BÜLENT SOMAY İLE SÖYLEŞİ II

Geçtiğimiz hafta birinci bölümünü yayınladığımız Bülent Somay söyleşisinin ikinci bölümünü ilginize sunuyoruz. Bülent Somay'a bu keyifli söyleşi için tekrar teşekkür ederiz. İlk bölüm için: http://viraverita.org/roportajlar/bulent-somay-ile-soylesi-i

ViraVerita*: Gezi direnişi sırasında birbirinden farklı inançlara ve politik duruşlara sahip pek çok insanın bir araya gelebildiğini gördük. Bu beraberliği sağlayanın paternelist devlet anlayışına yönelik bir öfke olduğu çokça yazıldı, söylendi. Bu öfke, devrimci pratik kavramıyla dile getirdiğiniz ortak anlamlar ve eylem alanları yaratma gücüne sahip bir siyaset anlayışına evrilebilir mi?

Sadece umabiliriz. Keşke. Şunları söylemek mümkün: Türkiye’de de dünyada da hiçbir zaman paternalist olmayan bir devlet var olmadı. Ama şu anda Türkiye için aşırı paternalist bir devlet anlayışının mevcut olduğunu da söyleyebiliriz. Doğu ile Batı arasında babanın işlevi açısından önemli bir fark vardır. Batı’da Freud’un Totem ve Tabu’da anlattığı hikâye (sembolik anlamda) gerçekleşmiştir. Kendi kızları da dâhil olmak üzere tüm kadınlara ve her şeye sahip olan baba, sürekli dışlanan, kadınlar üzerinde hak sahibi olamayan oğulları tarafından öldürülür, parçalanır ve yenir sembolik olarak. Böylece oğullar babanın otoritesini aralarında paylaşırlar ve bir daha birbirlerinin hâkimiyet alanlarına, yani kadınlarına dokunmaz olurlar. Bunu kadın olarak da, hâkimiyet alanı olarak da okumak mümkündür. Mesela İngiltere’deki Magna Carta bunun politik bir ifadesidir. Baronlar bir araya gelir krala der ki: “Sen kralsın kabul, ama benim şu şu haklarıma dokunamazsın”. Bu bir kardeşler uzlaşmasıdır, babanın rolünün ikinci plana itilmesidir. Ama aynı zamanda babanın düzen sağlayıcı otoritesinin de içselleştirilmesidir. Yani herkesin içinde var. Buna da süperego diyoruz. Antropolojik olarak bunun olduğuna ilişkin belge yok elimizde. Freud bunları, efsanelerden türetiyor.

Doğu efsanelerine baktığımızda ise, bu olayın hiç yaşanmadığını görüyoruz. Oğullar hiçbir zaman birleşip babayı öldürmemişler, önce hep birbirlerini öldürmüşler. Sonra geriye kalan en güçlü oğul ya babasının ölmesini beklemiş ya da babasını öldürmüş. Dolayısıyla paternalizm Doğu’da çok daha güçlü. Baba hep orada, dışarıdan bir göz olarak seni gözetliyor. Tabii bunun da bir bedeli var: süper egon, içsel denetim mekanizmaların daha az gelişiyor. Dışarıda hep bir gözcü var çünkü. Sen o babayı öldürüp yememişsin ki, onda var olan o denetleyiciliğin, düzen koruyuculuğun bir kısmı da sende olsun. Dolayısıyla Doğu, her zaman rüşvetin, adam kayırmacılığın, üçkâğıtçılığın daha fazla olduğu bir yerdir. Baba bakmadığında üçkâğıtçılık yapmak mubahtır çünkü. Sürekli gözü üstünde olduğu sürece kurallara uyarsın, biraz şaşsın hemen bozarsın. Rüşvet her bürokraside vardır, ama Osmanlı bürokrasisinde kuraldır. İngiliz bürokrasisinde de rüşvet var, ama bir İngiliz Başbakanı’nın “Benim memurum işini bilir” dediğini düşün. Ya da bir İngiliz şairinin, mesela Andrew Marvell’in “Selam verdim almadılar, rüşvet değildir deyi” diye beyit yazdığını düşün. Hayal bile edilemez. Bizim kültürel dokumuzda var.

Nerede patlıyor bu, baba dışarıdan gelen faktörlere karşı gücünü kaybettiğinde. Misal 19 yüzyıl Osmanlısı ve Rus Çarlığı: Dışarıda adamlar kapitalizmi hızla geliştirmişler, sanayii, askeri, ticari alanda gelişmişler. Sen hala babadan kalma yöntemlerle hareket ediyorsun. Ve askeri, ticari, kültürel, politik anlamda hep yenik durumdasın. Oğulların da tabii sana inanmayı bırakıyorlar yavaş yavaş. Sürekli dayak yiyen bir babaya ne kadar inanabilirsin ki, Oidipal bir problemdir bu. Sürekli birileri dövüyor babanı dışarıda. O zaman onun evdeki otoritesi de tehlikeye düşer. Genç Osmanlılar, Jön Türkler, İttihat ve Terakki, tüm bunlar hep ölen baba otoritesi karşısında yeni bir baba arayışı. Ama bunlar yine de –İttihat’ın en komplocu zamanında bile- “Babayı öldürelim, yerine topluca biz geçelim” dememişler. Bunun yerine “Padişah efendimiz orada kalsın, biz onun akıl vereni olalım, onu güçlendirelim” demişler. Ondan sonra İttihatçıların içinden bir akıllı çıkmış bu böyle olmayacak, babayı öldürmek lazım demiş. Mustafa Kemal öldürmüş, ama toplum onu eşitler arasında birinci kabul etmemiş. Zaten o da iktidarın tadını almış, İsmet hariç yol arkadaşlarının hepsini ya İzmir Suikastı bahanesiyle, ya Takrir-i Sükûn Kanunuyla saf dışı bırakmış ve tekrar tam yetkili baba olmuş. Ama bunu bir kurum haline de getirmemiş, hakkını verelim. Yani bir hanedan oluşturmamış ya da kendisi gibi birilerini yetiştirmemiş arkasından. Öldüğü zaman, herkes eller açık ne yapacağız şimdi diye kalmış. Tabii yani, İsmet’e kim baba der; olsa olsa iskele babası denir. Sağır Paşa adamın takma adı, olmamış. Demokrat Parti olmamış. Ne Celal Bayar ne de Adnan Menderes baba olabilmiş. Sürekli de ölen babanın matemini tutmuşuz. Sürekli “Atam sen kalk da ben yatam,” şiirleri okumuşuz. Sürekli onun hayaleti ile yaşamışız. Heykelleri her yerde, her yerden resimleri bize bakıyor. Ondan sonra Süleyman Demirel gelmiş şakacıktan ona baba demişiz. Fakat olmamış, o da baba değil. Şimdi bir arkadaş uyandı: “Bu toplumun bir babaya ihtiyacı var. Bugüne kadar ağabey gibi takılıyordum, şimdi baba olabilirim” diyor. Baba olmaya çalışıyor. Ama maalesef, bugünün dünyasında baba olmak artık mümkün değil. Üstelik baba olmak, baba pozisyonundaki tek şef olmak, ancak olağanüstü durumlarda olur. Mustafa Kemal’de bu olağanüstü durum hazırdı zaten. Bir imparatorluk gidiyor, yerine bir ulus devlet doğuyor. Daha olağanüstü ne olabilir? Şu anda olağanüstü bir durum yok. O yüzden adam mesela, Gezi’yi olağanüstü durum haline getirmeye çalışıyor; yolsuzluk soruşturmasına darbe teşebbüsü diyor. Yani sürekli olağanüstü bir durum yaratmaya çalışıyor ki, bu olağanüstü durumdan olağanüstü bir şef olarak çıkabilsin. Olmuyor tabii, sürekli ona oy verenler bile tam olarak bunu yemiyorlar. Oy vermeye devam ediyorlar, ama yemiyorlar. Bir kısmı en azından; bir kısmı da yiyordur.

Gezi, o paternalizme isyandır. O yüzden içinde başörtülü kız da vardır, Anti-Kapitalist Müslüman da vardır, Kemalisti ve PKK’cisi de yan yana durabilmiştir. En Anti-Kemalist solcusuyla, İşçi Partililer bile, hani böyle tırnaklarını yiyerek, dişlerini sıkarak aynı yerde durabilmişlerdir. Çünkü o paternalizmi kabul etmek artık mümkün değil. Kabul etmek için gerçekten biat etmek lazım. Yani, gerçekten olağanüstü bir durum olduğuna inanmak lazım. Muhtemelen, yarattıkları hayale göre, yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurulacağını, bunun Ortadoğu’daki tek güç olacağını ve buna karşı çıkan Batılı güçlerin her türlü komployu düzenlediğini düşünüyorlar. Fethullahçılar da onların adamı, solcular da onların adamı, feministler de onların “adamı”. Ya buna inanacaksın ya da o paternalizme bir şekilde isyan edeceksin. Gezi, tam o kırılma noktasıydı. O kadar da güzel kırıldı ki bütün ayrılar ayrı yere gitti. Müslümanlarla solcuların bir kısmı konuşabilir durumdaydı en azından Gezi’den önce. Şimdi mesela çok iyi biliyoruz, hangi Müslümanla konuşulabilir hangisi ile konuşulamaz. Eskiden bilmiyorduk tam olarak, genel olarak başörtülü kadınlara saygı duymak gerekir diye düşünüyorduk. Şimdi biliyorum artık hangi başörtülü kadına saygı duyulur, hangisine duyulmaz. Çünkü başörtüsü bir faktör olmaktan çıktı. Ben nasıl Cihan Aktaş’la Nihal Bengisu Karaca’ya aynı muameleyi yapabilirim artık? Mümkün değil. Bir sürü yüzük takan, başörtülü bir kızımız var -medya maydanozu diyelim, çıkıp ikide bir AKP’ye övgüler düzüyor- nasıl aynı kefeye koyabilirim Hidayet Şefkatli Tuksal’la onu? Yani ikisi de başörtülü, üstelik başörtüsü mücadelesinde ikisi de aynı yerde duruyorlardı. Ben de onlarla birlikte durmaya çalışıyordum. Ama Gezi, turnusol kâğıdı gibi. Hidayet hanımla benim aramdaki fark çok azmış meğer; öteki ile de bir uçurum varmış.

Gezi, vesayet sistemine başkaldırırken “İslamcı” kesimi böldü. Çok küçük bir parçasını bölüp ayırdığı için şimdilik göremiyoruz sonucunu. Ama toplumun halet-i ruhiyesi açısından bu, çok büyük bir bölünme. Eskiden İslamcı deyip geçeceğin bir sürü insan bu tarafta artık. Başörtüsü mücadelesinin simge ismidir Cihan Aktaş. Bu konuda yazdığı kitaplar çok önemlidir. Cihan Aktaş her şeyi ile karşı şu anda yapılmak istenenlere. Eski Saadet Partili -sonrasında Has Partili oldu- Mehmet Bekaroğlu şimdi CHP’li. Hayatı dini ilkelere göre algılayan bir adam. Aramızda çok az fark var. Farkındaysan bir tane de CHP’li örnek verdim. CHP’li olması da aslında beni ilgilendirmiyor. Bütün bu isimler, bu paternalizmi fark ettiler. Bunların Müslümanlığının hikâye olduğunu anladılar. Bu arada, “hikâye” derken, psikanalizi uygulamanın problemini de görüyoruz: Kişisel olan alana mı sesleniyorsun, kültürel olan alana mı sesleniyorsun hep belirtmek gerekiyor. Hikâye derken şunu kastetmiyorum: Muhtemelen tek tek gayet imanlıdırlar ve hikâye değildir. Ama kültürel alanda onların Müslümanlığı önemli değil. Şefleri, Mustafa Kemal’in 1923’teki pozisyonuna bugün aday. Bu ikisi de aynı pozisyon olmuyor tabii. Yani Mustafa Kemal’in baba pozisyonunu eleştiririz, ama o günün koşulları içinde anlayabiliriz de. Ama Tayyip Erdoğan’ın baba pozisyonuna aday olmasını, bugünün koşulları içinde anlamak da mümkün değil.

ViraVerita: Gezide olan o kırılma tekrar başka biçimlerde karşımıza çıkacak mı?

Kesinlikle çıkacak. Mesela sekülerlik, devrimcilik, solculuk çakışması artık tehlikede. Aynı şekilde Muhafazakârlık, Kapitalistlik, Müslümanlık diye bir çakışma da yok. Özal döneminde bu çakışıyordu. Özal hem Müslümandı (sözümona), hem muhafazakârdı hem de neo-liberaldi. Menderes’teki çakışma da yok. Bunlar parçalanıyor. Ama bu taraf da parçalanıyor. Solcuysan ya ateistsin otomatik olarak ya da dine karşısın diye bakılıyor, ama öyle değil. Çünkü Marksizm, Ateizm üzerine kurulu bir anlayış değildir. Marx ateistti, o ayrı mesele. Ateizm, 18.yy’a aittir ve dinin temellerini materyalist bir biçimde sorgulanması anlamına gelir. Marksizm bunun üstüne gelmiştir. Ve tam tersine dönüp “Din, vicdanı kaybolmuş olan bir toplumun vicdanıdır” diyebilecek kadar da toleranslıdır. Bu, şu demek değil: “O zaman biz bağnaz Katoliklerle bu işe girelim”. Ama sen bağırıyorsun işçi sınıfı diye, oysa bunların çoğu ateist falan değil. İsrail’de sınıf mücadelesi yok mu? Varsa eğer, sınıf mücadelesinin işçi sınıfı tarafında Ortodoks Yahudiler yok mu? Biz Kemalizm geleneğinden geldiğimiz için din karşıtlığı ile anti-kapitalistliğin ister istemez çakıştığını zannetmeye çok alışığız. Ama çakışmıyorlar. Biz solculukla milliyetçiliğin de çakıştığını zannediyorduk bir zaman, bir tür ırkçı olmayan milliyetçiliğin diyelim, ama yine de milliyetçilik sonuçta. Bunları daha önce konuşmuyor değildik. Bunları konuşmak başka bir şey, bunların İstanbul’un orta yerinde on beş gün boyunca yaşanması başka bir şey. Hiç kimse anti-kapitalist Müslümanlar namaz kılarken, solcuların polis müdahale etmesin diye nöbet tutmalarını unutmayacak. Bu sahne, toplumsal vicdana, toplumsal hafızaya kazındı. Hiç kimse bunu unutamaz. Niye ikide bir “Geziciler başörtülü bacımıza…” deniyor? Bunu unutturmak için. Geziciler senin başörtülü bacına saldırmadı. Bazı Geziciler, bazı başörtülü bacıları hırpalamış da olabilir. Son derece “laikçi” bir grup kalmıştır kenarda. Bir tane başörtülü kız bunlara bir laf atmıştır. Bunlar da gidip onu hırpalamışlardır. Bu da olmuş olabilir. Yapılmamalı tabii. Ama Gezi’nin bize bıraktığı hafıza bu değil. Gezi’nin bize bıraktığı hafıza çok net bir biçimde şudur: Anti-kapitalist Müslümanlar namaz kılarken solcular başlarında nöbet tutar. Eski solcu tarihçi, “Ben terastan bakıyordum, zaten solcular polisi dövüyordu,” der, çünkü AKP iktidarından bir ikbal beklentisi vardır. Dünün Saadet Partilisi ise sonuna kadar Gezi’nin yanında durur. Böyle bir ayrışma olmuştur ve bu, geri dönülemeyecek bir ayrışmadır. O yüzden Gezi, çok önemli; Türkiye tarihinin en önemli vakalarından biri.

ViraVerita: Son olarak akademiye ilişkin bir sorumuz var size. Mevcut disiplinler-arasılığı sınır savaşları olarak nitelendiriyorsunuz. Bilgi alanlarındaki uzmanlaşmanın ve terimlerin ortak olmayışının, “bilim” insanlarının birbirlerini anlamalarını neredeyse olanaksız hale getirdiğini söylüyorsunuz. Sizce bilgi alanlarının birbirine kapalılığını aşmanın yolu, bilim insanlarının kendi alanlarının hiyerarşik yapılarına ve devletin (ya da kendilerine kaynak sağlayan sivil toplum kuruluşlarının) denetimine rağmen dayanışmadan mı geçiyor? Bir diğer yandan da akademideki hiyerarşik yapı ve denetim mekanizmalarını bir arada düşündüğümüzde “bilim”in akademide yapılabilirliği ne kadar mümkün sizce?

Aslında bilgi alanlarının ayrışması meselesine belli bir Ortodoks psikanalist grubun yaptığı bir şey olarak en başta girdim. Tabii onlara da haksızlık etmeyelim, sadece onlar için geçerli değil söylediklerim, dünyada akademinin geldiği yer bu. Bunun çok net bir sebebi var. Disiplinlere bölünme, eğitim kolaylığı sağlaması açısından faydalı bir şey. Başka türlü eğitim yapamazsın. Dolayısıyla bu, anlaşılır bir şey. Ama bu disiplinlerin, birbirlerine vize ve gümrük duvarları dikmesi anlaşılır bir şey değil. Antropoloji konusunda uzmansan sosyoloji konuşamazsın; sosyologsan ekonomi sana kapalı gibi. Bu tür tartışmaların çok belli bir nedeni var. Belirli bir disiplin hiçbir zaman, Kuhn’un kastettiği anlamda bilimsel bir devrim sıçramasını yapabilecek kritik kütleyi kendi bünyesinde oluşturamaz. Atom bombasındaki kritik kütleden bahsediyorum. Kritik kütleyi iki ayrı parça olarak tutacaksın. Bombayı patlatmak için bunlar bir araya gelecek ve ancak belirli bir büyüklüğe ulaştığında o patlayabilir olacak. Bilimsel devrimlerin belirli bir kritik kütleye ihtiyaçları vardır. Ve o kritik kütlelerin hiçbiri bir tek disiplin sınırları içinde olmaz. Ancak iki disiplin bir araya geldiğinde ya da genellikle ikiden fazla disiplin bir araya geldiğinde o kritik kütleye ulaşılır.

Var olan durumdan çıkarı olanlar, mevcut hiyerarşinin sürmesinden yarar sağlayanlar, o kritik kütlenin oluşmaması için çalışırlar. Bunun en güzel yolu nedir? Disiplinleri birbirinden duvarlarla ayırmak. Çünkü o duvarı indirirse biliyor ki nörobilimci ile psikanalist bir araya gelip konuşmaya başladıklarında, oradan yeni bir şey çıkacak ve o yeni şeyi, kafaları basmayacak. İkincisi, bu yeni şey, hiyerarşideki yerlerini de tehdit edecek. Öğrencileri diğerlerini ciddiye alacak. Hatta bir ihtimal araştırma bursları falan da oraya verilecek. Buna karşılık şöyle düşünüyorlar: “Benim yerim rahat arkadaş. Her sene bir makale yazıyorum, bir konferansa katılıyorum, puan topluyorum, alıyorum paramı.” Elimde çeşitli uluslararası uyanık yayıncı kuruluşların yarattığı bir sürü dandik dergi var şu anda. Üstelik artık kâğıtta bile yayınlanmayan bir kısmı, yazarına para vermek yerine yazarından para talep ediyor ve haksız da değiller. Neden? Çünkü yazar onu yayınladığı zaman terfi falan alıyor. Çıkarı var başka bir yerde. Tam bir çıkar ortaklığı. Bozacının şahidi şıracı durumu. Böyle güzel bir düzen kurulmuşken olur mu bu duvarları yıkmak. Dolayısıyla disiplinlerarasılık tam da bu bozacının şahidi şıracı durumu, yani belli bir yayın dünyasını kastediyorum. Elsevier gibi, Reuters & Johnson gibi o büyük, çok uluslu, bir makale başına elli dolar para talep edebilen akademik yayın piyasasını kastediyorum. Bu arada tek bir makaleden bahsediyoruz, kitaptan değil. Geçen gün biri “Filancanın şu makalesini okudun mu?” dedi.  Download edebileceğimi zannediyorum. Bir baktım, Download etmek için elli dolar istiyorlar. O arkadaşımı aradım “Nedir bu?” dedim. Sonrasında bana yolladı makaleyi.

Bu durum, üniversitelerin özelleşmesinden ya da vakıf üniversitelerinin varlığından kaynaklanmıyor. Ben hiçbir zaman devletin kapitalizm dışı bir kurum olduğuna inanmadım. Kapitalist bir toplumda devlet de kapitalisttir. Devlet üniversitesinde çalışıyorsan solcusun, fakat vakıf üniversitesinde çalışıyorsan kendini kapitalizme satmışsındır düşüncesine gülüyorum. Sanki kapitalist bir dünyada devlet kapitalist değil. Tam tersine devlet üniversiteleri, hem kapitalist hem de daha bürokratik olmasının yanı sıra askeri düzen içinde de örgütlenmiş olduğu için daha anti-demokratik. Hiç olmazsa özel üniversiteler kurulma aşamalarında biraz daha gevşek oluyorlar. Maksat kapitalizme hizmet etmemekse zaten, üniversiteye gitme. Çünkü üniversitede bulunup da kapitalizme hizmet etmemek diye bir şey yok. Şimdi bir üniversitenin özel üniversite ya da vakıf ve yahut devlet üniversitesi olmasının ötesinde problem, artık üniversiteli olmanın, çok uluslu bu tarz yayın kuruluşlarıyla el ve eldiven haline gelmiş olmasıdır. Hem disiplin duvarlarını son derece yüksek ve sağlam tutan şey bu hem de akademisyenin ancak satacak -yani bu arkadaşlara satacak- alanlarda çalışıp belirli alanlara hiç burnunu sokmamasını sağlamasının yolu bu. Gel de, petrol dışı enerji kaynağı konusunda iyi bir akademik çalışma yap. Öncelikle yayın yapabileceğin dergi oranı 1/10’a düşüyor. Çünkü büyük ihtimalle, diğer dergilerin çoğunun bileşenleri, petrol endüstrisinde falan. Ya da gel istersen, benim bir zamanlar yapmaya çalıştığım gibi: “Arkadaş bu copyright meselesi nedir, aslı copyleft” diye bir yazı yaz ve bunu bir dergiye yolla. Yazıyı kafama fırlattılar “Sen manyak mısın?” diye. Doğru, adamların ekmeğine karşı bir yazı yazmışım. Dolayısıyla bazı şeyleri yapmaman gerekiyor. Bazı konulara zaten devlet gıcık olduğu için, bazı konular çok ulusluları huzursuz ettiği için yapmaman gerekiyor. Ve maalesef, akademik yayın ve üniversite -ki bunları artık ayrılmaz görüyorum ben- birbirinin içine geçmiş bir şekilde bu düzeni sürdürmeye çalışıyor. İstisnalar tabii ki var. Bilgi Üniversitesi kısmen böyle bir istisnaydı örneğin. Ancak giderek azalıyor o istisna olma hali. Bu kaçınılmaz. Hem yaşlanıyor hem sahiplik yapısı değişiyor. Yaşlandıkça muhafazakârlaşırsın. Sonuçta bu üniversitenin kuruluşundan bu yana yirmi sene geçti. Ama başlangıçta daha özgürce yazabildiğin bir yerdi. Birtakım yayın kuruluşlarında hala yazabiliyorsun, bazılarına artık yazamıyorsun.

Bu yapıya direniş olmuyor mu, oluyor. İngiltere’de 2012 de beş bin akademisyen birleşip Elsevier’ı boykot etmeye karar verdi. Matematikçiler ve doktorlar da vardı üstelik aralarında, sadece sosyal bilimciler yoktu. Elsevier, daha çok tıp alanında olmak üzere pek çok alanda yayın yapan en büyük yayın komplekslerinden biri. Niye boykot edildi? Çünkü olacak şey değil, adamların bir tane sunucuları var, editör diye bir şeyleri yok. Sen yazıyı gönderiyorsun, sana para vermiyor. Senin yazını bir takım hakemlere gönderiyor ve hakemlere de para vermiyor. Hakemler yazıyı okuyor, üzerine eleştiri yazıyor, sana gönderiyor. Ondan sonra sen o eleştirilere göre makaleyi düzenliyorsun. Sonra sana şu formata göre bir daha yazın diyor. Onu da kendi yapmıyor, sana yaptırıyor. Ondan sonra alıyor o yazıyı, sunucuya koyuyor. Elsevier senden para istemiyor bunun için, alicenap bir tavırla. Ondan sonra kütüphaneler, her bir dergi için binlerce dolar vererek abone oluyor. Sıkıysa o kütüphaneler abone olmasınlar. Üniversite kütüphaneleri kastettiğim. Mecburlar, çünkü başka türlü erişim yok. Her üniversitenin satın almasını sağlamak için de dergi başına yüz seksen dolar, makale başına elli dolar gibi bir tutar belirleniyor. Kâğıt da yok ha, sadece online. Dolayısıyla araştırmacı öğrenciler veya hocalar böyle bir parayı veremedikleri için üniversiteye “Buna abone ol ki bedava ulaşalım” diyorlar. Oradan para kazanmayı ummuyorlar zaten, üniversiteleri tehdit etmek için o fiyatlar var. Üniversite de binlerce dolar verip o dergilere abone oluyor.

Sonunda ne oldu? Harvard Üniversitesi 2013’te bütün bu abonelikleri iptal etti. Böyle bir bütçem yok artık dedi. Çok ümitlenmiştim Harvard yaptı, diğer üniversiteler de peşine takılır diye. Ama tam tersi oldu. Harvard bunu göze alabiliyor, maalesef burası alamaz işte. Harvard yaptı hadi bizde yapalım diyemiyorsun, ne yapacaksın. Zaten kütüphaneleri fakir, yayın dünyası fakir bir ülkesin; bunu yaparsan bir sürü veri tabanına da ulaşamaz olacaksın. Öğrencilere de haksızlık yapamıyorsun o zaman. Daha küçük üniversiteler yapamıyor. Harvard küstahlık etme hakkına sahip tabii, abonelikten vazgeçiyorum diyebiliyor. Burada diyemiyorsun. Dolayısıyla o dergilerin hepsi kalın disiplin duvarlarına sahip. Mesela, Lesbian and Gay Studies’e cinsellikle ilgili bir yazı gönderiyorsun. Bizim konumuz değil diyorlar, queer olacak illaki. Bir zamanlar disiplinlerarası olan alanları da kendilerine benzetmiş durumdalar. Alan küçüldükçe, o alana ait de bir dergi kalıyor geriye. O dergide de iki yüz yazı sıra bekliyor, bastırabilirsen bastır. O derginin yayın kurulu ideolojik olarak senin yazdığın yazıdan hoşlanmadıysa, zaten geçmiş olsun.

Herkesin kendine belirlediği alanlar var. Bu yüzden de polemikler çok artıyor. Türkiye’de bile olmaya başladı. Ermeni meselesinin sahipleri var, misal. Dışarıdan gel, sıkıysa laf et. Bir zamanlar büyük bir cesaretle devlete karşı gelip Ermeni meselesini konuşulabilir hale getiren akademisyenlerin bir kısmı şimdi, Ermeni meselesine kendi çevrelerinin dışından biri laf ettiği zaman “Sen nereden çıktın ki?” diyorlar. Fark etmiyor yani. Bir kısmı da yapmıyor tabii ki, bunlar büyük genellemeler değil. Bir kısmı Ermeni meselesini anlamak için sosyoloji, antropoloji, tarih, hatta psikanaliz bir arada çalışırsa ancak bir çözümün olabileceğinin farkında. Ama onlar azınlık. Tarihçiler, mesela, alanlarına kimseyi sokmazlar. Hatta tarihçiler birbirlerini döverler. “Sen 17.yy tarihçisisin, şimdi 19.yy hakkında niye konuşuyorsun ki arkadaş?” diye. “17.yy Osmanlı tarihi hakkında konuşabilirsin, o kadar. Fransa hakkında bir laf çıkmayacak ağzından”. “20.yy hakkında ne biliyorsun? Üç yüz yıl geridesin sen”. Cumhuriyet kuruluş dönemi tarihçileri var, onlar da geçmiş hakkında konuşamazlar. Yahu, tarih bir bütün. Biri hakkında fikir sahibi olmadan öteki hakkında nasıl konuşuyorsunuz zaten anlamak mümkün değil. Tarihte sanki böyle adacıklar var. Sanki uluslararası politikayı anlamadan Osmanlı’yı anlamak mümkün ya da Rusya’yı anlamadan Fransa’yı anlamak mümkün. Mümkün değil. Sokmazlar birbirlerinin alanlarına. Bir kısmı bunu mütevazı bir şekilde kabul eder. “Ömür sınırlı, yazacağım, çizeceğim, bir yerde emekli olacağım” der. “Bu arada puanlarımı toplayayım, derslerimi vereyim”. Tamam. Gene aynı şekilde eşcinseller için söylediğim burada da geçerli. Akademisyensin diye devrimci olmak zorunda değilsin. Ya da sanatçısın diye devrimci olmak, radikal olmak zorunda değilsin. Bunu beklemek yanlış zaten. Olanlara engel çıkartma yeter. Bütün meselemiz orada zaten. Çünkü bu, bir huzursuzluk kaynağı. “Hem benim yaptığım işi yapıyor, benimle aynı maaşı alıyor, benimle aynı üniversitede, benimle aynı dergilerde yazıyor; ama hem de başka iddiaları var bu adamın. Bir orada bir burada, arada derede dolanıyor, bir dakika yahu huzurumuzu kaçırıyor bu bizim,” deme. Böyle düşünmediğin sürece sorun yok. Her hoca radikal, devrimci, olmak zorunda değil. İyi bir hoca olsun, öğrencilerine kendi alanında iyi bilgi versin, ondan iyisi yok benim için. Radikal ön yargılarla da yaklaşmamak lazım. Hiç kimse radikal olmak zorunda da değil. Sonuç olarak ölümlü dünya arkadaş.

ViraVerita: Ama ister istemez bu tarz bir akademisyenlik kabullenildiğinde diğerinin rahatsızlık vermeye başlaması da kaçınılmaz değil mi?

Başlaması şart değil. Daha çok öyle oluyor ama, haklısın. Ben geç akademisyen oldum. 2000 yılından beri ders veriyorum; 2003 yılından beri de kadrolu bir akademisyenim. Toplasan on beş yıl olmuş. Elli sekiz yaşında olduğumu düşünürsen, geç başlamışım. O yüzden çok fazla abone olmadan, çok fazla kendimi adamadan da dışarıdan bakma şansım oluyor. Ondan önce bambaşka bir hayatım vardı çünkü. Ben böyle olmayan çok insana rastladım. Çoğunluk demiyorum, ama çok. Bir yanda mesnetsiz radikalizm yapan bir kalabalık var. Bunlar, her konuyu bilirim diye ortaya çıkıp hiçbir konuda derinlemesine bilgi sahibi olmadan atıp tutarlar. Bir de ben konumu bilirim kimseyi de buraya sokmam diyen o kıskanç gümrükçü mantık var. Ama bu iki tipin dışında, belirli bir disiplinin belirli bir alanını seçmiş, onun dışına taşmayan; radikal, büyük iddiaları olmayan, fakat dışarıdan ziyarete gelenleri de efendi gibi ağırlayan, hem onlardan bir şeyler öğrenen hem de onlara bir şeyler öğreten insanları çok gördüm. Böyle insanlar var. Bence bahsi geçen o iki tip akademisyenden de değerlidir bu insanlar. Sosyal psikolog bir hocam vardı Boğaziçi’ndeyken, burada dekanım oldu bir, ara, şimdi sadece meslekdaşım. Ne antropoloji üzerinde fikir beyan eder ne sosyolojiye bulaşır ne de disiplinlerarası alanlara girip “teori” yaratır. Ama hayatta öğrendiğim bir sürü önemli şeyi öğrenciliğimde değil belki ama –o zaman çok geçtim ve ne öğrendiğimi bile hatırlamıyorum- şimdi meslekdaşım olarak onunla muhabbet ederken öğrendim. O da benden bir şeyler öğrendiğini söylüyor.

Akademisyenler arasında ilişki, birbirimizden bir şey öğrenmeyi göze aldığımız zaman kurulur. “Benim öğreneceğim bir şey yok” demenin iki nedeni olabilir: Ya “ben her şeyi bilirim” diyenlerdensindir –bunlar, her şeye maydanoz, disiplinler üstü yüce varlıklardır— ya da “ben her şeyi bilmem, ama benim bir konum var ve o konuda her şeyi bilirim” diyorsundur. Bunlarla da konuşunca hiçbir şey öğrenmezsin. Bunların öğrencisi olarak bir şey öğrenebilir misin, bundan da çok emin değilim. Öğrenirsin muhtemelen ama sınırlıdır. Ama iki akademisyen arasındaki alışveriş bunlarla mümkün olmuyor. Bu üçüncü tür, dediğim gibi daha mütevazı olan, ama bildiğini ve bilmediğini bilen akademisyendir. Bilmediğini bilmek diye bir şeye çok inanıyorum. Bilmediğini bilen insan bence en kıymetli insandır. Bu insanlarla akademik hayat bir yere doğru gider. Onların sayısı azaldıkça —ki azalıyor— üniversiteler bir çıkmaza girerler. Dünya, bu çıkmazın farkında. İngiltere’de Amerika’da üniversiteler şu anda büyük bir kriz içinde. Fransa’yı ve Almanya’yı çok iyi bilmediğim için örneklemiyorum.

Üçüncü dünya ülkelerinin bir kısmında zaten üniversite, sokak hareketlerine girdi. Şili, iyi bir örnek buna. Öğrenciler de artık durumun facia olduğunun farkındalar. Gezi’nin önemli bileşenlerinden biri de budur bu arada. Üniversitelerin gerçekten bilgi yuvası olmaktan çıktığının farkına varılmıştır. Üniversite artık, “Buradan da bir meslek edinebilir miyiz diyen acep”çilerle; yetişkinliğe geçene kadar arada bir tatil gibi düşünenler arasında bölüşülen bir alan. Bir de buradan güzel bir meslek, altın bir bilezik edinirim diyenler de giderek karamsarlığa kapılıyorlar. Son işsizlik rakamlarını gördünüz mü, bilmiyorum? % 10.9. Gençlik işsizliği % 20’nin üzerine çıktı, o da psikolojik eşiği aştı. % 19.6’dan % 20.2’ye sıçramış. Diplomalı işsiz %25’e ulaşmış durumda. Bu da demek oluyor ki her dört mezunumuzdan biri işsiz kalacak. Üstelik bu veriler iş arayıp bulamadığını rapor edenlere dayanıyor. Kadınlarda daha çok görülen bir şey, iş bulamayıp evlenirse ve ev kadını olursa o işsiz kabul edilmeyecek. Ya da erkekse iş bulamayıp ailesinin yanında yaşamaya devam ederse işsiz kabul edilmeyecek. Böyle de çok var. İspanya’da %50’ye varmış durumda bu durumda olanlar. Üniversite, bildiğimiz üniversite olarak miadını dolduruyor artık. Aile, bildiğimiz aile olarak miadını dolduruyor. Maalesef siz gençler, hayatınızın en güzel yıllarını müthiş bir kargaşada geçireceksiniz. Bir ihtimal sonrasını da göreceksiniz. Bu ihtimal çok da kuvvetli değil ne yazık ki. Bense hayatımın son yıllarını berbat bir kargaşada geçireceğim ve sonrasını görme ihtimalim hiç yok. Ama aile yapısı darmadağın oluyor. Üniversite, eğitim, darmadağın oluyor. Bu şekilde sürmesinin hiçbir şansı yok. Dolayısıyla size Çinliler beddua etmiş “İnşallah ilginç zamanlarda yaşarsınız” diye. İlginç zamanlarda yaşayacaksınız.

ViraVerita: Peki, bu şekilde gitmemesinin bir yolu var mı?

Akıllı olmak lazım ve Gezi’den bir şeyler öğrenmek lazım. Artık işçi sınıfının öncü hareketinin devrim yapıp her şeyi düzeltmeyeceği belli. İşçi sınıfı diye bir şey var hala, ama tam olarak aynı işçi sınıfı değil. Çok farklı “öncülük” çeşitleri denendi ve hepsi fos çıktı. Dolayısıyla Gezi’deki (Occupy’daki, İspanya ya da Yunanistan’daki, hatta “Arap Baharı”ndaki), o ayrışmanın, ama başka biçimlerde bir araya gelmenin dersleri çıkarılmaya başlanmalı artık. Aile konusunda ne yapabiliriz? Birbirimizin bekçisi olacağız mesela. Birbirimizin çocuğunun bekçisi olacağız belki, tacize, tecavüze uğramasın diye. Birbirimizin karısının bekçisi olacağız belki, şiddete uğramasın diye. Bu da zaten içe kapalı aile durumunu, daha da bozacak. Çünkü “Devlet girsin, kadını ve çocuğu korusun” denilince olmuyor. Hatta daha beter oluyor, görüyoruz. Birbirimizi koruyacağız. Dolayısıyla ufaktan başlamayı göze almamız lazım. Bıraktım yerellikleri, aile düzeyinden başlamayı göze almamız lazım. Kendi ailemdeki sorunu ya da yanımdaki ailedeki... Örneğin buradaki oda arkadaşımın sevgilisini dövmesini engelleyemiyorsam, benim kalkıp şu yazdığım şeyleri yazmaya hakkım da yok aslında. Buradan başlamak zorundayım. Ya da yazarım ve şunu derim: “Ben teorisyen bir adamım. Karışmayın ne yaptığıma, yazdığımı okuyun, yani imamın yazısını okuyun yaptığını yapmayın” falan derim. Belirli bir ölçüde ciddiye alınırım, belirli bir ölçüde ciddiye alınmam. Öyle kalırım. Ya bunu tercih edeceğim yahut da yaşadığım yerden, kendi evimden, yanımdaki evden başlayıp bir şeyler yapmaya çalışacağım. Sonra İstanbul ikinci bölgede bir şeyler becermeye çalışacağım. “Önce bir devleti alalım sonra gerisini hallederiz,” yeteri kadar denendi. Bir kere daha denemeyelim demiyorum; bir kere daha denenmeyecek zaten, yani kimse denemeyecek. Hevesli bir takım arkadaşlar dışında, ki onların hevesli olması hiçbir şeye yetmiyor. Kimsenin böyle bir şeyi denemeye gönlü yok artık. 70 yıllık Sovyetler Birliği deneyi var önümüzde. Ya da Büyük Kültür Devrimini gerçekleştiren Çin’in sonunda dünyanın en büyük ve ucuz kapitalist üreticisi haline nasıl döndüğünü gayet güzel gördük. Hala, tek çocuk kuralı olduğu için kız çocukları aldıran bir toplumla karşı karşıyayız. Erkek çocuk istiyorlar. Bu, yetmişlerden beri uygulanıyor. Bir kuşak daha geçtiğinde Çin’de demografik dengeler ne olacak hayal edebiliyor musun? Zaten bir çocuk yapıyorlar, nüfus çok artmasın diye. Üstelik çoğu, erkek olmayınca aldırıyor çocuğu, erkek yapana kadar hakkını kullanmıyor. İleride erkek bir Çin olacak. Hadi gel de, o Çin’de tacizi, tecavüzü engelle de göreyim. Ya da fahişeliğe dur de bakayım o Çin’de. Nasıl yapacaksın? Kapitalizm çok uzun bir süredir geçici tedbirlerle kendi varlığını korudu. Her çıkan krizi bir adım atarak ve halının altına süpürerek, dünyanın henüz kapitalistleşmemiş bölgelerine ihraç ederek çözdü. İyi de bunların hepsi birikip üzerimize düştüğünde ne yapacağız? Kimse bunu düşünmüyor. Ben onu düşünen karanlık ruhlardanım. Düşündükçe melankoliye kapılıyorum. Ama Allaha şükür kişisel halet-i ruhiyem depresif olmadığı için, sadece karamsar cümleler kurmakla yetiniyorum.

 

ViraVerita Yayın Kurulu adına söyleşiyi gerçekleştirenler: Ezgi Demir Oralgül ve Umut Şah.

Söyleşinin ses kaydının yazıya aktarılmasındaki yardımları için Engin Oralgül'e teşekkür ederiz.

Bu web sitesinde yayınlanan yazıların tüm hakları ViraVerita.org'a aittir. Kaynak gösterilmesi durumunda dahi yazının tamamı izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlara aittir.
Go to top