CAFERAĞA DAYANIŞMASI İLE İŞGALEVLERİ ÜZERİNE: "Esas mesele bunun mümkün olduğunu göstermek"

İstanbul’da Don Kişot Sosyal Merkezi’nden sonra açılan ikinci işgalevi olan Caferağa Mahalleevi sakinleri ile işgalevleri, kentsel sorunlar, dayanışma, özyönetim ve yeni siyasal biçimler üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. İşgalevlerinin hem siyasal ve toplumsal boyutlarının tartışıldığı hem de pratik deneyimlerin aktarıldığı bu keyifli söyleşi için Caferağa Dayanışması’na bir kez daha teşekkür ederiz…

ViraVerita*: Öncelikle adlandırmalardan başlayalım. Sahipsiz ve yıllardır boş duran evlerin ortak yaşam alanları olarak kullanılmak üzere yerleşilip dönüştürülmesi, Almanca'da “Hausbesetzung”, İngilizcede “squatting” olarak adlandırılıyor ve Türkçe'de de "işgalevi" kelimesiyle karşılanıyor. Diğer yandan Türkiye'deki ilk işgalevi olan Donkişot, "sosyal merkez" adlandırmasını seçerken, sizler ise Caferağa Dayanışması olarak "mahalleevi" adlandırmasını tercih ediyorsunuz. Beşiktaş'ta son kurulan ev ise, "Berkin Elvan Öğrencievi" adını aldı. Bu adlandırmaların yanında yeni bir kavram da türetildi; "Gezikondu". Bu yeni adlandırmaya neden gerek duyuldu, adlandırmalar arasındaki farklar bilinçli tercihlere mi dayanıyor? Kısaca; "Gezikondu"'nun "işgalevi"nden ayrıldığı noktalar var mı?

Fırat: Tabii ki bilinçli bir tercih. Farklı farklı adlandırmalar var evet, biz “squat”ın Türkçe’de “işgalevi” olarak kullanıldığını fark ettik. Gezi’den sonraki forumlarda “squat” mevzusu üzerine konuşulurken Cihangir forumunda, forum sonrası bir sohbette Gezi’den bir işgalevi çıkarsa ismini “gezikondu” diyelim diye bir espriden yola çıkarak bir kavram üretmeye çalıştık. Gezi’nin kendisinin eserleri olacak eğer böyle işgalevleri olursa diyerek düşünülmüş bir kavram. “Gezikondu” kavramının kullanılıp kullanılmayacağını zaman gösterecek. Biz 5-10 kişilik bir otonom yada siyasal bir grup olarak değil de dayanışma üzerinden bu süreci örgütlediğimiz için, yerel bir örgütlenme üzerinden bunu örgütlediğimiz için bu işe biraz da mahalle dayanışmasına gönderme yapan bir isim verdik. “Mahalleevi” ismi buradan geliyor. Ama açıkçası ikili bir şekilde kullanılıyor. Biz buraya hem “Caferağa işgalevi”, hem “Caferağa mahalleevi” diyoruz ve insanlar aynı şeyi anlıyorlar.

Deniz: İşgale karar verirken ki süreçte “işgalevi” kavramının üzerinde duran arkadaşlarımız vardı. Ama bazı arkadaşları ikna etmek için “mahalleevi tanımı” üzerinden uzlaştık. Bir çok arkadaş “işgalevini” tercih ediyordu ama mahalleevi olmasında da bir sakıncası görünmedi sonuçta. Bu bir mahalle dayanışması ve mahallenin teyzelerinden, amcalarından, gençlerine öğrencilerine, buralı olmayan ama buradan geçip giderken uğrayan insanlarına kadar çok geniş bir yelpazeye sahip. Çeşitli siyasal oluşumlardan, farklı mecralardan geldikleri için insanların beklentilerini ortaklaştırmak ve mahalleevi etrafında örgütlemek biraz ödünlerle, ortak müştereklerle oluyor bu da mahalleevi ismiyle mümkün oldu.

Fırat: İsim mevzunda bir meşruiyet arayışı var, bu bir realite... İşgal yapanların kafasında işgal meşru, hatta buraya “işgalevi” demekten gocunmuyorlar, ama bir şekilde bunu siyasal düzlemde ya da mahalle çalışması düzleminde meşrulaştırmak için bu isimleri kullanıyorlar. Donkişot’ta da benzer bir şey var. Oradaki esnaf şu şekilde sahip çıkıyor: 60 yaşında bir amcanın bir röportajını dinledim. “Burada çocuklar bir sanatevi, kültür merkezi açtılar. Burası harabeydi, değerlendirdiler” diyor. Amca da biliyor “işgalevi” olduğunu ama sosyal merkez isminin tercihi böyle bir tercih. Meşruiyet mücadelesi…

Şafak: Kamulaştırmayla da alakalı bir tercih aslında. Mahalleevi buna daha denk düşen bir şey, o da bir “işgalevi” ama sonuçta tekil olarak yapmayı düşündüğümüz bir şey değil, toplaşıp, bir kamuya açıklık yaratma amacından dolayı “mahalleevi” bana daha genelleşen bir çağrışım yapıyor.

ViraVerita: Avrupa'da 60'lı yıllardan beri varolan evlerin, Türkiye'de ilk olarak Gezi sürecinden sonra ortaya çıkabilmesi ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Gezi'den sonra değişen ne oldu ki, bu alternatifleri daha çok düşünülür hale geldi sizce?

Füsun: 1970’lere bakıldığında bence örgütsel bazda olan işgaller vardı ve özel konutlardı bunlar. Türkiye’deki önemli yerleşim yeri bilinir ki 1 mayıs mahallesidir ve meşru bir sınıfsal duruşu vardır. Köyden kente gelmiş ucuz emek gücünü satanlar var ve en önemlisi de orada bir örgütlenme hali de var. Bu yüzden çok özgündü 1 mayıs mahallesi. Şu anki durum ondan daha farklı, buradaki işgal solun yaptığı bir işgal değil. Bu yüzden aslında işgali de tanımlamak lazım. Ben de bunun üzerine düşünüyorum. “Neden işgal yaptık, neden işgal var?” diye. O zamanki durumla buradaki durum farklı çünkü her kesimin katılabildiği bir direniş biçimi haline geldi burası. Ben Gezi herşeyi meşrulaştırdı diye düşünüyorum. Doğaya verilen zarar, talan, kadın üzerindeki saldırı, emekçinin üzerindeki saldırı, emekçi kavramının değişmesi, bunların hepsi bir birikim oldu artık, biz önceden memur mu işçi mi tartışmasını yaparken artık beyaz yakalıların işçi olduğu kanıtlanan bir şey. Gezi’ye baktığımızda orada beyaz yakalıların ne kadar çok olduğunu görüyoruz. Emekçilerin çok olduğunu görüyoruz en önemlisi. Bizim amacımız o sürecin devamını getirmekti ve bir ihtiyaca karşılık vermekti. Parklara çıkıldı çünkü kaybedilmesi istenmiyor bu heyecanın, bu mücadele biçiminin çünkü topyekün birarada olmamız gereken bir dönemdeyiz. Bu gerçek algılandı, oradan mahallelere çıkıldı, mahallelerden sonra birleştirici gücümüz de olması lazım çünkü halk hareketleri birden patlar ve aşağı iner, bu da bir gerçek. Ama bu havayı bitirmeyen bir çok kişi var. Toplantılarda bu havayı genişletmek istedik. Yapsak yapsak bunu ortak bir mekan üzerinden yapabiliriz dedik. Mekan üzerinde gelişen bir şey oldu. Meşruluğumuz Gezi’den geldi. İşgal durumu gerçekleştikten sonra da “neden işgal?” sorusu çıktı bu sefer. Özel mülkiyet olgusunda problem var, yasakların yarattığı sorunlar var, bunlardan sonra o kadar meşrulaştı ki artık hala işgal olarak tanımlanır mı bilmiyorum. Mahalleevi diyoruz çünkü mahallelinin yanımızda olacağını tahmin ettik ama bu kadar çok destek olacaklarını tahmin etmemiştik işin aslı. Buradan geçerken insanlar hiç olumsuz bakmıyorlar. Fırat’ın verdiği örnekte olduğu gibi “işgal” diye bakmıyorlar.

Fırat: Buranın kamusallaştırıldığını biliyorlar. Bir takiyye yapılmamış, burada bu çocuklar burayı işgal etti ve kamusallaştırdı. Amca bunu biliyor, isimlendirmesi başka bir tartışmanın konusu. Herkesin farklı bir bakış açısı var. Herkes farklı noktasından yakalıyor. Bence doğru ve güzel olanı da bu. Gezinin ortaya çıkardığı mahalle dayanışmalarının bir şekilde somut bir şeyler üretmesi gerekiyordu ve bunun üzerinden tekrar bir siyasal düzlem yakalanması gerekiyordu. Kapitalizm mülkiyet ilişkisi üzerine kurulu bir sistem, biz burada çok merkezi bir yerde, barların, eğlence mekanlarının olduğu bir yerde mafyadan tutun da belediyeye kadar çok geniş bir yelpazede bu mülkiyete göz diken bir toplumsal sistem içerisinde kamusal bir mekan yarattık. Kapitalist ilişki düzlemini yarmak için takınılmış bir siyasal tavır bu. Bizim aslında şöyle bir gücümüz de vardı: Moda’da dayanışma olarak herkesin 50’şer 100’er lira koyarak bundan çok daha yeni bir binayı, daireyi tutup bir kültür merkezi vs. yapma şansımız da vardı ama biz bunu seçmedik. Mülkiyet ilişkilerine karşı çıkarak direkt bir siyasal tavır olarak bu mekanı kamusallaştırdık. Kişisel olarak beni yurtdışında “squat” mevzuları aşıyor. Biz burada bunun başka bir şekilde bir ayağını örmeye çalışıyoruz. Oradaki otonomcu, çoğunlukla kopuk ya da uyuşturucu kullanan mekanlar anlamında değil, kamusal mekanlar yaratmaya çalışıyoruz. Hatta bunu yaymak da istiyoruz.

ViraVerita: Yurtdışındaki işgalevlerinin bir kısmı özellikle evsizlerin ve mültecilerin barınma hakkına referans veriyor, bir kısmı ise böyle bir amaçtan ziyade punk gençliğine ait bir sosyal alan işlevi görüyor, diğer yandan örneğin özellikle Yunanistan'da politik bir karşı duruş işlevi yüklenmiş ve örgütlenme odaklı anti-otoriter evler de var. Caferağa Mahalleevi’nin böyle bir politik talebi ya da karşı duruşu var mı, yoksa bir yaşam tarzı yaratmayı mı hedefliyor?

Fırat: Toplumsal alan, siyasal alandır,  mücadele alanıdır ve herşeye açıktır. Yarın öbür gün buralarda kimlerin, hangi siyasal görüşlerin güç sahibi olacağını da bilemeyiz. Sonuçta burası bir mahalle dayanışması ve bir mahalle dayanışmasının işgalevi ama biz ve en azından aramızda bir kısım arkadaş artık şunun farkındayız: Bu evi işgal ettiğimizde sadece Dayanışma’ya ait bir mekan değil artık burası. Siz buna yarı özerk mi dersiniz, kapısı dışarıya açık mı dersiniz… Irkçı, milliyetçi, ayrımcı olmadıktan sonra herkesin gelip atölye çalışması yapabildiği, eğer bir maddi çıkarı yoksa gelip her türlü çalışmayı yapabileceği, herkese kapısı açık kamusal bir mekandan bahsediyoruz. Ama burası bir mücadele alanı. Pasifist bir noktada sistem içinde meşrulaşan bir yere de dönüşebilir, buradaki insanlar eğer mücadelesini vermezse, verirse de başka bir noktaya evrilebilir. Mahalle Dayanışması’nda işgalevi fikrini ilk ortaya tan 5-10 arkadaş olarak kafamızdaki şey şuydu: Burası bir araç sonuç itibariyle. Bu evden murat ettiğimiz şey kışın dayanışmanın varolabileceği, üretim yapabileceği, kamusal bir mekan yaratmak. İkincisi de bu mekanı yaratırken mahalle örgütlenmesi üzerinden, mahalleden kopuk olmadan mahallenin sarıp sarmaladığı bir mekan halinde yaşayan, gerçekten bağ kuran bir mekan kurabilmek. Bir doğrudan demokrasi örneği kurabilmekti. Amacımız bu. Başarabilir miyiz, onu zaman gösterecek. Eğer içine kapalı bir mekan olarak kalırsa burası, tabii ki sönümlenecek. Tabii ki başka noktalara da savrulabilir.

ViraVerita: Bir takım ilkelerden bahsettiniz, ırkçı olmadığı sürece herkes gelebilir gibi, ya da özel mülkiyetle bir derdimiz var gibi. İlla belirli bir politik bir hat olmak zorunda değil de dediniz, ama galiba belli politik ilkeleriniz var yine de sizleri birleştiren. Bu ilkeler nelerdir?

Alper: Bunlar aslında politik ilkelerden ziyade evrensel ilkeler gözüyle baktığımız ilkeler... Belli bir ideolojiye içkin değerlendirmeler değil. Neredeyse tamamı herhangi bir politikanın ya da ideolojinin takipçisi olsun ya da olmasın evrensel bir takım ilkeler üzerinden yükselen hiçbir hareketin itiraz edemeyeceği, ilke olarak önüne koyacağı şeyler.

ViraVerita: “Politik ilkeler değil bunlar” dediniz ama, Gezi’nin belki de becerdiği en önemli şeylerden biri politika kavramının bütün kötü yüklerinden kurtulması... Politikanın aslında tam da Gezi’de yapılan bir şey olduğunu, illa bir düzen kurma, koruma değil tam tersi sürekli bir yeni olasılıklar alanı açma meselesi olduğunu gösterdi. Gezi politikaya ta Eski Yunan’dan beri varolan kadim anlamını yeniden üfledi diyebiliriz. Onun için “biz politik bir şey yapmıyoruz” vurgusu bu oluşuma zarar vermeye başlamaz mı?

Fırat: Alper’in söylemek istediği şöyle bir şey bence: Politikanın halihazırdaki yapılış biçimine itiraz eden bir topluluk var burada. Apolitik değil, anti-pollitik. Bu zamana kadar ki politika yapış tarzları işlemedi. Radikal sol içinde de çalışmadı, sosyal demokratlar için de çalışmadı, milliyetçiler için de çalışmadı. Kimsenin tahmin etmediği insanlar bugün iktidardalar.  Bizim yaptığımız yerel yönetim, özyönetim üzerinden bir politika yapış tarzı aslında politikanın tam da olması gerektiği tarzda. Alper’in itirazı da böyle bir itiraz. Evrensel ilkeler dediğimiz şeylere gelecek olursak, politik olmayan bir şey yok ki, her şey politik… Evrensel değerlerden kasıt en azından ötekisini yaratmayan bir mahalleevi yaratabilmek. Bizim buradaki amacımız bu. Yoksa politiklik-apolitiklik düzlemi üzerinden bir tanım değil.

Alper: “Daraltılmış politika” diye bir kavram var, spesifik tarifler üzerinden belli bir kadro anlayışıyla, salt bir örgütlenme pratiğiyle, merkezi örgüt hiyerarşisiyle iş gören, herkesin malumu olan Gezi’nin yarattığı, o evinde oturan ve bu bahsettiğimiz yapının dışında kalan eski tabirle “sade vatandaş”ların baya politik bireyler haline gelmesi o süreçten sonra ortaya çıkan bir şey. Evrensel değerler politik davranışın iç içe geçtiği, girift bir hal aldığı yeni bir politik iklim ortaya çıktı. Bu tavır da o iklimin bir ürünü, söylemleri de o iklimin ürünü.

ViraVerita: Peki aranızdaki örgütlü arkadaşların forumlarda ve işgalevi sürecinde bu bahsettiğiniz yeni iklimle uyum sağlaması nasıldı? Bizim Ankara’daki forumlardaki gözlemimiz örgütlü çoğu kişinin zaman zaman, forumlardaki konuşmaları ‘naif’ bulduklarından mıdır bilemiyoruz, söz almaktan imtina etmeleriydi. Bu belki de örgütlü solun önemli bir kısmının geliştirdiği retoriğin böylesi bir forum tarzına adapte olmakta zorlandığını, söz konusu retoriğin bu retoriği kullananları karşısındakini dinlemekten, karşısındakinden öğrenmekten kimi zaman alıkoyduğunu gösteriyordu… Sizin İstanbul’daki forumlar özelinde böyle bir gözleminiz oldu mu?

Fırat: Hala örgütlü insanlar var içimizde. Devrimciler kendi devrimciliklerini sınasınlar. Kendi ezberlerini kendileri bozuyorlar mı? Açık fikirliler mi? Örgütlü olup olmamak başka bir tartışma konusu... Bizim mahalle dayanışmasında bu anlamda çok iyi örgütlü örnekler var ama sizin kastettiğiniz türden örnekler de mevcut, ama onlar biraz geri çekilmeyi tercih ettiler.

Füsun: Bildiğimiz klasik örgütlenme anlayışından farklı bir hâl çıktı zaten ortaya. Forumdaki konuşmalardaki bazı arkadaşlar, kendilerini örgüt propagandası yapar durumda buldukları an kitleden tepki geldi. Mesela ilk forumda, hatırlıyorum, bir parti kendi sloganı haline gelmiş olan çarşafı asmıştı “boyun eğme” diye; oradaki durum çok başka bir şeydi, biz orada bunun eleştirisini yaptık ve aşağı indirttik. Gezi’deki hâli anlamış değillerdi bence; klasik örgütlenme biçimiyle buradaki biçim arasında dağlar kadar fark var, arkadaşlar bunun farkına vardı bence. Mesela Yoğurtçu Parkı forumu özelinden konuşursak, orada kendilerinin yalnızlaştığını gördüler; elbette onları yalnızlaştırmak değildi dert, bir hata vardı orada ve içselleştirdikleri şeydeki hatayı görmeleri lazımdı… Ben bunun genel olarak görüldüğünü düşünüyorum. Genel olarak Don Kişot’ta da burada da örgütlü arkadaşlarımız var, ama sivrilen tarafları değil törpülenen tarafları öne çıkıyor burada.

ViraVerita: Yeni biçime ayak uydurmayı becerdiler yani…

Füsun: Yeni mücadele biçimine bir ayak uydurma hali var tabii. Yine de daha önce böylesi bir biçim deneyimlenmediği için ezberler yeteri kadar bozulmadı ama adım atıldı… Buradaki örgütlü arkadaşlarımızın da çok ‘sivri’ bir söylem benimsediklerini görmedik ki zaten bu sivrilik süreç içinde törpüleniyor. Bu bizim için de çok başka bir şey… Çoğu partinin, çoğu siyasetin yapmaya çalıştığı şeyin en üst modelini gerçekleştiriyoruz aslında şu anda biz ama öğrendiklerimizle birlikte, eskiden bildiklerimize şimdi öğrendiklerimizi katarak bir şeyler yapmaya çalışıyoruz.

Fırat: Ben tam da burada pası alıp bir şeyler söylemek istiyorum. ’80 sonrasında sol siyaset, hatta geneli itibariyle tüm toplumsal muhalefet ne var olan gerçeklikle doğru düzgün bir ilişki kurabildi (tabii ki devlet şiddeti ya da ‘reel sosyalizm’in çöküşü de burada önemli etmenlerdi) ne de ‘algı yönetimi’ dediğimiz şeyi tekrar eline alabildi; yani sürekli toplumsal gerçeklikten kopuk işler yaptı. Buranın şöyle bir yanı var; burası dayanışma düzeyinde politikasını en azından sokakta, mahallesinde sınıyor ve bir ‘algı yönetimi’ de yürütüyor. İkinci olarak şu devrimcilik meselesi… Kendisi yeniliğe, değişime açık olmayan, sadece isim itibariyle ‘devrimci’ kalmış olanların pek de bir şansı yok zaten. Biz burada, kendimizi de kökten dönüştürmeyi göze alarak bir işe başladık. Mesela şahsen ben, “yerel örgütlenme” lafını  yaşım itibariyle on küsur seneden beri sürekli duyuyorum ama açıkçası bunun gerçekleşebileceğine hiçbir zaman tam olarak inanmadım, bunun yapılabileceğini düşünmedim. Yoğurtçu Parkı Forumu üzerinden mahalle dayanışması örülürken de ilk başlarda bunun tereddüdünü yaşadım; ama ne zaman biz Dayanışma ile beraber bir şeyler üretmeye başladık - mesela bugün Moda’daki meydanın ismi Mehmet Ayvalıtaş Meydanı oldu; ve, evet, bu bizim sayemizde gerçekleşti; ayrıca bu ev var… Ben bu süreçte kendi adıma dönüştüğümü düşünüyorum; yerel örgütlenmenin doğrudan demokrasinin mümkün olabileceğine bu süreçte inanmaya başladım diyebilirim.

Deniz: Ben tabii, klasik örgütlenme tarzından vazgeçmeyenlerin yanında, bazı devrimci yapıların bir işgal ve forum kültürüne hâlihazırda sahip olduğunu düşünüyorum. Mesela forumlara baktığımızda iki-üç siyasal yapının ağırlıkta olduğunu rahatça görebiliriz. İkinci olarak, mesela en son Berkin Elvan İşgalevi’nde, işgali bizatihi siyasal yapıların gerçekleştirdiğini gördük; hâlihazırda, Abbasağa’da da bir siyasal yapının işgal gerçekleştirmekte olduğunu biliyoruz. Belki bu durum, Yunanistan’daki örneklerde olduğu gibi, farklı fraksiyonların kendi işgal evlerini kurmaları biçiminde gelişebilir ki bunun Türkiye sol tarihi için önemli bir gelişme olacağını düşünüyorum ben… Ben, kendi adıma, içerisinde bulunduğum siyasal yapıda Gezi öncesinde bu türden bir işgal önerdiğimde pek kabul görmemişti. Ama öte taraftan da, Türkiye sol hareketinin özellikle ’80 öncesinde muazzam bir işgal ve ‘kondu’ (ki squat da ‘kondu’ anlamına geliyor) deneyimi var mahalleler kurmak biçiminde gelişen. 12 Eylül darbe kesintisiyle bu işgal ve kondu pratiğini örgütleyenlerin yoğun işkencelere maruz kalması da sol hareketlerin toplumsal bağını kaybetmesinde önemli bir etmendi. Ama burada yaptığımız tam da bu eski deneyimi yeniden canlandırmak aslında. Biz burayı işgal ediyoruz mesela ya da Caferağa Mahallesi’ndeki “Havuz Meydanı”nı işgal edip orayı “Mehmet Ayvalıtaş Meydanı”na dönüştürüyoruz ve dört bin kişiyle açılışını yapıyoruz ve o saatten sonra oranın adı “Mehmet Ayvalıtaş Meydanı” oluyor gerçekten. Veya bu binayı işgal edip burayı mahallenin bir tür sosyal-kültürel merkezine dönüştürüyoruz. Ben burayı biraz üniversite kantinine benzetiyorum; gelip burada en azından çayınızı içip Greif işçileri grevinden, Yeldeğirmeni İşgalevinin durumundan haberdar olabiliyorsunuz. Veya biz gidip kullanılmayan bir arsayı bostana çeviriyoruz ve Caferağa Mahallesinde yaşayanların gelip kimseye sormadan domatesini salatalığını koparıp evlerine götürebilecekleri bir komün bostanı ortaya çıkıyoruz… Yani politikayla ilişkimizi buralardan kuruyoruz.  Yine mesela yurdun farklı yerlerinden çiftçilerin gelip ürünlerini aracıya ihtiyaç duymadan satabilecekleri bir kooperatif fikrini tartışıyoruz… Elbette yürünmesi gereken yol uzun, ama Türkiye solunu tam da böyle deneyimlerin başarıya götüreceğini inanıyorum…Ne zamanki Kadıköy’de örneğin Diyarbakır’ın Bağlar’ındakine benzer bir biçimde her sokakta bir özyönetim mekanizması geliştirilirse, biz o zaman başka bir evreye geçeriz.

ViraVerita: Sol geleneğin bir kısmında her şeyi devrim sonrasına ertelemek gibi bir eğilim bir hayli yaygın. Sizin burada anlattıklarınızdan ise devrim sonrasına ertelenen birçok şeyin şimdi ve burada örülmeye çalışıldığını anlıyoruz. Tam bu noktada şöyle bir soru ortaya çıkıyor: Söz konusu olan sistem içinde bir “vaha” yaratmak mı yoksa, bu tür deneyimlerin genelleştirilmesi, tüm ülkeye yayılması suretiyle daha ‘politik’ bir hat oluşturulması gibi bir vizyondan da söz edebilir miyiz?

Deniz: Esas mesele bunun mümkün olduğunu göstermek. Mesela Caferağa ya da Don Kişot özelinde zaten milli emlakta olan bir yerde devletin işgalci olduğunu, azınlık mülklerini devletin fiili olarak gasp ettiğini biliyorduk ve dolayısıyla bu binaları işgal ettiğimizde devletin buna bir şey diyemeyeceğini de biliyorduk ve biz de Don Kişot’dan görüp aynısını buraya uygulamaya çalıştık. Berkin Elvan Öğrencievi de bu ilhamla kuruldu... Böyle böyle bunun yayılabileceğini, mümkün olabileceğini görmüş ve anlamış olduk.

Alper: Tabii şunu da belirtmek gerekir, bu deneyim solun mirasını, sol geleneği toptan bir reddediş girişimi değil; solun bütün birikimine bir saldırı içermiyor yaptığımız. Sol hala bir devrim söylemi üzerine yükseliyor ve hala topyekûn bir toplumsal dönüşümü öngörüyor. Bu tarz alternatif girişimler de topyekün toplumsal dönüşümü, devrim amacını öteleyen ve önemsizleştiren bir şey olmaktan ziyade, söz konuş dönüşüm ve amaç için alternatif mücadele tarzları ortaya koymak adına öne çıkan inisiyatifler olarak görülmeli. Mesela solun bize ‘miras’ olarak bıraktığı birçok öngörü hala bizim için de geçerlidir. Hatta şunu söyleyebiliriz, yeni bir sol yaratmak için solla hesapsız bir mücadeleye girişmekten ziyade, biz solu sola teslim ediyoruz; üzerine yükseldiği diyalektik yaklaşımı yeniden işler hale getirmek istiyoruz, tek derdimiz köhneleşmiş yanları, onun hareketine engel olan kalıplarıyla. Yani, “devrim yapamadık; en iyisi ona benzer bir şeyler yapalım” noktasında değiliz; aksine devrime giden yoldaki sapmalarla bir hesaplaşma içerisindeyiz. Bu da hareketin içinden gelen ve bizden yaşça büyük abilerimizden de teyidini aldığımız, “evet böyle bir şey gerekiyordu” diye karşılanan bir deneyim aslında. Yoksa sola alternatif  ‘yeni bir sol’ yaratmak adına çıkılmış bir yol değil.

ViraVerita: Zaten komünizm fikrinin nüvesinde tam da böylesi bir özyönetim anlayışı yatmıyor mu? Lenin’in “iktidar Sovyetlere!” sloganında ya da Paris Komünü deneyiminde ve genel olarak dünyadaki bütün komünist hareketlerin tarihinde böylesi bir özyönetim ve ortaklık fikrinin izlerine kolayca rastlamıyor muyuz? Yani unutulmaya yüz tutmuş bir damarı yeniden ortaya çıkarmak…

Fırat: Komünizm sözcüğünü duyduğunda tüyleri diken diken olacak bir sürü insan Gezi’de gidip bir komün kurdu… Gezi, işgaldi ve burası da bir işgalevi; Paris Komünü de bir işgal değil miydi zaten? Bunları aynı anda hem öğrenip hem de hatırladık. Kapitalizmin sürekli ‘yeni’yi öven retoriğine kapılmadan, eski ile yeni arasındaki ilişkiyi tartışan bir yaklaşım var bu işin içinde bence… Ayrıca kapitalizm de dahil hiçbir toplumsal sistem tek başına homojen bir şekilde var olmuyor. Nasıl ki feodal topluma dair öğeleri hala içinde barındırabiliyorsa, aynı şekilde geleceğin toplumuna dair nüveleri de barındırıyor; gelecek komünist toplumunun filizleri de kapitalizmin pisliğinin içinde bir yerlerde, tam da bu ‘vahalar’ üzerinden, yeşeriyor. Toplumsal düzeni direkt cepheden yarabilecek birer barikata dönüşebilir bu deneyimler. Yani sorunuzda bahsettiğiniz her iki yönü de aynı anda barındırıyor bu girişimler. Buradan ne çıkacağını elbette şimdiden bilmiyoruz; belki bütün ülkeye yayılabilir, zaman gösterecek bize, ama en azından böylesi bir niyet var.

ViraVerita: Tam burada da bir soru gündeme geliyor. Türkiye geneline nazaran İstanbul ve Kadıköy özelinde bir şeyler yapabilmenin bir miktar daha kolay olduğunu söyleyebiliriz. Sizce Anadolu şehirlerinde, mesela Orta Anadolu’da ya da muhafazakâr mahallelerde de böyle girişimler yapabilmenin imkânı var mı? Türkiye genelinde hakim olan siyasal kültür ve iklimi düşündüğümüzde ne gibi zorluklar doğabilir?

Özgür: Kadıköy’de böyle bir işe girişmek elbette nispeten daha kolay ama sonrası Kadıköy’de daha zor diyebiliriz, zira Kadıköy insanının dikkatini çekmek daha zor olabiliyor zaman zaman, çoğu kişi hiç merak etmeden geçip gidebiliyor mesela Mahalleevinin önünden… Bizim burada başarıya ulaştığımız görünce, Anadolu’da da mücadele etmek isteyen insanlar da, ki bizlerden çok daha fazlalar, buradan feyz alıp bir şeylere girişebilirler. Faşist saldırılar örneğin burada çok daha fazla mümkün aslında; burada odak belli ve buradaki herkes onlara göre zaten düşman. Anadolu’da ise böyle bir girişimde onlardan da insanlar olacaktır ya da birincil ilişkiler daha hakim olduğu için böylesi bir saldırı ihtimali azalabilir, bilemiyorum...

Füsun: Ben Özgür’e kısmen katılıyorum. İşgal bir kent hareketi olarak ortaya çıktı ve kentte feodal ilişkilerin büyük ölçüde çözülmesinden söz edebiliriz… Biz komşularımızı dahi tanımıyoruz, mesela bu evin tarihini bilen çok az insan var, oysa Anadolu’ya gittiğinizde bir boş evin tarihini bilen çok kişiye rastlarsınız. Kentin kendine özgü bir mücadele biçimine sahip olmasındaki gibi, Anadolu da kendi mücadele biçimlerine sahiptir, onun adı ‘işgalevi’ değil de mesela ‘köyevi’ olabilir…Yani durumun orada çok farklı, yerel özgünlükler uyarınca gelişeceğini düşünüyorum. Birileri buradan oraya bir şeyler götürecek değil, her mücadele kendi özgül koşullarında gelişecek.

Alper: Ben Karadenizliyim ve bu türden deneyimleri andıran pratikler hâlihazırda mevcut orada. Bir metropolün ortasında gerçekleşince fazla görünürlük kazanıyor ama Anadolu’nun birçok yerinde hâlihazırda uygulanıyor böylesi pratikler. Mülkiyet ilişkilerinden kısmen de olsa arındırılmış, orada yaşayanların “köy odası” diye adlandırdığı türden, her kültürün kendine göre şekillendirdiği dayanışma pratikleri zaten var. Önemli olan, muhafazakâr ve feodal motiflerle bezeli olan bu deneyimlerin alt metninin ilerici bir yöne evriltilmesi. Bu da elbette bir ‘ihraç’, metropolden köylere taşınacak bir bilinç şeklinde gelişmeyecektir. Bir kent hareketinin hassasiyetleri kırsal kesimde yaşayanlar için çok bir şey ifade etmeyebilir. 

Deniz: Öğrenci nüfusunun fazla olduğu yerlerde işgal deneyimleri yayılabilir; İzmit, Eskişehir, Ankara, Mersin, Antalya gibi şehirlerde. Mesela Urfa Viranşehir’de topraksız köylüler, Brezilya’daki topraksızlar hareketine benzer bir şekilde, on dört tane ev inşa etmek ve ortak tarım alanları yaratmak suretiyle bir ‘komün köyü’ kurdular ve çok da başarılı oldular.

Fırat: Elbette Anadolu’dan bir sürü örnek verilebilir ama bizim gerçekleştirmekte olduğumuz şeyin Gezi’de yaratılan ilişkiler ve dayanışmayla doğrudan alakalı olduğunu da aklımızda tutmalıyız. Diğer hareketlerle bir düzlemde tabii ki ilintilendirilebilir ama bunun kentli bir hareket olduğu da açık.

ViraVerita: İnternette hakkınızda yayınlanan yazılarda amaçlarınızdan en önemlisinin "unutulan komşuluk ilişkilerini yeniden canlandırmak" olduğu ifade ediliyor sıkça. "Komşuluk"un artık nostaljik bir kavrama dönüşmesinin sebebinin neler olduğunu düşünüyorsunuz ve muhafazakar tınılara da sahip olduğu söylenebilecek olan bu  "komşuluk" kavramında değerli olan asıl olarak nedir sizce?

Onur: Bu soru aslında ‘kentsel dönüşüm’le bağlantılandırılarak düşünülebilir. Buradaki süreç kentsel dönüşümün iyiden iyiye yoğunlaştırdığı insanların kafeslere kapatılması mantığına karşıt bir yerden kendini kurguladı. Bireysel ilişkileri daha insani bir düzlemde yeniden özgürleştirme çabası bir şekilde… Mahallenin ortak sorunlarının mahallelilerin de katılımıyla tartışılması ve bir şekilde çözümler üretilmesi biçiminde gelişen bir komşuluk ilişkisi geliştirme derdi var tabii.

ViraVerita: Burada sürekli kalanlar yok anladığımız kadarıyla. Bu bilinçli bir tercih mi?

Fırat: Evet, bilinçli bir tercih. Barınma amacıyla kullanmıyoruz. Bu tartışmayı by-pass ettik. Bu evler Türkiye’nin ilk işgalevleri, bu yüzden ilk elden bir sürü sorunu göğüslemek durumunda. Nedir bu sorunlar? Bir mahallenin içinde yer almak, çevrenin tepkisi, devletin müdahalesi, vs. vs. ve tüm bunları düşünerek bir çok problemle uğraşıyor Dayanışma. Evi yöneten de dayanışmanın forumu bu arada, forumlar da evin içerisinde yapılıyor. Zaten evin kışın kalınabilecek barınma ihtiyacını karşılayabilecek bir durumu yoktu. Bir süre tamirat vs işleriyle de uğraştık evi ayağa kaldırmak için. Bu yüzden evi barınma amacıyla kullanmayacağız. Kamusal bir mekan burası herkesin girebileceği.

Özgür: Mesela bugün ben buradayım ama gelecek ay olmayacağım. Mahallelinin de değil sadece, Caferağa mahallesine gelen, buradan geçen herkesin mekanı burası. Sadece burada evi olanlar değil, başka semtte oturanlar da buraya geliyorlar. Çeşitli atölyelerde bir şeyler üretiyorlar. Barınma bu anlamda zorluk çıkartabilir.

Fırat: Burası çok merkezi bir yer ve ikametgah eden söz gelimi 40.000 insan varsa gündüz nüfusu bunun yaklaşık 10 katı insan oluyor. Burada inanılmaz bir sirkülasyon var. Her sınıftan, her çevreden, her düzlemden insan bulabilirsiniz. Bu anlamda böyle bir mekanda işin içine barınma girdiğinde bu bizim dayanışmamızın en azından şu aşamada baş edebileceği bir sorun değil.

ViraVerita: Anladığımız kadarıyla mahalleevinde yaşam daha çok atölyelerden yürüyor. Şu an mevcut kaç atölyeniz var ve ne atölyeleri? Yakın zamanda planladığınız başka neler var?

Fırat: 18-20 tane atölye var. Komisyonlar ve atölyeler olarak ikili bir çalışma biçimi var. Komisyonlar mahalle sorunları için mahalle düzeyinde forumlar yapan, tartışan, tartıştıran bir çalışma şeklini benimsiyor. Atölyede ise bir şeyi üretmeye ya da onu geliştirmeye yönelik bir yapı var. Bu atölyeler arasında en çok çalışan ve ilgi görenler: Marangozluk, karanlık oda, “İngilizce anlıyorum ama konuşamıyorum” atölyesi gibi ilginç isimli atölyelerimiz. Bir de futbol takımımız var; Karşı Lig. O bambaşka bir boyut. Ev kurulduktan sonra inanılmaz bir sinerji yarattı. O sinerji ile ortaya çıkmış bir başka şey de Karşı Lig. Aramızdan birkaç arkadaş öncülük etti böyle bir ırkçılığa, milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe, nefret söylemine, endüstriyel futbola karşı bir futbol ligi organize delim dedik. Dayanışmalar düzeyinden, işgal evleri düzeyinden katılımcılar olur diye düşündük. 13 tane takımla bir lig kuruldu; Acıbadem’den Badem spordan tutan da Disk’in Genel-İş’inin Diren-işçi takımına kadar bir sürü geniş bir yelpazede takımlar var. Vegan spor var, Spartakistanbul, Moda’dan Moda United, Kuzguncuk’un takımı var, bizim de işte Cafer İdman Yurdu diye bir takımımız var. İçinde kadın kotası olan keyifli bir lig organizasyonu, en az üç kadın futbolcunun yer aldığı 20’şer futbolcudan oluşan bir lig organizasyonu var.

Viraverita: Diğer dayanışmalardan söz açılmışken, Don Kişot Sosyal Merkezi ve Berkin Elvan Öğrencievi ile aranızda bir koordinasyon var mı, ortak toplantılar düzenleniyor mu?

Özgür: Donkişot’a sürekli gidip geliniyor, komisyonlarıyla diyalog halindeyiz. Berkin Elvan Öğrencievi ise henüz yeni, onla ilgili de arkadaşlarımız ziyaret ettiler. Kendi deneyimlerimizi aktardık onlara, atmak istedikleri adımlara yardım ettik.

Deniz: Ortak bir forum yapıldı Yeldeğirmeni ve Caferağa’nın katıldığı yakın zamanda. Orada iki dayanışmanın da bu zamana kadar neler yaptığı ve bundan sonra neler yapılacağı üzerinden, bir yol haritası çizildi.

Fırat: Aynı süreçleri yaşayan iki dayanışma inanılmaz bir duygu birliği de yaşadı. Diğer dayanışmalar çok yaratıcı argümanlar yaratmadılar. Bizler işgal evleriyle o yaratıcı argümanı bulduğumuz için Dayanışma’da tekrar bir harmanlanma oldu. Buradan yeni bir sinerji oluştu. Yeldeğirmeni ve Caferağa dayanışmaları bunu paralel yaşadıkları için birbirlerini çok iyi anlıyorlar. Varolan dayanışmalar arasında bu işgal evi süreci dayanışmayı sağlıklılaştıran bir şey. Bulduğu yeni argüman sonuç veriyor ve bunun üzerinden dayanışma ayakları üzerine dikiliyor. Ortak forumları bundan sonra her ay yapacağız. İşgalevleri ağı örerek, bunun yaygınlaşması için diğer dayanışmalara da ulaşacağız. Bir de bunu forumlar arası koordinasyona taşıyıp yaygınlaştırmak gibi bir amacımız var. Belki böyle bir kampanya da yapabiliriz.

Deniz: Belki diğer forumlara ilk gücü vereceğiz. Çünkü en çok konuşulan şey neden sadece bu iki forum ayakta, diğerleri neden sönümlendi?

Fırat: Biz üretiyoruz ve sebebinin bu olduğunu düşünüyoruz. Sadece işgal değil. Başka bir şey de üretebilirdik, mesela sokak şenliği üretebilirdik ya da sadece karşı ligi yapabilirdik ama bir şey ürettiğimiz için biz kaldık ve büyüdük hatta.

Özgür: Bunları yaptık artık yeterli de demiyoruz. Duvarda asılı listeler var, herhangi birisi gelip belli başlı şartlar var, para kazanma amacı yoksa, ayrımcı değilse gibi şartları taşıdıktan sonra herhangi birisi gelip atölye açabiliyor, insanlar katılıyor. Odalarımızı bu atölyeler için kullanma şansımız var. Aramızdaki herkes her gün başka bir şeyle uğraşıyor, “benim görevim bu sadece bunu yaparım” demiyoruz. Yapılması gereken yeni bir şey varsa herkes elinden geleni yapıyor. Herkes gelip bir şeyler üretmenin derdinde. Yeni insanlar yeni şeyler üretiyor sürekli. Bu evin başarılı olmasının sebebi de bu.

Fırat: Pratikte 40-50 tane aktivisti var bu evin zaten ve hepsi birbiriyle doğal bir biçimde eşgüdüm halinde, biraz kendiliğindenci yönleri de olan bir ev. Bazen bunun avantajlarını bazen de dezavantajlarını yaşayan bir topluluk var.

ViraVerita: Bu senkronizasyonu nasıl sağlıyorsunuz, işbölümünü nasıl yapıyorsunuz? Yapılması istenmeyen işler konusunda özellikle de!

Özgür: Bir iş yapılacaksa kimse “sen şunu yap” demiyor, herkes kendisi zaten o işi üstleniyor. Müsait olan herkes “ben yaparım” diyor zaten.

Melis: Evin ilk işgal edildiği dönemden sonra zaten evin yapılacak çok işi olduğu için hepimiz her işi yapıyorduk. Ama bir vakitten sonra, ev oturduktan ve sirkülasyon başladıktan sonra bazı işler birilerinin üzerine yıkılmaya başladı ister istemez. Odun kırmak erkek işi olarak görülmeye başladı örneğin. Bu sorunu görünce ufak bir sistem geliştirmeye başladık. Adına “eş münevverlik” diyoruz. Evin son sahibi Münevver diye bir kadınmış, bu sisteme de onun ismini vermek istedik. Hergün iki kişi görev alıyor. Ama bu görevliler evin çekip çekilmesinden değil o işlerin yapılıp yapılamadığından sorumlu, bir nevi koordinator gibi. Evin açılıp açılmadığını, odunların kesilip kesilmediğini kontrol diyor vb. En büyük problem bulaşıktır mesela. Bunlar hep kaçınılan işler olduğu için, gelen insanlar genelde sokaktan geçenler olduğu için gelip oturuyorlar biz onları da iş üstlenmenin içine sokabilmek için davet etmeye çalışıyoruz. Çünkü sadece bizim yapmamızın bir anlamı yok. Dışardan gelen bir insanın mutfağa girip bardak yıkması onun sahiplenmesi açısından çok daha farklı bir şey. O eve bir şey katması bir şeyler yapması. Bu yüzden böyle bir sistem geliştirdik.

ViraVerita: İşbölümü konusunda toplumsal cinsiyet rollerinin dışına çıkmaya çalışan bir çaba var yani...

Fırat: Var. Örnek çalışmalarımız da var buna ilişkin. Mahallenin çocukları için doğumgünleri yapıyoruz. Sokakta çalışan çocuklar, komşuların çocukları da katılıyor. Mesela 8 martta erkek arkadaşlar çocuk bakımıyla uğraştırlar. “Erkekler eve çocuk bakmaya, kadınlar sokağa eyleme” diye çağrı yaptık.

ViraVerita: Peki son olarak, sizinle dayanışmak isteyenler nasıl katkı sunabilirler?

Fırat: Evin bir sürü ihtiyacı vardı tadilat sürecinde. Bir dayanışma konseri yaptık. Oradan biraz masraflarımızı karşıladık. Luxus, Bandista ve Mabel Matiz destek oldu bize. Onun dışına burada bir bağış kutumuz var. Eşya eksikleri ya da kütüphane oluşturuyoruz, onun için kitap toplama gibi mevzularda da sosyal medya üzerinden bize ulaşabilirler. Facebook ve twitter hesaplarımız var. Buradan ulaşıp oradaki ihtiyaç listelerine bakarak destekçi olabilirler.  

ViraVerita: Bu keyifli söyleşi için teşekkür ederiz...

*ViraVerita Yayın Kurulu adına söyleşiyi gerçekleştirenler: Toros Güneş Esgün, Serhat Celâl Birdal

 

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top