrafyamızda süren Kürt sorununu siyaset-şiddet ikileminden kopararak irdelemek neredeyse olanaksızdır.

Olanaksızlığın temelinde de farklı etnik, kültürel ve dinsel temeller üzerine inşa edilen ulus devletin oluşturduğu paradigmanın, anaakım siyasetin dağılması tehlikesinin bulunduğuna yönelik güçlü bir inanç vardır. Siyasi söylemin ideolojik hegemonyasının kullanımının da etkisiyle ulus devletin inşası sürecinde egemen konuma gelen söylemler, yaklaşımlar, inanışlar, algılar, tavır alışlar nesilden nesile aktarılarak yaygın bir kanı haline dönüşür. Bu kanının değişme olasılığının gündeme gelmesi yerleşik çıkarları ve ulus devletin ortaya çıkış temellerini de sarsacağı düşünüldüğünden farklı toplumsal ve etnik kökenlere sahip gruplara yönelik yok sayma, ötekileştirme, yıldırma ve baskılama yöntemleri devreye sokulur.

Bu sayılan yöntemler de şiddetin varlığının açık göstergeleridir. Bununla birlikte, bu tür yöntemlerin yetersiz kaldığı ve anaakımın dışında kalan “azınlık” gruplarının mevcut durumdan hoşnutsuzluklarını açıkça dile getirmeleri ve bu hoşnutsuzluğun “egemen” gruplar tarafından kabul görmemesi de bu kez açık ve kaba şiddeti devreye sokar. Şiddetin yönü tek taraflı olmayabilir. Düzeyi farklılaşsa da karşılıklılık söz konusu olabilir. Gerilimin tırmanması durumunda da kaba şiddetin farklı araçları, linç, operasyonlar, misillemeler, savaşlar gündeme gelecektir.

Şiddet sarmalının dışına çıkabilmenin en kestirme yolu karşılıklı anlayış, diğerkamlık, empati kurma, bireylerin ve toplulukların temel haklarına saygı gösterme, toplumu bir arada tutan temel harcı bütün farklı grupları içine alacak şekilde genişletmektir. Doğaldır ki, böylesi bir noktaya varabilmek için öncelikle şiddetin düzeyinin azaltılması, barış ortamının sağlanması, siyasetin ayrıştırıcı ve dışlayıcı değil birleştirici ve kapsayıcı tarzda yeniden işlevsellik kazanması gerekmektedir.

ViraVerita: Son dönemde işçilere yönelik linç girişimleri ve işyerlerinin yakılması/tahrip edilmesi gibi olayları sınıfsal bir perspektiften nasıl değerlendirirsiniz?

Hakan Mıhçı: Son dönemde ülkemizde yaygın olarak gözlenen işçilere yönelik linç girişimlerine maruz kalanlar ile bu girişimleri gerçekleştirenlerin benzer sınıfsal kökenlerden geldikleri gözlenmektedir. Linç edilmek istenen işçilerin çoğu yoksul, mevsimlik statüsünde veya kayıt dışı istihdam koşullarında çalışmakta, en iyi konumda olanları ise asgari ücret düzeyinin altında ve sosyal güvenlik sisteminden yeterince yararlanamayan açlık ve yoksulluk koşullarında yaşamını sürdürmeye çalışanlardan oluşmaktadır.

Linç girişiminde bulunanlar ve işyerlerini tahrip edenlerin sınıfsal konumu da yukarıdaki grupla benzerlik göstermektedir. Çoğu yoksulluk sınırında gezinen geçici işlerde düşük ücretlerle çalışmakta, önemli bir kısmı işsizlik sorunuyla boğuşan toplumsal sınıfların bu tür saldırganlıkların içinde yer aldıklarını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, linç girişiminde bulunanların görünürdeki güdüsü ırksal veya dinsel temellere dayanıyormuş izlenimi veriyor olsa da, asıl güdünün veya saldırganlığın sınıfsal temelinin istihdam alanındaki rekabetten ve sıkışmadan kaynaklandığı öne sürülebilir.

2001 ve özellikle de 2008-2009’da yaşanan iktisadi krizlerin çalışan sınıflar üzerindeki yıkıcı etkileri çarpıcı olmuştur. Yoksulluk yaygınlaşmış, istihdam biçimleri esnetilmiş, çalışma saatleri artmış, sömürü oranları yükselmiş ve işsizlik oranları bir kademe yukarıya çıkmıştır. 1990’ların ikinci yarısında yüzde 7’ye kadar inen işsizlik oranları, 2001 krizi sonrasında çift haneli rakamlara sıçramış, 2009 krizinde yüzde 14’ü aşmış, günümüzde de yüzde 10’lar civarında seyretmeye başlamıştır. İşsizlik oranları tek haneli rakamlara inme konusunda direnç göstermektedir. Tarım dışı ve genç işsizlik oranlarındaki görüntü çok daha kötüdür. 15-24 yaş grubunu içeren genç işsizlik oranları yüzde 20’ye yaklaşmaktadır. Bugün iş yerlerini yakan, tahrip eden ve işçilere yönelik linç girişimde bulunanların önemli bir kısmı da işte yukarıdaki bu olumsuz tablodan etkilenmektedir.  

Bu bağlamda tartışılması gereken diğer bir konu da işçi sınıfı örgütlerinin son on yıllarda sınıf mücadelesi alanında kaybettikleri mevzilerdir. Gerek sınıf mücadelesinin yürütülmesi ve sınıf bilincinin oluşturulması, gerekse ücret ve sosyal kazanımların geliştirilmesi sürecinde sendikalar ve emek yanlısı örgütler kendilerinden beklenen performansı gösterememektedirler. Oluşan bu boşluğu sermaye ve iktidar yanlısı emek örgütleri doldurmakta, sınıf dayanışması yerini sınıfın üyelerinin ayrımcılık, tutuculuk, yandaşlık değerleriyle birbirlerine saldırdıkları bir ortama bırakmaktadır. Emekçi sınıflar açısından sınıf bilincinin silikleşmesi, sınıf mücadelesinin geri plana itilmesine ve sermaye sınıflarının egemenliğinin pekişerek iktisadi artığa giderek daha fazla el koyabilmelerine zemin hazırlamaktadır.

Oysa çalışan sınıfların ortak çıkarlar doğrultusunda birleşik ve kararlı mücadele yürütmeleri durumunda, hem zaman içinde kaybettikleri maddi ve sosyal hakları yeniden kazanmaları, hem de günümüzde rastladığımız şekilde ilkel güdülerden hareketle kardeşin kardeşini yok etmeye çalıştığı bir akıl tutulması ortamının yaşanmamasına kaynaklık edebilir. Bu doğrultuda sadece ırkçılıkla, tutuculukla ve mevcut siyasi iktidarla mücadele değil aynı zamanda sınıf mücadelesinin temel gereklerine de geri dönülmesi ve bu süreçte de emek örgütlerinin daha etkin ve mücadeleci tavırlar sergilemeleri zorunlu gözükmektedir.   

 

ViraVerita: Düşünce özgürlüğünün ve protesto hakkının gasp edildiği ve söz söylemenin hiç olmadığı kadar kifayetsiz görüldüğü bir dönemde, eleştirel sosyal bilimlerin kendilerini nasıl var edebileceğini düşünüyorsunuz? Bu bağlamda sözün ve teorinin böyle kriz anlarını anlama ve çözüm üretme konusunda sizce nasıl bir önemi vardır?

Hakan Mıhçı: Gerek küresel düzeyde gerekse ulusal düzeyde son dönemlerde yaşadıklarımıza baktığımızda “sözün bittiği” noktada olduğumuzu söyleyebiliriz. Ama söz biter mi? İnsanlık var olduğu sürece söz bitmez. Söz bitmediği sürece de kuramın önemi tükenmez. Hatta denilebilir ki, kuramsal ilerlemeler, yeni paradigmaların oluşması anlamında, tam da bu tür kriz dönemlerinde filizlenir. Yaşanan anın sıcaklığında ve “karamsarlığında” bakıldığında bu önerme oldukça ütopik görülebilir ama gerçekten de sözün ve kuramın yaşanan sorunların çözümünde önemli bir katkısının olduğunu düşünüyorum.

Bunun için elimizdeki en güçlü araçlardan biri her şeye rağmen eleştirel sosyal bilimlerdir. Zaten sorgulayıcı olmadan ilerleme ve çözüm üretme hiçbir bilim dalında mümkün değildir. Ancak Türkiye özelinde bu çerçevede ciddi sorunlarla karşı karşıya olunduğunu tespit etmemiz gerekmektedir. Birincisi eleştirellik başlı başına yetersiz olduğumuz alanlardan birisidir. Eleştiri, içinde bulunduğumuz toplumda sadece teşvik edilmemekle, hoş görülmemekle, hatta düpedüz ayıplanmakla kalmaz, eleştiriyi yapanlar dışlanır ve başına her türlü kötülük gelebilir. Kısacası, eleştiri bu topraklarda bedelsiz yapılamaz.

Asıl odağımıza geri dönecek olursak, sosyal bilimlerin eleştirel bir tarzda ele alınmasının ayrı bir güçlüğü vardır. Adorno’nun ünlü deyişiyle “bilim itaatsiz olana ihtiyaç duyar” ama bizim memleketimizde el üstünde tutulan bilim insanları genelde itaatkârlığı yaşam biçimi haline getirenler arasından çıkar. Sosyal bilimlerin “para edebilmesi” için eleştirellikten uzak durması beklenir. Eleştirel sosyal bilimcilerin her şeyi göze alarak buna girişmesi gerekir. Yerleşik kuramları sorgulamak, değişime uğratmak ve elde edilen ilk bulguları pratiğe geçirmek oldukça güçtür. Sadece cesarete değil aynı zamanda sürekliliğe, yoğunlaşmaya, adanmışlığa ve yetkinliğe de gereksinim duyar. Bu tür özelliklere sahip bilim insanlarımızın sayısı maalesef çok fazla değildir. Akademik dünyamız da bu tür sosyal bilimcilerin önünü açacak ortamlar oluşturmaktan uzaktır.

Yine de umut etmeyi sürdürelim. Umutsuz yaşanmıyor.

ViraVerita: Sizce barış talebinin hala yeterince etkili olamamasının ve kitleselleşememesinin sebepleri nedir? Bu yılgınlık ve korku durumundan çıkmak ve barış talebini güçlendirmek için neler yapılabilir?

Hakan Mıhçı: İnsanın, insan haline gelmeye başladığı uygarlık tarihinin ilk dönemlerinden günümüze kadar uzanan geniş zaman diliminde barıştan çok savaş ve şiddet toplulukların yaşamı üzerinde egemenlik kurmuştur. İlk çağlarda kıtlık ve açlık sorunları, hayatta kalma mücadelesi anlaşmazlıklara ve savaşlara yol açmıştır. Ancak zaman ilerledikçe topluluklar arası mücadelenin içeriği ve boyutu da değişmiştir fakat değişmeyen genel örüntü savaşın kural, barışın istisna olmasıdır.

Bu genel değerlendirmeden varılmak istenen nokta şudur: Toplumlar şiddete, savaşa, gerginliklere tarihsel ve kültürel olarak yatkındırlar. Barışın ise cesaret gerektirdiğinin bilincindedirler. Hele de savaşın kural olduğu bir toplumsal-kültürel geçmişten geldiklerinden barışı savunmanın ne kadar zor olduğunu deneyimlemişlerdir.

Savaşın bir tür toplumsal hezeyana dönüştüğü, çatışma ortamının bitmesini isteyenlerin düşmanlıkla ve linç tehdidiyle susturulduğu bir ortamda barış istemek kimi zaman ölümü göze almakla özdeş görülebilmektedir. Zaten bunu göz alanların bir kısmı ülkemizde yaşamlarını yitirmektedirler.

Söz konusu olan Türkiye toplumu olduğunda yukarıdaki kimi genel gözlemler kendisini daha da fazla hissettirmektedir. Toplumsal geleneğimizde itiraz, reddetme, karşı çıkma, hakkını elde etmek için mücadele etme, erke karşı durma, yaşamı dahil haksızlıklara karşı her şeyi göze alma, örgütlü mücadele etme ve bu mücadeleyi süreklileştirme gibi alanlarda sicilimiz istisnalar dışında pek parlak gözükmemektedir. Genel örüntü bu şekilde oluştuğunda bu örüntüyü köklü bir şekilde dönüştürmek de zaman almaktadır.

Hele de geçmişi neredeyse yüzyıla dayanan, son otuz yılında da şiddet dozu ve ideolojik içeriği artan bir alanda aykırı olan sesi, barış sesini yükseltmenin maliyetleri çok yükselmekte, kimi duyarlı çevrelerle sınırlı kalmaktadır.

Mevcut yılgınlık ve korku konumundan çıkıp barış taleplerini yükseltebilmek, savaş ve çatışma ortamını yaratan etkenleri ortadan kaldırmak için bıkmadan çalışmak gerekmektedir. Ek olarak, insan yaşamının değerinin geri kalan her şeyden çok daha önemli olduğu, hele de gelecek nesillerin katledilmesinin bağışlanamayacak bir insanlık suçu olduğu konusunda toplumsal bir uzlaşıya varılmalıdır.

Bu çerçevede, bireysel tepkilerden çok kitlesel ve örgütsel tepkilerin barış ortamının tesisinde çok daha değerli olduğunun altı çizilmelidir. Evet, günümüzde savaş karşıtı ve barış yanlısı kapsamlı tepkiler verilememektedir ama benzer tepkisizliğe memur maaşlarının erimesi, reel ücretlerin düşmesi, kitlesel işçi ölümlerinin ve kadın cinayetlerinin yaşanması durumlarında da rastlanmaktadır.

Barış mücadelesi bu genel tepkisizliğin kırılması ve yeni bir örgütlü toplumun kurulması doğrultusunda taze başlangıç yaratma işlevi görebilir. Örgütlü mücadele, yaşamın sürdürülmesi, geleceğin eşitlikçi toplumunun inşası ve barış içinde bir arada yaşamanın sağlanması için tasarlanmayacaksa, başka ne için tasarlanır?

 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top